Yazar: pierre riviere

sert bir kuzey rüzgârı kayığı alabora etti…

Büyük Diktatör filminin ilk sahnelerinden birinde takım arkadaşlarıyla birlikte hücuma kalkan Charles Chaplin’i görürüz, yürürler ve yürürler, sonrasında sis gelir, sis aralandığında arkadaşlarını aramakta olan Chaplin önünde yürüyenleri gördüğünde onları bulduğunu düşünür ancak bir tuhaflık vardır, birbirlerini süzdüklerinde karşı tarafın askerleri olduklarını anlarlar ve Chaplin kaçar…

Burada daha sonra sıçrama diye bahsedeceğimiz ani değişim/dönüşüm bir doğal çevrede cereyan etmektedir. Chaplin yürümekte olanların yanından yine yürümekte olanların yanına geçtiğinde bulunuşunun taşıdığı anlam ilkinden tümüyle koparak bambaşka bir yere sıçramıştır. Sıçramayı mümkün kılan öğeler olmak zorundadır, sis bir kopuşu gerçekleştirir ve insani yanılma payı da olayı komedi öğesine dönüştürür, mekân bir an bulanıklaşmıştır ve mekân durulduğunda bulunuşun anlamı farklılaşmıştır ve artık kaçmak gerekmektedir. Bir bakıma burada sıçrama söz konusu bile değil, kopma yine sisin bir süreliğine mekânı sekteye uğratmasından dolayı mümkün ve daha ziyade bir yer değiştirme, sis farkında olmayışı sürüklüyor buraya.

Burada aynı anda hem sıçramadan hem de sıçrama yokluğundan söz edebiliyoruz. Sıçrama yokluğu kaçışın kapısını aralamakta, doğa olayı nasıl ki sıçramayı mümkün kılıyorsa yine aklın doğasındaki yanılsamanın farkına varış da oradan kaçışla sıçramanın mümkün olmadığını, dost askerlerin mekânın başka yerinde olduğunu işaret ediyor bize.

Burada sıçrama ile Chaplin arasındaki ilişkiselliği irdeleyecek olursak, Chaplin ne sıçramayı dileyendir ne de eylemiyle o yöne ilerlemek isteyendir bu açıdan sıçrama onun dışındadır ama sıçrama onunla birlikte, yanılmayı da mümkün kılan bir doğal kesinti aracılığıyla gerçekleşir, Chaplin en olmadık yere, kendi ayaklarıyla kendi istediği biçimde yol alırken kendi istemediği konuma yerleşmiştir. Kaçtık…

Bilindik bir hikâyenin erkek kahramanını, genç ve güzel bir kız olarak ele geçiren Manara, sıçramayı baştan mı yapmıştır? Sıçramakta olanın ani değişimi, en baştan, çizgilerin sonsuz sıçrama yaratma ve dönüştürme kabiliyeti, aniden ve erkek olan Gulliver belki hiç olmadan, ama yok sayamayız onu, hepimiz bir şekilde Gulliver ile tanışmışızdır, hikâyeyi zaten biliyorsak çizgiler neyi yaratır? Kuşkusuz muazzam bir çığır açabilir ama Gulliver paradoksunu kendinde yineleyerek onu yok eden bir başlangıçla aynı hikâyeyi kurmak basitçe görünen bir ters çevirmeden fazlasıdır, Gulliver olduğu için fazlasıdır, sıçrama mümkün olan en uzağa gerçekleşmiştir.

Gulliveriana deniz kenarında uzanmış bir yelkenliyi izlemektedir, içinde olmak ve onu kullanmak isteğiyle, arzulayan ve arzusu hâlâ nefes alan… Gemi onu beklemektedir… Deniz yatağından çıplak olarak düştüğünde oraya yönelir… Çıplak; şapka, kılıç,  bayrak ve kitap (Gulliver)… Arzu, düşme, çıplak kalma, yönelme ve nesneler ve sonrasında fırtınada kalanın sürüklenişi, kıyıya vurma (hangi?) ve uyanmalı şimdi… Uyumak neyi değiştirir, çizgilerle irrasyonel olana yolculuk mümkün dahası irrasyoneli rasyonelden ayırmamıza ve koparmamıza da gerek yok, kendi hikâyesiyle birlikte yer alabilir. İrrasyonel sürükleme aracı olan gemi tüm normalliği/gerçekliği ile orada durmuyor mu?

