Yazar: pierre riviere

saf girizgâha dair

Burada, kalemin şimdi izlerini bıraktığı yerde bir hikâye yahut hikâye diyemeyeceğimiz bir şeyin başlaması gerekiyor diye düşünerek yazıya başlamak biraz tuhaf bir hâl gibi gözükse de ilk cümlenin yahut anlatının ilk cümlesinin öncesinde bununla cebelleşmekte olduğum bilinsin istedim; bilinsin ki yazar kalemi eline almadan önce başlamamış yahut bitmemiş yazılacak olan, henüz yaklaşmakta ama gelmeyecek belki de -çekip gitmiş olması olasılığını düşünürsek-, yolu düşmeyebilir kaleme yön veren düşüncenin yahut kalemden yön bulan düşüncenin geçtiği yere yahut da yazının herhangi bir yerinde, belki sonunda belki de sonrasında karşılaşabiliriz onunla. Eğer ben rastlamış olsaydım saklamazdım bunu, en baştan anlatmaya başlardım size. Bu durumda elimizde olan “yazmaya başlamış olma”yı başlangıç sayıp sayamayacağımız gibi bir çıkmazda kalmak aptallık olur;değiliz, terk etmeli burayı bir an önce. Bir başlangıcı herhangi bir yerde bulabileceğimizi ön-varsayarak zaten yolda bulunmakta olduğumuzdan ve bu varsayımın da başlangıcın önümüzde olduğunu, ona rastlamasak bile muhakkak önümüzde olduğunu işaret etmediğini bilerek arama kaygısı olmadan devam etmeliyiz. Karşımıza çıktığında kendisiyle ilgileniriz tıpkı karşımıza çıkmadığında ve zaten karşımıza çıkmayacak olduğunda ilgilendiğimiz gibi.

konuk-sever/sevmeyen deniz

Düşündüm lâkin izaha meyleden bir nedenini bulamadım hangi sebepten ötürü Boğaz’dan Karadeniz’e gidişlerini seyrettiğimi gemilerin. Öyle memleket hasreti çekecek bir adam da sayılmam pek, sadece gemileri izlemeyi severim, iyi de izlerim hani gürültüsüz bir meyhane de bulduysam; penceresi deniz geçiren…

Alımlı bir gemiydi Lady Maria, sahil güvenliği de takmış peşine gidiyordu… Sonra aklıma geldiydi yine, dönmedi yahu dedim; kaç zaman oldu… Sonra şair ruhlu birine sorduydum yanıtı kendinden menkul soruyu (alay da etti hani, “dönmez tabii oğlum, giden dönmez ki geri” der gibisinden):

“Lady Maria’yı bekliyorum iyi mi? Döner mi sence? Peşinden gideni de çok. Mahallenin bütün afili delikanlıları takılmış peşine… Yok, dönmez bu, istese de dönemez zaten…”

Şairliğinin icabı mı kırık dökük dizeleri cümlelere sıralayıvermesi, şöyle dedi:

“Lady Maria geçiyor

Ve bir yığın leydiler

Eteklerinde köpükler

Ve uzun uzun inleyen sirenleri ile

Kaçak bir gelin gibi geçiyor önümüzden

Ama gelinliğin içindeki o, Yaşlı, yorgun bir kadın gibi…”

Arkadyalı’nın biri gitti bir zaman sonra peşi sıra (güneşi giymiş üstüne, malûm önümüz kış), belalısı olmalı bunun, belalısının belalısı Miss Simona da onun peşinden; döndüklerini görmedim… Sonuncusunun geçişindeki alım ve eda hiçbirine benzemiyordu ne yalan söyleyeyim, seyrettiğimi seyrediyordu bir kadın… Şimdi düşünüyorum da ayıkken izledim bunları hep, Ne Kandilli’de bira yudumluyordum ne de Rumeli Kavağı’nda rakı, Kireç Burnu’ndaki balıkçıyı zaten bilmiyordum daha… Ayıkken gündüz düşleri kurmuşum demek ki, ruhu şad olsun Cazibe Hanım’ın…

