“Kur üzerinden bizimle savaşmaya çalışıyorlar”, ”Kredi Kuruluşlarının provakasyon amaçlı hareketleri bunlar”, “Dolar istediği kadar yükselsin, onların doları varsa bizim de halkımız var…”

Son dönemde, doların Türk lirası karşısındaki yükselişiyle ilgili sık duyduğumuz açıklamalardan bahsediyorum. Peki gerçekten dolarsız da yaşayabilir miyiz? Doların yükselişi bir algı oyunu mu? Bir de nasıl yükseliyor bu dolar, Trump’ın çıkıp ‘Şimdi Türkiye’yi ekonomisinden vuracağız, doları yükseltip onlara büyük bir oyun oynayacağız’ direktifleriyle mi?

Cevap: Elbette bu kadar basit değil.

-Önce dolara ihtiyacımız var mı yok mu buna bir bakalım:

Türkiye; 1980 yılına kadar ithal ikameci, ‘yani ne pahasına olursa olsun yerli üretelim’ anlayışını güttü. 1980-2000 yılları arasında ‘madem içeride verimli üretemiyoruz o zaman dışardan ithal edelim’ diyerek bir serbestleşme yaşadı. Son yıllarda ise ‘ne kadar cari açık o kadar büyüme’ modeliyle devam etmekte.

Hepimizin kulağına aşina bir tabir vardır: “Ekonomik Denge”. Bu dengenin de iki alt başlığı var: İç ekonomik denge ve dış ekonomik denge. Gelgelelim Türkiye’de iç ekonomik denge çoğu zaman açık vermektedir. Bu da dış ekonomik denge açığına yol açar ve dolayısıyla dışarıdan finansman arayışına girer dururuz. Türkiye’nin 2018 Nisan ayı itibariyle net dış borç miktarı 303,2 milyar dolardır. Buna ek olarak Türkiye’de üretiyoruz dediğimiz ürünlerin bile çoğu hammaddesini dışardan alıyoruz. Yani ihraç ederken de ithal etmek zorundayız. Sonuç olarak cari açık veren diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’nin de su götürmez bir biçimde dolara ihtiyacı var. Bu durumda bir kısım beyefendilerin ‘’Batı bizi kıskanıyor, 15 Temmuz’da boylarının ölçüsünü aldılar şimdi de bizi dolarla tehtid etmeye çalışıyorlar!” söylemlerinin, mukabilinde vatandaşımızın “Dolarsız da yaşarız!”ı savunuyor olmalarının, ütopik bir hayal gücüne sahip olmalarından başka bir açıklamasını bulmak mümkün görünmüyor. Bu noktada George Orwell’in “1984” ünden küçük bir alıntıyı yorumunuza bırakıyorum:

Eski despotluklar, ‘Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın’ diye buyuruyordu. Totaliterler, ‘Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın’ diye dayatıyorlardı. Biz ise, insanlara, ‘Sen aslında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun, şuna inanıyorsun’ diye bastırıyoruz.

-Kaldıralım gözlerimizdeki perdeyi, nihayetinde ekonomik gerçeklere gelelim:

Sanılanın aksine elinizde tuttuğunuz kağıt paranın, Bretton Woods’un çöküşü itibariyle bir karşılığı yoktur. (doların altın karşılığı vardı artık yok) Kağıt paranın bugün tek karşılığı devletlerin itibarıdır. İtibar ise güven ve istikrar ortamı ister.

Bir ülkede doların değerlenmesi, o ülkede doların az olmasıyla ilgilidir. Basit bir arz-talep matematiği. Yani yukarıda bahsettiğim gibi dolara talep mevcut, fakat ülkede dolar az. Doların az olmasının temel sebebi de  Türkiye’ye yabancı yatırımcı açısından güven eksikliğidir. Bu yüzden Uluslararası Kredi Kuruluşları’nın (Moody’s, S&P, Fitch) Türkiye’nin notunu düşürüyor olmalarının önemsiz bir konuymuş gibi gösteriliyor olmasının kabul edilebilir bir yanı yoktur.

 

Peki nasıl çoğaltacağız Türkiye’de doları?

Eğer bir ülkede cari açık söz konusuysa bunun finansmanı için en iyi yol doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıdır. Yabancı yatırımcı da dış güzelliğimize gelecek değil. Bunun kısa ve uzun vadeli olmak üzere 2 yolu var:

Kısa vadede, kurun hızla yükseldiği ve dolayısıyla bunun enflasyonu artırdığı bir ortamda Merkez Bankası’nın “tam bağımsızlığını” sağlayarak, beklenti üstü bir faiz belirlemesi; sıcak para girişini sağlayıp iç piyasayı rahatlatırken, TL’nin değerlenmesine neden olacaktır. Bu da kur yükselişinden kaynaklı maliyet enflasyonunun önüne geçilmesine yardımcı olur. Talep enflasyonu da aynı şekilde etkilenir. Merkez Bankası, -zannımca- bir nebze bağımsızlığını sağlayarak, 13 Eylül 2018 tarihi itibariyle, politika faizi olan bir hafta vadeli repo faizi; yüzde 17,75’ten yüzde 24’e yükselterek  bunu uygulamış oldu. Böylece faizde 625 baz puan artış gerçekleşti. (Bu yaz başından beri bekleniyordu.) Faizin artmasıyla birlikte piyasada talep azalacağından enflasyon artışlarının da durması beklenir. Enflasyonda talebin önü kesilmiş olacağından, bu etkiyle birlikte TL’nin değeri artar.Fakat sadece faizi artırarak sağlanacak geçici düzeltmeler, yapısal sorunların olduğu ve bu sorunların riskleri yükselttiği bir Türkiye’de çok derin bir etki yaratmaz, sadece biraz zaman kazandırır ve zaten bir süre sonra etkisini yitirir. O noktaya varıldığında faizi artırmak da çözüm getirmemeye başlar. Üstelik sıkı para politikası anlamına gelen faiz artırımının, düşük maliyetli para bulup  yatırım yapacak olan yatırımcıyı yüksek maliyetler dolayısıyla yatırımdan caydırması ve bunun büyüme açısından olumsuz etkisi de unutulmamalıdır.

Uzun vadede ise büyümenin ithalata bağımlı yapıdan kurtarılması ve cari açığın düşürülmesi (ki bunun için iç tasarrufları artırmak ve üretimin ithalata bağımlı yapısını yerli girdilere yöneltmek gerekir), enerjimizi dışarıdan tasarruf ettiğimiz için; enerji tasarruf önlemlerinin alınması, kurumların bağımsızlaşması, Ar-Ge bütçelerinin artırılması ve hatta bana göre eğitim reformlarının artırılması gibi radikal yapısal reformlara ihtiyaç var. Benim tasarrufum, Türkiye’nin bir an önce “daha az cari açık daha çok iç üretim” modeliyle devam etmesi gerektiği yönünde. Tabi bunun da ekonomide her “seçim-feragat” ikilisinde olduğu gibi riskleri var. Bunu yaparken dış rekabete açıklığı sağlayamazsak kamu kesimi açıklarına düşmemiz kaçınılmaz olur.

Bu konuda, ekonominin çoklu hedeflere ulaşmada tercih yapmaya yarayan bir disiplin olduğunu unutmamak gerekir. Bu yüzden mutlak doğrulardan değil, göreli doğrulardan bahsedebiliriz. Sizin de önerileriniz ve doğrularınız varsa, bunları burada paylaşmanızı ve yorumlarınızı bekliyor olacağız.