Cüceler, devler, konuşan atlar ve neşeli Bacchante’lar macera… Diyarları terk edişi, normale varma arzusuyla yol almayı mümkün kılan her seferinde anormali mümkün kılan gemi ve dönüşü de… Anormal olan normal olanın parçası ve anormal de normal içinde yer almakta…

Chaplin’in filminde sıçrama esnasını görme şansımız yoktur, sis uzun süre kalsa dahi mekânı görünmez kıldığından zamanı da anlamsız kılar ve ne olursa olsun bir andan ibarettir. Anormal bir bulunuş -ki aslında çok da anormal değildir, yanılma onu anormal yapar- anına birden sıçrarız, arada geçen, geçişe sebep olanın bir öyküsü yoktur. Sisin nasıl bir öyküsü olabilirdi gerçi bilmiyorum, ancak doğadaki başka ani değişim anlarında da sıçramanın bir öyküsü yoktur, ansızın gerçekleşir, tıpkı Manara’nın kahramanında en baştan yarattığı değişim gibi. Burada ise sıçrama farklı bir biçimde gözden yiter, tam da göz önünde olarak gözden yiter… Sıçramanın öyküsü anlatılır ki başta en uç biçimde sıçrama gerçekleştirilir ve sonra sıçrama anlarına daha derinlikle inmemize rağmen onu gözden yitiririz ki yoktur da zaten, sıçrama normal yol alışla seyir hâlindedir, belirgin bir farkı mümkün kılan hiçbir şey yoktur, diyarlardan geçişte geçişler arasında bir boşluk yoktur, aynı uzamda seyrediyoruz. Biz hep aynı uzamda seyretmiyor muyuz? Sıçramayı belirgin kılan şey farktır, fark olmasına rağmen neden sıçrama yoktur sıçramanın öyküsünde, sırf sıçrama kendi içerisinde yok diye mi? Yanılsamaya da vurgu yapılır, yanılsamanın nesnesi olabilecek olana ama sıçrama kendi içerisinde yoktur, durup düşünürüz bir köpek eşlik ediyor bize (1 + düşüncelerimle biz ediyoruz, üstelik kafam her türlü çokluğu yaratacak denli iyi), park bekçisi uyarıyor, şişeyi görünmez biçimde tutun efendim, ahlâk bekçisi Aldo, yok adam iyi niyetli, gerçi olmasa ne yazar, düşündüğüm bu sanki…

 Çizgilerle sıçrıyordum ben, Bay Öfkeli için bir kalem ve bir silgi, harf muğlaklıklarında değil, iki boyutlu- üç boyut düşünce yoksunlarının işi- , çizgi her şeyi yaratır, kalem her yere götürebilir, yine harflerle değil, harfler düşünme kapısı açar, sıkıca kapatmalı, çizgiler boyun eğdiğinde bitik işin, hem çizgi romanda harflerle düşüp kalkan kalkmasın düştüğü yerden, her şey benim içimde…

Sert kuzey fırtınası sayfada kopar önce, sonra benim için de, sonra benim içimde…

dost bir kertenkelenin kendi kuyruğu ile karşılaşmasıdır…

“ Bilmece şudur: Vücudum hem görendir, hem de görünürdür. O ki her şeye bakmaktadır, kendine de bakabilir ve o zaman, gördüğünde kendi görme gücünün ‘öbür yanını’ tanıyabilir…” (1)

