Yazar: pierre riviere

Peki Manuel Artiguez neden eve döndü?

Trajik oyunun kişileri, alegorik vatana ancak böyle, cesetler olarak girebilecekleri için ölürler.

Walter Benjamin-Alman Tiyatrosunda Trajik Oyunun Kökeni

(Filmin henüz başında Manuel Artiguez, silahlarını bırakarak Fransa’ya sığınan cumhuriyetçilerin(!) arasında görülmektedir, yitirdikleri savaşı ve yurdunu geride bırakarak… Manuel Artiguez’in silahını bırakmak istemeyip geri dönmeye çalıştığını görürüz bir an, yoldaşlarınca engellenir, akıllı olması babında…)

Yitirilmiş bir savaşı sürdürmenin anlamı nedir öyleyse? Bunun şimdilik bir önemi yok, tıpkı bu savaşın neden başlamış ve neden bitmiş olduğunun da olmadığı gibi. Bizim için önemli olan Manuel Artiguez’in neden eve(!) dönmüş olduğudur!

Düşmanları onu beklemektedir; yok etmek için. Her şey hazırlanmıştır, annesi ölüm döşeğindedir; Rahipten günahları için bağışlanmayı değil, oğluna geri dönmemesi için haber vermesini istemiştir. Haberin nasıl ulaşacağının bir önemi yok, Rahip henüz Tanrısız kulların sırlarının da kutsal bir gizlilikle korunması ve yerine getirilmesi gerektiğini bilir.

Düşmanları haber uçurur Manuel Artiguez’e: annen ölüyor. Rahip haber getirir: annen zaten öldü, seni bekliyorlar!

Manuel Artiguez, geçen yirmi yılın ardından artık eski bedensel gücünü de yitirmiştir, her ne kadar hâlâ ondan mucizeler yaratabilmesi beklense de, geçen yıllarda bunu yapabilmiş olsa da, muhbirle itişip kakışırken onu yere serememiştir. Burada duralım!

Manuel Artiguez eve dönmeye karar vermişse, her şeye rağmen burada düşmanı yere serememiş olmasının bir önemi var, tıpkı başta parantez içinde kalan gibi. Madrid’de ölünmeliydi madem savaş yitirildi. Madrid dedikse bu başka bir anlamdan gelip buraya yerleşen, ölünecek yerin Madrid olup olmadığının bir anlamı yok, bir dönüşün olduğu kadar bir kalışın/bulunuşun da adıdır Madrid. Ayakta ölünmeli komüncü kadının dediği gibi infaz anında, mademki barikatlarda yahut siperlerde savaşırken ölünmedi.

Hem ne demişti Fırat bir İspanyol İşgüzârlığı için: Kurşuna dizilenlerin ölüm nedeni, resmi kayıtlara göre ” silah patlaması” olarak kaydedilir. Resmi kayıtlar için bir ölüm bu kadar basit bir sebebe indirgense de senin de dâhil olduğun ebedi hafıza bunu unutmaz. Önemsiz mi yer kaplıyorsun orada, sen kendine ait tüm yeri kaplıyorsun!

Güç yitimi, ölümün de, anı bilinmese de yaklaşmakta olduğunu göstermiyor mu? Ya ölmesi gereken yerden uzakta ölürse, olması gereken yerden uzakta olursa bu? İnsanın ölmesi gereken yer olması gereken yer de değil midir? Olması gereken annesinin yanı başı değil midir? Onu kim taşıyabilir oraya? Düşmanları bunu yerine getirebilir ancak, kendi takati buna yetmeyecek! Hem zaten düşmanlarının onu öldürmüş olması gerekmiyor muydu? Onlardan esirgediği ölümünü de geri taşıyarak dönmeliydi oraya, onlara kendi cesedini ve arzularını taşıtmak için.

Hem güçten düşmek değiştirmez mi de insanı? Arzularının şiddeti azaldıkça onları unutmaya da başlamaz mı ve değişmez mi? O zaman Manuel Artiguez midir artık o? Hâlâ Manuel Artiguez iken dönmeli ve Manuel Artiguez olarak ölmeli, son kurşununa kadar savaşmak düşüncesiyle. Kaçıncı kurşunda ölmüşsün ne önemi var!