Helenler ‘konuk sevmeyen deniz’ (pontos aexeinos) demişler ilkin buraya, sonra sıkça gidip gelmelerden araları düzelmiş olsa gerek ‘konuksever deniz’ (pontos euxinos) demeye başlamışlar; deniz uysallaşmış mıdır üzerinde gemiler gezindikçe? Nerededirler bilmiyorum şimdi gemiler amma birinin Kaptan Ahab’ı olmayı isterdim, elbette yelkenli olacaktı gemi de… Teknoloji insana yaşanacak çok az şey bıraktı insan bedeninde ve bedeni için, vakit varken sayısız kere sevişmeli (bu aralar Heidi Klum girdi aklıma yine) ve dövüşmeli birkaç kere (çingene ve boksörse biri, uzak durmalı ondan) ve de en az bir Meksika Devrimi düşü kurmalı insan; çünkü herkes hafızası bir mermi yarasıyla örtülmüş çocuğudur yarım kalmış bir Meksika Devriminin, günün birinde toza toprağa karışmış yarım kalan işini anımsar, o her devirde Panço Villa’nın bir askeridir, huzur içinde yatsın… Çok az şey kaldı sahiden; bir düşün… Geri kalan, sev ve öldür…

Ne diyordum; gemilerden birinde olmalıydım, ben Kaptan Ahab, çoktan canı cehenneme gitti Moby Dick’in… Gemimi İngur ırmağından geçirip Svaneti dağlarından aşırdım, bir parça tuz taşımak için Dovzhenko’nun köylülerine… Kolkhis’liyim amma muhakkak bir yerde Svanlık bulaşmış olmalı soyuma…

Evet, gemileri dağlardan aşırmalıyım, Fitzcarraldo’dan epeyce ders aldım bu konuda da ve ırmak boyunca ilerlerken gemi, ormanın görünmeyenlerine müzik dinletmeli demişti Caruso’yu seven düşperest (halt etmiş düş diyen)… Operadan anlamam pek onun gibi, bana sol el için konçerto da uyar bolero da, bolero daha iyi, ormanda daha iyidir hem, değil mi ki bir kadın için en iyi ormanda dövüşülür/öldürülür/intihar edilir… Hangisi yapılır kim bilir? Yanılsamadan ibaret insan, yalan da doğru da yanılsamanın yansımasından ibaret değil mi; hakikat tekdir lâkin….Her şey Tanrı’da(n)dır…

“ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur…”*

Ama çok uzaklarda dolaşmıyor Marksist hayalet; bunu da bir düşün! Faşist rejimin kırbaç şaklamasını duydu muydu, oraya yönelir Sauron’un gözü gibi…

Ne diyordum; günlük yazmalı insan bazen… Sonra hep vazgeçtim tabii…

nihayetinde saksıya dikilmiş bir kaktüsün gidebileceği herhangi 1 yer yoktur

Bu evrende bazı şeyler vardır, bayanlar ve baylar, hepimizden daha büyük şeyler.
Ve bir kaplumbağa da onlardan biridir!
  • Sen bir hiçsin!

Hiçlik mertebesinden başlamalı işe, asla tahayyül edil(e)meyecek çünkü asla yaşanıl(a)mayacak… Bir mertebe ise öyleyse erişilecek olandır da çünkü yaşamaktayızdır, başkasını bilmedik (bilmenin hangi evresinde?) … Olmamaklığımız bir başlangıçtır ve bu hep olduktan sonradır, henüz “var-olduğumuz” düzlemde, “varolduğumuz” düzleme geçtiğimizde olmamaklık başlangıçtan önceye öncelenir de ve burada hiçlik de bir mertebe değildir artık, değildir erişilecek olan, içinden gelinendir artık ve bir içte taşımak düşü-belki…

 Bu mertebeden asla başlayamayız; çünkü düşünmeden de vardım, çünkü ”küçüktüm, ufacıktım, top oynarken acıktım” , oynadım o hâlde vardım, acıktım o hâlde vardım; “aklım ermedi ellere uçtum”… Bir gün, günlerin 1inde sapanımla oynadım, bu-gün 1 gün olarak herhangi bir olmadı, kuş havalandı fırlattığım taşa çarptı, ben olsam vuramazdım biliyorum, ama ben vardım, kuş vurmak için yapılan bir sapanın kuş vurabileceği düşüncesi geçmişti aklımdan, kuşu vurabileceği değil… Virtüel ve aktüel arasında geçitler kapalı mıydı bilmiyorum, geçitlerden geçmek işime de gelmezdi, çünkü çocuk bu “omzunda otuz kuşla oturan bir yazı” ; bilirdim: nerede saklanır flânuer?