Manet’in teknesine (Teknede) oturduğum vakit orada öylece kalakaldım uzun zaman. Aslında hemen oturmadım oraya bir tuhaflık vardı orada ve ben resimlerden pek anlayan bir adam değilim. Bir tuhaflık vardı iyice baktım, teknenin kenarında oturan bendim. Nasıl gelmiştim oraya ve ne arıyordum, üstelik yabancıların arasında. Tanımadığım bana bakıyordu ve ben ona bakıyordum, bütün gördüğüm bundan ibaretti. Gözümün içine yerleşmişti şimdi resim. Daha doğrusu gözümden yansıyandı şimdi. Ressamın baktığını yansıtmak ilk kimin aklına geldi bilmiyorum fakat kendi baktığında, kendi öznellik alanında öznesini bu kadar hariçte bırakıp da yerini bana terk eden ressamı görmenin ve ressamın olduğu yerde kendimi görmekten mutluluk duydum. Ressam bakış açısını terk edip gitmişti ve en dostça yaklaşımıyla buyur etmişti beni kendisinin aradan çekildiği yere.

Ponty aklıma gelmeyecekti ve bu altını çizmiş olduğum cümlelerin de hiçbir anlamı olmayacaktı dost bir kertenkeleye kendi kuyruğunu götürmeye karar vermeseydim eğer. Ancak şimdi o kadar emin değilim kime ait götürdüğüm kuyruk. Niyetim onu kendi haricindeki parçasıyla karşılaştırmaktı lâkin bu parçaya ikimiz de belki eşit değil ama bir mesafede konumlanmaktayız, hangimiz yakın kim bilir?

Şüpheye düştüysem şayet bu ilk şüphede kendimden düştüğüm, ikinci şüphede ressamın da düştüğünü gördüğüm için. Ressam bakmaktaydı ve aynı zamanda tuvali aracılığıyla kendine bakmaktaydı ve oradan baktığında görme gücünün öbür yanında ne vardı? İşte en yabancı olduğum da buydu, orada ben vardım! Bu en tanımadığım şey, bir yabancının karşısında üstelik, kim bu? Yazıya başlamadan önce bambaşka şeyler yazmaktı, belki bir şiir yazacaktım hepinizi kandıracaktım kim bilir ama dedim ya dost bir kertenkele aynı zamanda Ponty diye fısıldadı ve ressamla birlikte aynı tuvalin karşında öylece bakakalmama neden oldu eskiden duymuş olduğum cümleler. Devamla şöyle diyordu efendim:

“ Kendini, gören olarak görmektedir; kendine, dokunan olarak dokunmaktadır; kendisi için görünür ve hissedilirdir. Bir kendidir, herhangi bir şeyi ancak özümleyerek, kurarak düşünceye dönüştürerek düşünen düşünce gibi saydamlıkla değil –ama karıştırmayla, narsisizmle, görenin gördüğüne, dokunanın dokunduğuna, hissedenin hissettiğine dâhil olmasıyla bir kendidir- öyleyse şeylerin arasında tutulmuş bir kendi, bir yüzü ve bir sırtı olan bir geçmişi ve bir geleceği olan bir kendi…

Bu ilk paradoks, daha başkalarını üretmeyi sürdürecektir.” (2)

Bu arada bu yazının konusu Mallarmé idi. Onunla ilgili çıkmıştı bu konu esasında ve ben kertenkeleye rastlayana kadar Mallarme ile Manet’in dostluğundan ötürü onun şiirlerini okumakta olduğumu unutmuştum. Tuhaf bir biçimde de üstelik O resim/ler(e) bakarken tahayyülümde canlanan ne varsa kelimelerle gezinmekteydi. Neden Mallarmé yakınlık duymuştu sorusunu sorduğumda zincirinden boşaldı düşüncelerim? Resimde gördüklerimi ve şiirde okuduklarımı aynı anlama çabasında bir araya getirdiğimde bu kez daha iyi anlayabildim. Mallarmé’ın kalemle yaptığını Manet fırçayla yapmaktaydı, üstelik okumak ya da bakmak için geldiğinde biri, ikisi de dostane biçimde çekilmekteydi aradan ve ikisi de belki pek az kişinin yaptığı kadar bir insanı yerleştirmişti oraya ve bu yerleşme de kendiliklerinden hariçte duran bir kendi içinlikleri vardı. Kendilerinin olduğu bir, kendini değil gördüklerini ve gören kendi konumlanışlarını anlatış. Sana bulaşmayan ve sen geldiğinde aradan çekilen bir yok oluş, kim bu kadar var olabilir? Kim yarattığı eserde her seferinde aradan çekilebilecek kadar var kılabilir kendini? Kendini yarattığı eser aracılığıyla değil yarattığı eserde aradan çekilerek okura duyuracak kadar kim cesur olabilir, fırçasıyla ya da kalemiyle önce kendinden dökülen sonra bir bakışta kendini öldüren kim? Bu kertenkele de kim kuyruğunu götürdüğüm yoksa götürdüğü kuyruk hâlâ kendi taşımakta olduğu kuyruk olan ben miyim?