İki Tanrısız sofunun, anne ve oğulun beyaz örtülerle örtülmüş görüntüsünü görürüz, gözleri kapalı, devinimsiz. Zafer kazanılmıştır, yan yanadır onlar ve doğduğu kasabada… Ölüm Madrid’de* bulmuştur onu.

“…Madrid’de ölmek boşuna değildi, diyorum. Yapılabileceklerin en doğrusu, en güzeli, en anlamlısıydı belki de…”**

Dünya döndüğü müddetçe, ebediyet benim değil mi?**

  • *Oya Baydar’ın, yaşamını yitiren Türkiye sosyalist hareketinin liderlerinden Yalçın Yusufoğlu anısına yazdıklarından alıntıdır. Madrid’de Ölmek fikri de oradan tezahür etmiştir. İlgili yazı için bkz. https://t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/yalcin-yusufoglu-nun-ardindan-madrid-de-olmeyi-ozledigimiz-aksam,21606
  • **Ernst Bloch-Umut İlkesi
  • Frederic Rossif’in 1963 tarihli Madrid’de Ölmek adlı, İspanya İç Savaşı’na ait belgesel filmi için bkz. https://youtu.be/s-Rb0p5v5yE
  • Bir İspanyol İşgüzârlığı için Fırat Özbey’e teşekkürler…

flânuer

flânuer mutlaka zevk alır bakınmanın kendisinden.

aksini iddia edenler hazırlar meşeleri. altuni. gelecekten sesi.

flânuer ile flanöz birlikte düşünüldüğünden yabani otlar.

yangını geldiğinde kentlerde. upuzun pirinç.

algılamamız sebeplerimizden önceyse. ceee.

Oranienburger caddesindeki sinagogun o kubbesi.

bir meleğin bakışındaki şu geçmiş.

hidrolik toplum kavramındansa.

Hausmann’a geçirdiğimiz tırnaklar kerpiç.

bir nalbantın ağır bir sofradan kalkışını. ıslıklamadan.

atların ayaklarına nal çakıp durduğudur. no kayades.” (1)

Soru şudur ki bu şiirin başlığında “gezinme şiirlerini kim yazar” der Anita Sezgener. Kuşkusuz Hemingway gezinmenin şiirini yazanlardan biriydi, flânuer… Yüzeyi boyunca kat etti yeryüzünü ve beşaret ehline dair ne varsa, biriktirdi Blochyen gündüz düşlerini. 

Kitapta geçen öykülerin Hemingway’in yaşamına tekabül eden izdüşümleri; boks eldivenleri içinde artık son dövüşüne hazırlanan, savaşta bacağından yaralanmış yatağında uzanan kesinlikle Meksikalı kumarbaz olduğu kadar ihtilâlin istibdat sayesinde devam bulan sarhoşluğunu keşfeden, bir boşalma, safaride az sonra olacakların sevincini duyarken kafasının içinde infilak eden kendi intiharı- flânuer geleceği de gezintiye çıkar geçmişi avuçlarında-,  hayatta bir şeye kin duymalı muhakkak, bağdır bu. Boşalma anında gezinmek hayatta, daimi sevincin kıpırtısı.

Öyleyse nereden başlanabilir bir flânuer’ün hayatını anlatmaya? Meksika devriminde başlamış olabilirdi, başlamadı öyleyse bir Villastas gibi ölmeli, 47 kurşun gönderecek hainleri bulmak zor. Montmarte barikatlarında kurşuna dizilirken diz çökmeyi reddeden çocuğuna sarılmış kadın da olabilir: “ Bu alçaklara ayakta ölebileceğimizi gösterelim.” İhtilâl gündüz düşüdür kuşkusuz ve ayıkken yaşanır ve direnilir. O uyuşturmayan daimi sarhoşluktur.

“23 Mayıs. Saat sabahın üçü. Barikatlara, komün daha ölmedi!”. “ Dombrowski komün savaşları sırasında barikatlar üzerinde yiğitçe çarpışırken öldü.” (2) . Polonyalıydı ve soyluydu. Pére-Lachaise mezarlığında Komüncüler Duvarı’nın önünde anılıyor şimdi ve burada.

