Menü Kapat

Yazar: Potto

Paragraflar

limitsiz bir düzenin bu zamanında, günlerin o gününde, ovaların vadilerin ve göllerin, yalnızca benim yanımda, bütün ormanlara rağmen yere düşmüş kuru bir ağaç dalından neler öğrendiğimi anlatmak istiyorum.

dillerin en zenginine doğdum. yine de hiçbir kelimeyi anlamıyorum. bilmiyorum. korkuyorum. zamandan nefret ettiğini anlatan bir insana verebilecek bir cevap arıyorum. güzel olan bir şeylerden bahsetmek. çocukça bir şikayete, çocuk gibi cevapsız kalıyorum.

nefret ettiğin ‘zaman’ nereden geldiği belirsiz sakin bir rüzgara dönüşüp perçemini yalıyor baksana. başını hafifçe çevirip perçemini düzeltiyorsun.

dünyada olup biten ve çoğunlukla kaçırdığımız güzel anların hepsini görebilmeyi öğrendim. öğrenmek için pek bir şey yapmadım. bir yaprak yere düşerken üzerine yağmur damlasının çarptığını ilk gördüğümde, anneme seslenmek istedim. fakat yapacak işlerim vardı ve böylece yerin altından, karanlığın içinden geçip giden, insanları oradan oraya taşıyan bir taşıta binmek zorunda kaldım. gözleri yere kilitlenmiş, zamanında bir yerlerde olmak isteyen ve artık kol saati kullanmayan insanlarla birlikte; tıpkı onlardan biri gibi, ama aklımda sadece o yaprak varken.

temellerini atmadan yaşayanların kaybedecekleri olmaz; anlatacakları olur, sadece. anlatan insanları izledim. iki tane tuğlanın arasından kendini dışarı atmayı başarmış ve derin bir şaşkınlıkla etrafı izleyen bir papatyanın sesini duyan var mı? anlatılanların arasında bu da var mı.

‘’ben bir duvardan dışarı başımı her şeyin darmadağın olduğu bir dünyaya öylesine uzatmıyorum, sen bir akvaryumu dünya sanan balıklarla hiç karşılaştın mı? içindeyken öyle geliyor.’‘

dillerin en zengininin içinde, bütün bu kelimeler birleşip neyi anlatmaya çalışıyor? daha önce bir yerlere not ettiğim hiçbir cümlemi bulamıyorum. eğer onları bulan olursa, bir yerlerde anlamlı bir paragraf yazmış olabilirim.

Devam

o sırada gündemde.

o sırada mahallede.

sen neden kendini üzüyorsun. allah her şeyin hayırlısını versin.
olmuyo ayla abla.
sus, karşı çıkma sakın.
anne? kuşların uçtuğu yerin yukarsında ne var?
gökyüzü. hem böyle şeyler sorulmaz oğlum, günah.
neden?
sssst.

o sırada haberlerde.

şu el kadar kumaşı etek diye giyip dışarı çıkmaya utanmıyor musun dedi, hayır diyince vurdu.
bu dükkanın önüne çok geliyorlar müşteri kaçıyor. belediye ilgilenmedi herhalde, dükkan sahibi kedileri çuvala koyup götürdü. denize attı.
bombalı saldırıda ölenlerin sayısı artıyor.

o sırada kahvede.

yanlış iş yapıyolar ben hep diyorum, topunu asacaksın bunların.
çıkmayacak abi o saatte dışarı, adam da kaçırır tabii.
bi siyasete bi dine kafa yormayacaksın abicim.
mübarek ayda ne işleri varmış birayla alkolle.

o sırada yönetimde.

ben her cuma bir tane ayyet sallıyorum.
afişe kırmızı gül de koyalım peygamberi ifade eder.
ölenleri saydık mı?
twitter’a yaz, şey yaz ne bileyim yaz işte bi şeyler.
yarın unuttururuz bi şekilde. 

o sırada güneş sisteminde.

o sırada samanyolu galaksisinde.

o sırada yerel galaktik grupta.

o sırada başak galakside.

o sırada yerel süperkümelerde.

o sırada gözlenebilir evrende.

o sırada evrende.

o sırada sende.

sıra sende.

sen evrensin.

evren sende.

gördüklerini anlat.

soru sor.

itiraz et.

kabullenme.

İzin verme.

kelimeler beni başarısız kılıyor.