“Geleneksel resimde çizgi ve şekil egemendi. İzlenimci ressamlar bu geleneğe şiddetle karşı çıkıp ışığa önem verdiler, ayrıcalık tanıdılar. Işığı yansıtan nesnenin değil ışığın üzerinde durdular… Şair Mallarmé’da ressam dostları gibi ışığın büyüsü peşinde koştu.” (3)

Kim ışığı taşıyan, oradan oraya koşturan? Üstümde yıldızlı gökyüzü, Könisberg’li kadar dirayetli değilim gökyüzünün altında, sonsuz maviliği de pırıltılı karanlığı da kaybettiriyor yolumu, parçalı bulutlarında ya da sisli görünmezliğinde kendimi kavrayabiliyorum ancak, bir kendimden dışarıdan alıkoyduğu için sis kendine çekiyor beni yanan bir ateşin sıcaklığına. Yaşamak umurumda oysa yaşamak şair kadar umurumda ve onun kadar üzerime saldırıyor sabah, aslında benim sabahın üzerine saldırdığı şair değil ya,  “beyni(m): aç kuşlardan bir ambar”… Aynada her sabah gördüğüm ben miyim (1 Descartesçı):

“Bir Descartesçı aynada kendini görmez, bir manken görür, bir dış görür; başkalarının da bunu aynı gördükleri konusunda bütün gerekçelere sahiptir, ama bu ne kendisi için ne de onlar için bir ten değildir. Kendinin aynadaki “imgesi”, şeylerin mekaniğinin bir etkisidir; eğer kendini tanıyorsa, “onu” benzer buluyorsa bu ilişkiyi dokuyan düşüncesidir, aynasal imge kendinden hiçbir şey değildir.” (4)

Her sabah aynada kendini gör(e)meyen ben bir şiirin karşısında bir resmin karşısında kendimin farkına varıyorum, sanatçı terk edip gitmiş eserini, ne yapacağımı da bilmiyorum üstelik. Kendi onulmaz yokluğunu bırakmış oraya, kendi varlığından yonttuğu yokluğunu. Dehşete düşmüş müydü diyorum Manet, Victorine kendisine baktığı zaman (Kırda Yemek), kendi dehşetinden mi yarattı yokluğunu ve yokluğunu yerleştirdi oraya ve daha sonrasına, herkes onun yokluğunu ve kendi varlığını duyumsasın diye. Yazık, şair değilim fakat size western filmlerinden bahsedebilirim.

Hiç düşündünüz mü iyi, kötü, çirkin üçlüsünden ne iyi ne de kötü onunla yakınlaşmamıza izin verir. Sadece ve sadece çirkinle bir duygudaşlık bağı kurabiliriz aramızda. İyinin iyiliği ya da kötünün kötülüğü sadece kendileri içindir, kendileri için vardırlar ve ne bizim ne de başkalarının yaklaşmasına izin vermezler. İyi ve kötü gökte süzülmekte olan kartal gibi kendi ihtişamları umurunda olmayan, kendi ihtişamlarına kapılanlar da umurunda olmayan bir görüntü sergilerler. Bu görüntü onlar için var, her şey onlar için ve kendileri de. Sadece çirkinle hüzne kapılabilir ve sadece onunla acı çekebilir ya da sevinebiliriz. Çirkiniz, o radde çirkiniz ki kendinde sırnaşan cümleleriyle ucuz duygu yüklü şair alıkoyabiliyor bizi ama kendimize aslında, kendi çizdiğimiz görüntümüze. İyi ve kötü kendi görüntüleri için bile değiller, sadece kendileri içinler. Çirkiniz! Bu yazı bir Mallarmé yazısıydı, kendisinden her ne kadar pek bahsetmemiş olsak da dost bir kertenkele yine de anlayabilir neden bu kuyruğun kendisine geldiğini… Geri kalanlar için yazmayı düşündüklerim benim de umurumda değil artık… Erbarme dich, mein Gott, um meiner Zähren willen!