“Yaşlı Dionysios Latium ve Etrurya kıyılarını yakıp yıktıktan, Agylla tapınağını yağmalayıp Jupiter’in sırtındaki altın mantoyu alıp yerine bir yün mantoyu bıraktıktan sonra…”(3) Buradan başlamak gayet yerinde olabilir, Tanrı üşümesin, ben ihtiyacım olan payı aldım. “Bilmeden, anlamadan inananları takdir ederim.”(4)

Odaların birinde kitaplık, birinde ürkü, birinde saklanmak, birinde düşler var. Düş kurduğum odanın penceresinden henüz bahar yapraklarını açmadan süzülebiliyorum karşı tepelere, defaten tekrarlıyorum bunu, bugün bile, aynı açıdan. Kahverengi, yeşil, gri bir süzülme bu Çilâder karşımda, oraya hiç gitmedim henüz, gözlerim her evi seçebiliyor-her evde olması gerekeni, evlerin önündeki sokakta gezinen bir yabancıy(d)ım.

Flânuer bambaşka varlıklarla da gezinir kuşkusuz, yazgıyı değiştirmek için değil orada kendi payı olanı yaşamak için.  Meksika Devriminde yenilmeli kuşkusuz, Montmarte’da kurşuna dizilmeli… Çünkü zafer kazanan ihtilâl kendi ölümünü hazırlamıştır Kronştad’da. Madrid’de hangi Paco olduğunun önemi yoktur kuşkusuz. Seni affedecek bir baban da yoktur. Hayallerinle ölürsün, üstelik kimsenin haberi de olmaz bundan ve senin de haberin olmaz onların haberlerinin olmayışından.

Bu kitaba dair hakkını verecek bir şeyler yazabilmeyi, zihnimde uçuşanları yazıya dökebilmeyi çok isterdim lâkin bir sağanağı kaydetmek epey zor ve bunu sanırım satır satır yapabilirim çoğu zaman. İyisi mi fragmanlara dökmeli bunu, belki bir gün.  Ne kısa sürdü diyorum eşsiz gezinti, ne kadar kısa ve öyle yoğun. Bir gün bunu yapacağım, derken vazgeçtim şu an, bir gün tekrar okuyacağım, başka bir gün tekrar.

Panço Villa’yı ben uydurmadım bu kez Meksikalı söyledi çünkü Villastas’dı kuşkusuz, aslında başta ben uydurmuştum ama Hemingway zaten oradan geçecekti, geçmeliydi ve geçtiğine de şaşırmadım. Kitabı okurken kukuraçayı nereden hatırlıyorum ben diye düşünürken sonradan anımsadım, Meksika devriminde Panço Villa için söylendiğini. Hasta yatağında Mr. Frazer olan Hemingway ihtilâli ve sarhoşluğu, giden Meksikalıları ve giderken götürecekleri kukuraçayı düşünürken aklında Panço Villa yok mudur? Değil mi ki o da düşleri yarım kalmış bir çocuğudur ezelden beri deveran eden Meksika devriminin?

(1) Anita Sezgener, tikkun olam-walter benjamin şiirleri, Nod Yayınları, 2017

(2) Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi, Gelişim Yayınları, 1975

(3) Antikçağ’da Korsanlık- J.-M.Sestier, Doğubatı Yayınları,2017

(4) Ernest Hemingway, 50000 Dolar, Varlık Yayınları,1977

Görsel: Gycklarnas afton (1953)-Ingmar Bergman

aralıklar üzerine bir girizgâh

“Kendimi, insan gözünün bakış açısından, mesela bu salonda bulunanların arasında göstermek için hiçbir sebebim yok. Oysa sine-gözün mekânında, kendimi yalnızca sizin yanınızda oturuyor olarak değil, dünyanın farklı noktalarında bulunuyormuşum gibi de montajlayabilirim. Sine-gözün karşısına duvarlar ya da mesafe gibi engeller dikmeye çalışmak gülünç olur. Televizyonun bir habercisi olarak montajda bu “uzaktan görme”nin mümkün olduğunu anlamak gerek. Sadece insan gözünün gördüğü şeyin doğru olduğu fikri, insanın düşüncesinin kendi doğası tarafından çürütülmüştür.”