Virginia Woolf (25 Ocak 1882 – 28 Mart 1941)

onüç yaşındayken aniden annesinin ölmesi, çocukluğunun bir kısmında yaşadığı ensest tacizler, dönemde kadınların ikinci planda olmasından dolayı düzgün bir eğitim alamaması ve hepsine bağlı olarak ömrünün tamamına yansıyan bozuk psikolojisi değil. kelimeler onu başarısız kılıyordu.

virginia woolf, babasının da ölümünden sonra kardeşleriyle bloomsbury’ye taşınınca kendini entelektüel ve gayet edebi bir ortamda bulur. daha önce kısa öyküler yazmış olsa da, profesyonel yazarlık hayatı bu ortamda başlar.

ve bu bilgilerin, söylemeye çalıştığım her şey için ufak da olsa bir temel oluşturmuş olmasını dileyerek kelimelere geri dönüyorum.

virginia woolf, kelimelerin yalnızca anlamlarına değil, görünüşlerine de kafa yorardı. ölümünden sonra yayınlanan günlüklerinde bazen bir paragrafı bu konuya ayırdığını bazen de kelime bulamayıp yazmaktan vazgeçtiğini görürüz.

bu günlüklerde mrs. dalloway adlı kitabının giriş cümlesini haftalar boyu düşündüğünü ve neredeyse hiçbir şey yemeden günlerini geçirdiğini de en samimi haliyle kendi kaleminden okumak mümkün.

 ‘mrs. dalloway said she would buy the flowers herself.’

virginia’nın zihninde mükemmelliğe ulaşmış hali ise bu.

bu konu hakkında biraz fazla düşünmenin ve dönemdeki savaşın yarattığı ölüm havasının da etkisiyle gittikçe yeteneğini kaybettiğini düşünmeye başlayıp kendini evinin önündeki bir nehre cebinde taşlarla bırakmıştır.

bu ölümün en trajik yanı belki de günlüklerinde sürekli bahsettiği boğulma korkusudur.

ulaşabildiğimiz tek ses kaydında ise şunları söylemektedir virginia:

“suçlu olan kelimelerdir. onlar her şeyden daha vahşi, daha özgür ve her şeyin en sorumsuz ve en öğretilemez olanıdır. onları yakalayıp alfabetik sırayla sözlüklere koyabilirsiniz evet. fakat kelimeler sözlüklerde değil zihinlerde yaşarlar. eğer kanıt isterseniz, onlara en çok ihtiyacımız olduğu durumlarda nasıl da söyleyecek hiçbir şey bulamadığımızı düşünün. oysa sözlükler var? hepsi orada alfabetik sırayla duruyorlar. ama kullanabiliyor muyuz? hayır, çünkü kelimeler sözlüklerde değil, zihinlerde yaşarlar.”

nicole kidman’ın, virginia woolf’u canlandırdığı, onun mrs. dalloway romanını yazma sürecini ve bu romanın farklı hayatlardaki etkisinin konu alındığı film the hours’u referans olarak buraya bırakıyorum.

The Congress – 2013

film yıldızları depresiftirler, film yıldızları her projeye onay vermezler, film yıldızları kaprislidirler, film yıldızları yaşlanır, ve ölürler. şov devam etmek zorundadır, ve eder.

2013 yapımı bir Ari Folman filmi olan The Congress, bizi hayal edebileceğimizin çok da ötesinde olmayan, ama yalnızca hayallerde var olabilecek bir dünyaya götürmeyi başarmış.  vaktiyle yıldızı çok parlak olan Robin Wright, çeşitli problemler ve sektördeki kararsızlıkları nedeniyle filmlerde rol almayı bırakmıştır. hala bağlı olduğu film şirketinin sahibi Jeff ise Robin’i hala istemektedir. fakat hala yıldızı parlayan Robin’i.

Robin’in tüm mimiklerini ve tepkilerini kayıt altına alıp onu ölümsüzleştirme isteğini Robin çaresizlikle kabul eder ve kendini her türlü projede kullanmalarına izin verir. işte bu noktada film başka bir boyut alır ve bizi bir animasyon bölgesine götürür.  bu noktadan sonra filmi 2D olarak izliyoruz. animasyon bölgesinde olanları ise anlatmak oldukça güç.

insan zihninin neler oluşturabildiğini izlerken bize muhteşem bir melankoli havası eşlik ediyor. film animasyon-drama türünde, muhteşem bir distopya örneği. soundtrackleri tamamen farklı bir konu…

sonuç olarak, izleyin, izlettirin.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.