“ Hiçbir şey… uyandığınız zaman
Yok yanınızda somurtan bile
Beter bir gülücük sarstığı an
Kanadınızı yastık üstünd

Gamsız uyuklayınız durmadan
Korku salmasın soluk size
Hiçbir şey… uyandığınız zaman
Yok yanınızda somurtan bile

Bu güzellik oyun bozuğu an
Bütün düşler tapılmış delice
Yanakta çiçek büyütmez hiç de
Gözde taksitli elmas parlayan
Hiçbir şey… uyandığınız zaman” (5)

Başlıkta geçen şey, en azından başlarken öyleydi…

  • 1-2-4 Maurice Merleau-Ponty- Göz ve Tin (Metis Yayınları)
  • 3-5 Stéphane Mallarmé-Şiirler (Varlık Şiir)

hikâyesi bilinmeyen bir aktör

“Amerika’da her akşam, 18 milyon sarışın, bir beyefendiyle yemek yemeye hazırlanır.”

Yıl 1927, demek ki Lauren Bacall üç yaşında, Marilyn Monroe bir, Ava Gardner sarışın olmadığına göre beş yaşında olmasının bir önemi yok bu durumda, hem ben de Amerika’da değildim, sonrasında da hiç gitmedim lâkin Amerika’da her akşam 18 milyon sarışın… Amerika’ya gidilebilir demek bu, demek ki 18 milyonda 1…

Lâkin benim sevdiceğim sarışın değil, kaşı kara kirpiği kara gözü kapkara güzel, Amerika’ya neden gideyim öyleyse. Hem ben de sarışın değilim ki, hem sarışın olsam Klaus Kinski… Olmasam da ne Gregory Peck yakışığı çıkar benden ne Humphrey Bogart çirkini, yolun karşısına geçtiğimizde öperim lâkin…

Bu bir aşk deklarasyonu değildir çalan şarkıya istinaden düşünürsek, bilinmeyen bir aktörün hikâyesi demek daha münasip düşer, yine de ben hikâyesi bilinmeyen bir aktörü yeğlerdim… Çünkü hikâyesi bilinmediğinde bir aktör; düşün karayazıdır, düşün kara yazıdır, düşün kar’a yazıdır, kar ayazıdır, düş’ün…

Düşünmekten vazgeçmeli düşmemek için, balkondan küpe çiçekleri salınmış (ona göstermiştim) plastik, bazen plastik çiçekler gerçeklerinden daha güzeldir demişti eşcinsel bir güzellik kraliçesi, ne kadar gerçek değildi bilmiyorum… Yine de hayal kırıklığıdır plastik, öpülmekle aşınmalı evet…

İki paragraf önce Amerika’ya gitmekten vazgeçmiştim, iki paragraf sonra bir Güney Amerika devrimi tasarlanabilir fakat içtiğim Che purosu yüzünden vazgeçtim bundan, sevmedim, hem cangıldaki son gerilla birliği imi timi belli olmadan kayboldu ortalıktan, bir daha haber alınamadı nereye gittiler, bir kez çatışmaya bile girmediler, kimdiler Bolivya dağlarında… Devrimler tarihi bitti, ansiklopedik olarak da, lâkin Montmarte barikatlarında durur: “komün daha ölmedi!”, lâkin Lenin durur:” Ne yapmalı? Ne yapmalı?”… Amerika’da 18 milyon sarışın… Ne yapmalı?