Dziga Vertov

İki arkadaş arasında Paik’in deyimiyle “ varoluşsal-teknolojik bakış açısından, yanıt verilmesini gerektiren, aksi takdirde iletişimin kesilmek bir yana başlamasının bile mümkün olmayacağı…” bir mekânda gerçekleşen bir sohbetin konusunu; Yılmaz Atadeniz, cehenneme giden dolmuş, Piraye Uzun, seks furyasına dâhil olmayan sınırları olan vamp aktrisler, arada Catherine Deneuve, yönetmenin-yapımcının yatak odasından geçen ve yeteneğe ne olursa olsun gölge düşüren elitler-Fatma Grik istisna ve müstesna-, Keşanlı Ali Destan’ındaki güççük hamfendi oluşturmaktadır. Sohbet Büyükdere’den başlayıp Sarıyer’e kadar yürümüş oradan da vapurla Anadolu Kavağı’na ve sonrasında otobüsle Beykoz Çayırı’na yol almıştır. Arada hiçbir şey olmamış olabilir kimi anlarda çünkü varoluşsal-teknolojik bakış açısının düzleminde bu kez iletişimin sanal mekânını sekteye yahut beklemeye uğratmak daha kolay olmaktadır, iletişim ara kesintileri de mümkün kılan bir arayüz mekânda bekleyerek gerçekleşmektedir. Sanal eş mekânda aynı anda bulunma zorunluğu yok ve birbirine müdahil olma biçimi asenkron, zamansal olarak da. Ve bunca girizgâhın bir önemi yok aslında!

Nihayetinde bu iki kişiden biri pek de mevsimi sayılmayacak bir zamanda adını düşünmeden (ama türküsünü bilerek) küçük bir kavun almaktadır ve diğeri ise Keşanlı Ali’den yola çıkarak içinden şamama geçen bir şarkıya düşüncesini vermektedir. Düşüncesini iletişim ortamına taşıdığı esnada diğeri elinde kavun (şamama) taşımaktadır ve bütün bunların aslında Fatma Grik’le ilintisi de sonsuz düzlemde bir nokta kadar yer kaplar sadece.

Olay hangi mekânda gerçekleşmektedir şimdi ve kendi zamanlarında hemhâl olunan zamanı sekteye uğratan iki kişiden arta kalan hemhâllik hangi gözün mekânında aksini bulmaktadır. Kesişmenin tuhaflığına kapılmış olmasak burada asla yakından görünmeyen ve zihinsel montaja gereksinim duyan görüntüler söz konusu değil mi? Kişisel olanların yine kendi kişiselliklerinden kuvvet bularak bir kişisel olmayan kesişim kümesinde aynı anda bulunmaklığı nasıl bir tesadüfe işaret eder? Hangi eşzamanda kişisel olarak, kişiselin dışında yaratılır bu kesişme? Tuhaf sorular ve dedim ya Fatma Grik’in bununla ilgisi de yok, ruhu şad olsun Memduh Ün’ün de haberi yok… Kesişme imkânlarını açığa çıkaran teknolojik-varoluşsal düzlem ve sine-gözün mekânında gezinen kameralı adam, gördüğüne inanma yahut anlamı buraya ait olmayanı olduğu yere ikame eden kurgu-montaj teorisyeni…

Her neyse efendim konuyu fazlaca uzatmanın gereği yok ve dedim ya Fatma Grik’in de bununla ne ilgisi ne de olan bitenden haberi var; olsa da bir kavunla ilgisini düşünseniz de açıklayamazsınız öyle kolay.

Yine de nihayete doğru Vertov’la yol almakta fayda var:

Sine-göz okulu, filmin “aralıklar” üzerine, yani imajlar arasındaki hareket üzerine inşa edilmesini öngörür… Hareket sanatının malzemeleri, öğeleri asla hareketlerin kendisi değil, aralıklardır (bir hareketten ötekine geçişler). Bir müzik notası sistemini, bir ritim ve aralık analizini andıran montaj tabloları vardır.

Tüm bu olan biten bir aralıkta cereyan etmiştir ve anlam iki olayın birleşmesini sağlayan aralıktan tecelli etmiştir. İki olay kişisel düzlemlerinde neyi içerir? Nedir orada görünen? Orada görünmezle ilintisini kuran sine-göz hangi eş zamanı ve ahengi çağırır? Üstü kalsın…

“eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda
ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın…”*

Mümkün dünyaların en iyisinde “kişi ve kutsal”** gezinmektedir…

  • Attila İlhan
  • Simone Weil

saf girizgâha dair

Burada, kalemin şimdi izlerini bıraktığı yerde bir hikâye yahut hikâye diyemeyeceğimiz bir şeyin başlaması gerekiyor diye düşünerek yazıya başlamak biraz tuhaf bir hâl gibi gözükse de ilk cümlenin yahut anlatının ilk cümlesinin öncesinde bununla cebelleşmekte olduğum bilinsin istedim; bilinsin ki yazar kalemi eline almadan önce başlamamış yahut bitmemiş yazılacak olan, henüz yaklaşmakta ama gelmeyecek belki de -çekip gitmiş olması olasılığını düşünürsek-, yolu düşmeyebilir kaleme yön veren düşüncenin yahut kalemden yön bulan düşüncenin geçtiği yere yahut da yazının herhangi bir yerinde, belki sonunda belki de sonrasında karşılaşabiliriz onunla. Eğer ben rastlamış olsaydım saklamazdım bunu, en baştan anlatmaya başlardım size. Bu durumda elimizde olan “yazmaya başlamış olma”yı başlangıç sayıp sayamayacağımız gibi bir çıkmazda kalmak aptallık olur;değiliz, terk etmeli burayı bir an önce. Bir başlangıcı herhangi bir yerde bulabileceğimizi ön-varsayarak zaten yolda bulunmakta olduğumuzdan ve bu varsayımın da başlangıcın önümüzde olduğunu, ona rastlamasak bile muhakkak önümüzde olduğunu işaret etmediğini bilerek arama kaygısı olmadan devam etmeliyiz. Karşımıza çıktığında kendisiyle ilgileniriz tıpkı karşımıza çıkmadığında ve zaten karşımıza çıkmayacak olduğunda ilgilendiğimiz gibi.

konuk-sever/sevmeyen deniz

Düşündüm lâkin izaha meyleden bir nedenini bulamadım hangi sebepten ötürü Boğaz’dan Karadeniz’e gidişlerini seyrettiğimi gemilerin. Öyle memleket hasreti çekecek bir adam da sayılmam pek, sadece gemileri izlemeyi severim, iyi de izlerim hani gürültüsüz bir meyhane de bulduysam; penceresi deniz geçiren…

Alımlı bir gemiydi Lady Maria, sahil güvenliği de takmış peşine gidiyordu… Sonra aklıma geldiydi yine, dönmedi yahu dedim; kaç zaman oldu… Sonra şair ruhlu birine sorduydum yanıtı kendinden menkul soruyu (alay da etti hani, “dönmez tabii oğlum, giden dönmez ki geri” der gibisinden):

“Lady Maria’yı bekliyorum iyi mi? Döner mi sence? Peşinden gideni de çok. Mahallenin bütün afili delikanlıları takılmış peşine… Yok, dönmez bu, istese de dönemez zaten…”

Şairliğinin icabı mı kırık dökük dizeleri cümlelere sıralayıvermesi, şöyle dedi:

“Lady Maria geçiyor

Ve bir yığın leydiler

Eteklerinde köpükler

Ve uzun uzun inleyen sirenleri ile

Kaçak bir gelin gibi geçiyor önümüzden

Ama gelinliğin içindeki o, Yaşlı, yorgun bir kadın gibi…”

Arkadyalı’nın biri gitti bir zaman sonra peşi sıra (güneşi giymiş üstüne, malûm önümüz kış), belalısı olmalı bunun, belalısının belalısı Miss Simona da onun peşinden; döndüklerini görmedim… Sonuncusunun geçişindeki alım ve eda hiçbirine benzemiyordu ne yalan söyleyeyim, seyrettiğimi seyrediyordu bir kadın… Şimdi düşünüyorum da ayıkken izledim bunları hep, Ne Kandilli’de bira yudumluyordum ne de Rumeli Kavağı’nda rakı, Kireç Burnu’ndaki balıkçıyı zaten bilmiyordum daha… Ayıkken gündüz düşleri kurmuşum demek ki, ruhu şad olsun Cazibe Hanım’ın…