Biz Valparaíso’ya gidecektik, orada 18 milyon sarışın yoktur, orada “cabecitas negras”; düşündüm fakat merdivenler, merdivenler… Aslında daha çok sevdim, merdivenlerin henüz daha başlangıcında…

“Ben kara bir palyaço

O hiç yüz vermedi bana

Baktım benim cıvıl cıvıl yüreğim

Havası kaçmış balona dönmüş

Çıktım sabah sabah

Yeni bir kara sevda aramıya”

Yazık şair değilim, şair olsam belki kuzeyde dinginlik güneyde rüzgâr nedir anlatabilirdim sana, neden bütün gemiler Kantçı bir rota izler… Çünkü yıldızlı bir gökyüzü, çünkü avuçlarımda zaman, senin avuçlarına değdiğinde büyüyen…

Şair olsaydım kuşkusuz burada bitirmezdim…

  1. It (1927)-Clarence G. Badger&Josef von Sternberg
  2. Langston Hughes-Kara Palyaço

ax+by+c=0

Bir ikiye bölünür, ben ikincisiyim

Yan yana yürüyorduk, iki kişiydik, ben ikincisiyim. İkincisi olduğumu,  yaşadığım olayı sonrasında etraflıca düşündüğümde anladım. Bununla birlikte birincisi kim onu da bilmiyorum, yanımda biri vardı fakat kim? Konuşuyor muyduk? Hatırlamıyorum, sadece yan yana yürüdüğümüzü ve sonrasında niyeyse benim bir tüccar yazıhanesine girdiğimi hatırlıyorum. Birincisi diye bahsettiğim, benimle beraber oraya kadar yürüyen kişi sonrasında ne yaptı bilmiyorum.

( Şöyle düşünürsek; t1 anından uzak bir t2 anına kadar biriyle yan yana yürümüşsem o kişiyle birlikte yürüyor olduğumu dışarıdaki bir göz gibi ben de düşünebilirim ve hasbelkader aradaki herhangi bir tn anından başka bir ana kadar yine başkalarıyla yan yana gelmiş olmamın sadece yan yana gelmek olduğunu ve bu birlikte yürüme eylemiyle ilintisi olmadığını kolaylıkla düşünebilirim. Ola ki iş bu ya, t1 anından t2 anına kadar bir tesadüf bize eşlik etmiş de üç, dört, beş altı kişi olmuşuz bunu yine ayırt edebilirim, akıl sahibiyim sonuçta, onlar başka bir düzenin parçası… Kiminle yan yana yürüdüğümü biliyorum, sadece onun kim olduğunu bilmiyorum ve bu ikilinin ikincisi benim onu biliyorum. Bilmek ve bilmemek için kim’e muhtacız, bu muamma canımı sıkıyor. )

Yazıhaneden içeri girdim, İlker Abi, tanıyorum ama ben bu İlker Abi’yi görmek için bir yerden bir yere neden yürümüş ve buraya gelmiş olabilirim bilmiyorum. Düşündüğüm vakit bu İlker Abi’yi görmek için gelme gibi bir sebebim olamaz, başka bir İlker Abi’ye gidebilirdim fakat o da ölmüştü zaten, mekânı cennet olsun. Hem onu görmeye gitmedim hiç, en son çocukluğumda görmüşüm, ben anımsamıyorum. Bu İlker Abi’yi tanıyorum fakat zaten bu yüzden görmeye gelmezdim. İlker Abi işten güçten, para kazanma yollarından bahis açıyor, o da beni tanıyor fakat konuşuyor yine de umursamayacağımı düşünmeden, üstüne susmuyor da. Onun zaten konuşması gerekirdi, bunları konuşması gerekirdi muhtemelen. Neden derseniz İlker Abi t3 anında yapması gereken şeyi yapıyordu, onunki mekân ve zaman problemiydi sonuçta ve bu anda mekânda bulunan şahıs bu konuşmayı dinlemeye haiz şahıs olacaktı, doğru anda yanlış yerde bulunan bendim. Bu yanıyla bakınca İlker Abi’nin iletişimi doğru sürdürmesi büyük tesadüf dedim içimden. Hangi 1 olduğumu düşünmedi bile, hangi 1 ile devam ettireceğini biliyor mu? Bir ikiye bölünür İlker Abi, ben ikincisiyim diyecektim Badiou aklıma geldi vazgeçtim. Gelmese de vazgeçerdim muhtemelen, düşünmeye koyuldum kimdi yanımdaki, yanımdaki kimdi, niye beraber yürüyorduk, o neden buraya gelecekti? İki bilinmeyenli bir denklem gibi miydi bu da onun yerine 0 koyup beni mi bulmuşlardı bu İlker Abi eksenini keserken denklem. Bunları da düşünmesem duramazdım…