Helenler ‘konuk sevmeyen deniz’ (pontos aexeinos) demişler ilkin buraya, sonra sıkça gidip gelmelerden araları düzelmiş olsa gerek ‘konuksever deniz’ (pontos euxinos) demeye başlamışlar; deniz uysallaşmış mıdır üzerinde gemiler gezindikçe? Nerededirler bilmiyorum şimdi gemiler amma birinin Kaptan Ahab’ı olmayı isterdim, elbette yelkenli olacaktı gemi de… Teknoloji insana yaşanacak çok az şey bıraktı insan bedeninde ve bedeni için, vakit varken sayısız kere sevişmeli (bu aralar Heidi Klum girdi aklıma yine) ve dövüşmeli birkaç kere (çingene ve boksörse biri, uzak durmalı ondan) ve de en az bir Meksika Devrimi düşü kurmalı insan; çünkü herkes hafızası bir mermi yarasıyla örtülmüş çocuğudur yarım kalmış bir Meksika Devriminin, günün birinde toza toprağa karışmış yarım kalan işini anımsar, o her devirde Panço Villa’nın bir askeridir, huzur içinde yatsın… Çok az şey kaldı sahiden; bir düşün… Geri kalan, sev ve öldür…

Ne diyordum; gemilerden birinde olmalıydım, ben Kaptan Ahab, çoktan canı cehenneme gitti Moby Dick’in… Gemimi İngur ırmağından geçirip Svaneti dağlarından aşırdım, bir parça tuz taşımak için Dovzhenko’nun köylülerine… Kolkhis’liyim amma muhakkak bir yerde Svanlık bulaşmış olmalı soyuma…

Evet, gemileri dağlardan aşırmalıyım, Fitzcarraldo’dan epeyce ders aldım bu konuda da ve ırmak boyunca ilerlerken gemi, ormanın görünmeyenlerine müzik dinletmeli demişti Caruso’yu seven düşperest (halt etmiş düş diyen)… Operadan anlamam pek onun gibi, bana sol el için konçerto da uyar bolero da, bolero daha iyi, ormanda daha iyidir hem, değil mi ki bir kadın için en iyi ormanda dövüşülür/öldürülür/intihar edilir… Hangisi yapılır kim bilir? Yanılsamadan ibaret insan, yalan da doğru da yanılsamanın yansımasından ibaret değil mi; hakikat tekdir lâkin….Her şey Tanrı’da(n)dır…

“ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur…”*

Ama çok uzaklarda dolaşmıyor Marksist hayalet; bunu da bir düşün! Faşist rejimin kırbaç şaklamasını duydu muydu, oraya yönelir Sauron’un gözü gibi…

Ne diyordum; günlük yazmalı insan bazen… Sonra hep vazgeçtim tabii…

nihayetinde saksıya dikilmiş bir kaktüsün gidebileceği herhangi 1 yer yoktur

Bu evrende bazı şeyler vardır, bayanlar ve baylar, hepimizden daha büyük şeyler.
Ve bir kaplumbağa da onlardan biridir!
  • Sen bir hiçsin!

Hiçlik mertebesinden başlamalı işe, asla tahayyül edil(e)meyecek çünkü asla yaşanıl(a)mayacak… Bir mertebe ise öyleyse erişilecek olandır da çünkü yaşamaktayızdır, başkasını bilmedik (bilmenin hangi evresinde?) … Olmamaklığımız bir başlangıçtır ve bu hep olduktan sonradır, henüz “var-olduğumuz” düzlemde, “varolduğumuz” düzleme geçtiğimizde olmamaklık başlangıçtan önceye öncelenir de ve burada hiçlik de bir mertebe değildir artık, değildir erişilecek olan, içinden gelinendir artık ve bir içte taşımak düşü-belki…

 Bu mertebeden asla başlayamayız; çünkü düşünmeden de vardım, çünkü ”küçüktüm, ufacıktım, top oynarken acıktım” , oynadım o hâlde vardım, acıktım o hâlde vardım; “aklım ermedi ellere uçtum”… Bir gün, günlerin 1inde sapanımla oynadım, bu-gün 1 gün olarak herhangi bir olmadı, kuş havalandı fırlattığım taşa çarptı, ben olsam vuramazdım biliyorum, ama ben vardım, kuş vurmak için yapılan bir sapanın kuş vurabileceği düşüncesi geçmişti aklımdan, kuşu vurabileceği değil… Virtüel ve aktüel arasında geçitler kapalı mıydı bilmiyorum, geçitlerden geçmek işime de gelmezdi, çünkü çocuk bu “omzunda otuz kuşla oturan bir yazı” ; bilirdim: nerede saklanır flânuer?

Hiçlik mertebesinden başlayamayız işe, orada olunamaz-bu gerçektir de; o bir addır yerli yersiz lâkin vardır yerli yerince… Ne? Hiç…

  • Kaplumbağanın kaçtığı

Başlangıçta da kaçmıştı, sonda da kaçmıştı; başlangıçta da aynı yerdeydi, sonda da aynı yerde… İşbu sebepten kaplumbağanın ( öyle sıradan bir kaplumbağa değil ki Başkan Roosevelt) hikâyesi hiçin hikâyesi gibidir, başlangıçta da vardır sonda da, o bir addır sadece ve henüz…

Kaplumbağanın başladığı yerde henüz hikâyemiz başlamamıştır, kaplumbağanın devam ettiği yerde ise hikâyemiz bitmiştir; öyleyse başlayan ve devam eden bizim dışımızdadır, hiçin bizim dışımızda oluşu gibi fakat bir içte taşımak düşüdür hikâyenin asıl anlamı; öyleyse düşe düşülmeli, düşünülmeli… Çünkü kaplumbağa kendisini içinde taşır, ama biz dışımızda “var” oluruz, ol sebepten düşünmeli…

Kesin olan bir şey varsa dedim (1 Descartesçi) kaplumbağa eve dönüyor son(un)da çünkü Descartesçi kendine dönüyordu artık ve kendisine dönüşü bir problemin çözümüyle ilintilidir ve bir problemin çözümünde ihmal edilebilir bir büyüklüktür kaplumbağanın aslında ne yaptığı, çözümü kolaylaştırmak adına baştan ihmal edilmiştir (çünkü dikkatli gözler dışında başlangıçta kaçırılır ve kaçırılmadığında dahi anlamı ifşa edilmemiş ve başlangıç anlamı yüklenilmemiş varlıklardan oluşu onu herhangi bir görsel öğeden fazlasına taşımaz, film boyunca kaplumbağanın ne yapacağını merak edenler: siz çok yaşayın emi!) ve problemin çözümü de insan-merkezlidir, dahası ben-merkezlidir. Vektörel olan asla ihmal edilmemelidir oysa… Burada aynı sonucu verecek olanın kısaltımı, başımıza çok işler açabilir başka bir yerde… Kaplumbağanın ne yaptığı bizim minör anlatımıza gizlenmiş meta anlatıdır, başlangıç ve nihayet ona aittir lâkin; başlangıç ve nihayet bize daimilik ona aittir: “Daimilik kelimesini de severdim.”

Hiçbir şeyin değişmez göründüğü aralıkta bir şeyler değişir ve yaşanır, o hâlde hiç, 1 şeydir, hiç addettiğimiz… Değil mi ki başlangıçta bir anlama haiz olmayan kaplumbağanın varlığı sonuçta bize bir dönüşü işaret etti, tenzih ettiklerimiz yine çok yaşasın… Ve yine de bu aralık kapanır, bu aralıkta şanslıyızdır, Lucky; yaktığımız sigara gençliğimizin önünde ve hâlâ orada yaşamaktayız yumruklarımız sıkılı, “…avukatın canı cehenneme!” ve umuma uyum sağlamayı gerektiren kuralların da, yoldan sapmalı, ilk sapakta, sapağı yaratmalı, kaçış kaçış kaçış… Varlık alanlarına, varlıktaki alanlara… Bir sigara yakmalı! Çünkü ciğerlerimiz temiz, çünkü ciğerlerimiz fiziksel büyüklük değil aşınan…

Kaplumbağanın kaçtığı küçük anlamlar dünyasıdır, kendine ait olana kaçar, kendi evini sırtında taşıyan nasıl olur da kendine ait yeri arar?

Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
ruhum sahte
evi Nepal’de kalmış
Slovakyalı salyangozdur ruhum
sınıfları doğrudan geçip
gerçekleri gören gençlerin gözünde.
Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
sanki ne anlıyorum?

Bilmiyorum sorunun cevabını ben de, içinde bilmenin gizlendiği, sadece soruyu sordum, problemi en doğru biçimde serimlemeli ki yanıtın inşası mümkün kılınsın, ötesi benim işim değil… Çünkü kaplumbağa çok düşünmüştü… “Siz gülün bakalım, ama O beni etkilemişti. Ne dediğimin farkında mısınız? O beni etkilemişti. Bu evrende bazı şeyler vardır, bayanlar ve baylar, hepimizden daha büyük şeyler. Ve bir tosbağa da onlardan biridir! “

Kaplumbağa: içinde bilmenin taşındığı ve bilmemenin, içinde yaşamın taşındığı ve ölümün, içinde evin taşındığı ve tabutun, içinde varlığın taşındığı ve hiçliğin…

Ben hep geminin içindeydim, şanslıymışım, gemi kabuğummuş… Çünkü kabuklar… Çünkü Kabuklar…

  • Çünkü evrenin gerçeği hâlâ bekliyor…

Sona anlam atfediş geçici bir çözümdür çünkü evrenin gerçeği hâlâ bekliyor. Başlangıçta ve bitişte aynı öğe anlam-sız ve anlamlı olarak yer alabildiyse şayet bu tekil gerçekliğe ait oluşuyla ilintilidir ve tekil çözümlerde, bir(1) ampirist,  çözümler üretir ve üretmelidir de, hayatı idame ettirmeli, tekil hayatı…

Başlangıçta ve sonda beliriş, bu bekleyişe ve bekleyişin kadim anlamına işaret iken aynı zamanda (değil Bergsoncu sürede) geçici bir dönüş anlamının işaretidir de, çünkü bizi mutlu kılar, başka geçici anlamlar da mutlu kılar bizi ya, sadece onlardan biridir, beni kılan bu zamanda… “Yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki” evet lâkin kollarında olmak dokunaklı bir şarkı ve dokunmaktayım, sana bir sır vereyim: korkuyorum! Yaşamın tadını çıkarabilirim, orada, korkusuzca ve kaygısız…

Lâkin evren kendi kadim gerçekliğinde devam eder; kargaların ve kaplumbağaların payları daha fazla olabilir evet, onlar Stoacılar daha…

  • Tek başınalık ve yalnızlık üzerine

Yalnızlık yoksunlukla belirir; baştan olumsuzlama…

Edilgin bir eksiltili oluş biçiminin varlık düzlemine yansıması olarak yalnızlık ki gerçi edilgin olan zaten eksiltilidir de ondan alınmış bir şey yoktur daha fakat o yoksundur, bir tamamlanmayış yahut tamamlanmamış olma eksikliğini taşımaya mahkûm… Bu yüzden bir alaycı kuş… Bu yüzden bir cırcır böceği…

Cırcır böceklerinin sıcaklık nispetinde ses frekanslarının değiştiğini bilmezdim, bir duvar yazısında okudum altına dikilip, yakıcı bir sıcaklıkta buğday tarlasında ne çok cırcır böceği var demiştim, sıcaklığı ihmâl etmiştim, hâlâ da ihmâl ediyorum, bir gün yazının altına dikilip tekrar öğrenebilirim…

Tek başınalık kendi üzerine kuruludur, tek başınalık her seferinde yeniden kurulur, tek başınalık asla renksiz ve rutin bir süreğenlik değildir, yaratımın yineleyen doğasıdır, fark ve tekrarla.

-Neye bakıyorsun?
-Hiç…

Orada tekrar ediyordum evet, sonradan ve sonsuz yineleme gibi….

Alıntılar ve Atıflar: Yaşar Miraç, Anita Sezgener, İsmet Özel, Georges Didi-Huberman, Maurice Blanchot, Rafael Bernal, Gilles Deleuze