Don Kişot’un Dönüşü

  • Don Kişot yel değirmenlerini bırakıp değirmencilerle savaşırsa!

“Çılgın bir adamın, donuk, cansız bir dünyada ne yapacağı”nı modern romanın temel meselesi olarak gören G.K. Chesterton, Cervantes’ten miras kalan girişimi sürdürür ve hatayı doğru biçimde işlemek teşebbüsüne girişir, teşebbüsün bu biçimde işlenmesi nihayetinde Don Kişot’un ölümüyle nihayet bulmak yerine, miadını dolduran aklın yeniden hükmeden bir gerçeklik olarak bâki kalması yerine aklın dışına taşan durumun gerçekliğin yerini karşı-gerçeklik olarak almasıyla nihayet bulacaktır. Hatalı girişim hatadan (doğru olandan) ayıklanır, Don Kişot’un hikâyesi yeniden yazılır, Rosinante’ye kavuşarak bu kez: ”Iit in matrimonium.”

  • Oyun kendi karşıtına dönüştüğünde yahut temsile karşı karşı-temsil

Aktör rolü icra etmek istemez rolün yaşanacağı olayın koşullarının açığa çıkmasını ister, hayatın akışına uygun gerçekliği reddederek karşı-gerçekliği yaratmaya girişir ki bu karşı-gerçeklik, var olan gerçeklik gibi ifade edilebilecek mefhumdan ziyade onun yıkıma uğratılmasından ibarettir yahut Leninist bir girişimle karşı-gerçeklik nesnel dünyayı yansıtan bir girişimden öte onu yaratan girişime dönüşür ki burada yaratılan sanat olarak hayattır veyahut Oscar Wilde’den ödünç alarak ilerleyecek olursak sanatı taklit eden hayata dönüşür. Aktörün aracılığıyla karşıda seyredilen oyuncu olarak kendisi, temsil perdesini yırtarak, hayatı oyuna dâhil eden sürecin de üzerinden sıçrayarak, bizzat hayatın kendisini oyuna, oyunun gerçekliğini açığa çıkaracak olayın koşullarına dönüştürür ve aktör için kutsal bir kehaneti taşıyan tragedya sahnesi edimsel bir biçimde yaşanmaya başlar:

“Otururken hain krallar tahtlarında rahatça

Alışkanlık haline gelmiş utançlarıyla,

Korkudan ölüyorlar bir kral dürüst olacak diye!

Yıldızlar ne oyun oynamış, bu ne mucize!

Halk gaddar bir efendiyi bağrına basıyor

Ama bin bir acı çekiyor adaletli kral,

Soylular ayaklanıyor ona karşı,

Şövalyeleri onu arkadan bıçaklıyor,

Oysa o devam ediyor yoluna benim gibi, yalnız.”

Aktörün dilediği biçimde kehanetvari durum birebir onun yaşanmasına dönüşür, kendisini oyunlarına dâhil edenler, oyununda kalmasını bir delilik biçimine yorarak ve bu deliliği ihtiyaçları olan şeye, Bolşevizm tehlikesine karşı bir araca dönüştürmek isteyenler bu karşı-gerçeklik oyununda bir kez daha seyirci konumuna düşerler ve bu yaşananlar onları hiç de memnun etmemiştir, kralın dürüstlüğü onlara acı gelmiştir. Kendi yarattıklarını düşündükleri düzlemde yaratılan olmak, oynatandan ziyade üzerinde oynanılan gerçeklik nesnesine dönüşmüşlerdir, kendileri için ve bir kez daha. Kendilerini oynamakta olanlar kendilerinin oyun olamadığı, oyunun bir parçası olmayıp bizatihi yaşadıkları bir anda kendilikleri olduğu gerçekliğiyle karşılaşırlar. Bir olayın nitelediği bir anda kendileriyle karşılaşırlar.

  • “Aşamalılık sıçramalar olmadan hiçbir şey ifade etmez. Sıçramalar! Sıçramalar! Sıçramalar!” (Lenin)

Kentin Bolşevik devrimcisi akıldışı eski aristokrat mahkemede yargılanır, işçilerin iddia ettikleri mülkiyet hakları ortaçağ yasalarının hükümleri ışığında kılıç ve kalkanın gölgesinde ele alınır. Bir aşamayı kat etmeye çalışan devrimci önder kendisini Ortaçağa geri sıçramış bir hükmedenin karşısında bulur ve aristokrasinin kadim hükümlerince olaylar değerlendirilir ve işçiler haklıdır, üstelik aristokrat olduğunu iddia eden tabaka sadece soysuzlar çetesidir. Bolşevik lider Ortaçağ hükümlerince çağın doğrularını savunmaktadır ve soysuzlar çetesi için denilebilecek olanı hükümdar aşikâr ettiğinde:

“Başka bir insanın evinde oturuyor, başka birinin adını taşıyorsunuz; kalkanınızın, şatolarınızın kapılarının üstünde başkasının arması var, tüm tarihiniz eski kıyafetlere bürünmüş yeni birinin hikâyesinden ibaret ve buraya gelmiş, soylu atalarınız adına benden adalet talep ediyorsunuz.”

İtirazlar yükselir ve soylu kral tahtını terk ederek tahtsız biçimde sürdürür savaşını kehanete (yahut oyundakine) uygun olarak… Tahtından ve tacından öteye sıçrar, bir kez daha… Oyunun sürmesi adına sıçrama kaçınılmazdır…

Uyku bir gün Alice’ir…

Bir düşte küçülür herkes biraz, nasıl ki düştüğünde küçülürse. Küçülmek yerden yüksekliğe dair ama düş bu ayağa kalkılmaz, daha doğrusu kalkılan ayakta yükseklik bulunmaz. Hem düşte düşmek için, yitirmek için yerden yüksekliği yere düşmüş olman gerekmez ki…

Lyncheli’nde kamera… Işıklar… Motor…

Buna ışık diyebilirsin ama görü bu saf, Lynch ışığı söndürmüş, alışkanlıkla söylenir bazı şeyler… Görüngü kendisine ait olanı yaratır, Alice kalk, çünkü eksik kırmızı…

Alice yataktan kalkar, kedisi yok, gitmiş kedisi nereye? Masada bir kutu, masanın üstünde, masa kutunun altında, üstüne bakması gerek Alice’in, üstünü Alice görür, altını Lyncheli’ndeki kameranın harici…

Alice kutuya bakar, baktığında kırmızı, içinde kırmızı, hepsi buradaymış, Alice kutuya düşer kutu Alice’i çeker, Alice kutuya düştüğü için kutudan çıkmaya çalışır, kutu Alice’i çektiği için Alice kutudan çıkamaz. Zıpladıkça küçülür, küçüldükçe zıplar…

Bir merdiven bulmalı, bir merdiven, kedim nerede, nerede kedim… Kuyruğunu yakalayamaz kedi, kuyruk yakalayamaz kedisini… Ama kedi buradadır, kedigözlerinde fener görüngüyü aydınlatır, başka bir görü, saf… Kuyruk ve kedi birbirinden vazgeçer çünkü gözlerinde fener… Alice’e 1 merdiven kedinin görüsündedir çünkü… Kedi için bir fener Alice’in görüsünde…

Lynch, elinde kamera… Stop…