Hiçlik mertebesinden başlayamayız işe, orada olunamaz-bu gerçektir de; o bir addır yerli yersiz lâkin vardır yerli yerince… Ne? Hiç…

  • Kaplumbağanın kaçtığı

Başlangıçta da kaçmıştı, sonda da kaçmıştı; başlangıçta da aynı yerdeydi, sonda da aynı yerde… İşbu sebepten kaplumbağanın ( öyle sıradan bir kaplumbağa değil ki Başkan Roosevelt) hikâyesi hiçin hikâyesi gibidir, başlangıçta da vardır sonda da, o bir addır sadece ve henüz…

Kaplumbağanın başladığı yerde henüz hikâyemiz başlamamıştır, kaplumbağanın devam ettiği yerde ise hikâyemiz bitmiştir; öyleyse başlayan ve devam eden bizim dışımızdadır, hiçin bizim dışımızda oluşu gibi fakat bir içte taşımak düşüdür hikâyenin asıl anlamı; öyleyse düşe düşülmeli, düşünülmeli… Çünkü kaplumbağa kendisini içinde taşır, ama biz dışımızda “var” oluruz, ol sebepten düşünmeli…

Kesin olan bir şey varsa dedim (1 Descartesçi) kaplumbağa eve dönüyor son(un)da çünkü Descartesçi kendine dönüyordu artık ve kendisine dönüşü bir problemin çözümüyle ilintilidir ve bir problemin çözümünde ihmal edilebilir bir büyüklüktür kaplumbağanın aslında ne yaptığı, çözümü kolaylaştırmak adına baştan ihmal edilmiştir (çünkü dikkatli gözler dışında başlangıçta kaçırılır ve kaçırılmadığında dahi anlamı ifşa edilmemiş ve başlangıç anlamı yüklenilmemiş varlıklardan oluşu onu herhangi bir görsel öğeden fazlasına taşımaz, film boyunca kaplumbağanın ne yapacağını merak edenler: siz çok yaşayın emi!) ve problemin çözümü de insan-merkezlidir, dahası ben-merkezlidir. Vektörel olan asla ihmal edilmemelidir oysa… Burada aynı sonucu verecek olanın kısaltımı, başımıza çok işler açabilir başka bir yerde… Kaplumbağanın ne yaptığı bizim minör anlatımıza gizlenmiş meta anlatıdır, başlangıç ve nihayet ona aittir lâkin; başlangıç ve nihayet bize daimilik ona aittir: “Daimilik kelimesini de severdim.”

Hiçbir şeyin değişmez göründüğü aralıkta bir şeyler değişir ve yaşanır, o hâlde hiç, 1 şeydir, hiç addettiğimiz… Değil mi ki başlangıçta bir anlama haiz olmayan kaplumbağanın varlığı sonuçta bize bir dönüşü işaret etti, tenzih ettiklerimiz yine çok yaşasın… Ve yine de bu aralık kapanır, bu aralıkta şanslıyızdır, Lucky; yaktığımız sigara gençliğimizin önünde ve hâlâ orada yaşamaktayız yumruklarımız sıkılı, “…avukatın canı cehenneme!” ve umuma uyum sağlamayı gerektiren kuralların da, yoldan sapmalı, ilk sapakta, sapağı yaratmalı, kaçış kaçış kaçış… Varlık alanlarına, varlıktaki alanlara… Bir sigara yakmalı! Çünkü ciğerlerimiz temiz, çünkü ciğerlerimiz fiziksel büyüklük değil aşınan…

Kaplumbağanın kaçtığı küçük anlamlar dünyasıdır, kendine ait olana kaçar, kendi evini sırtında taşıyan nasıl olur da kendine ait yeri arar?

Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
ruhum sahte
evi Nepal’de kalmış
Slovakyalı salyangozdur ruhum
sınıfları doğrudan geçip
gerçekleri gören gençlerin gözünde.
Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
sanki ne anlıyorum?

Bilmiyorum sorunun cevabını ben de, içinde bilmenin gizlendiği, sadece soruyu sordum, problemi en doğru biçimde serimlemeli ki yanıtın inşası mümkün kılınsın, ötesi benim işim değil… Çünkü kaplumbağa çok düşünmüştü… “Siz gülün bakalım, ama O beni etkilemişti. Ne dediğimin farkında mısınız? O beni etkilemişti. Bu evrende bazı şeyler vardır, bayanlar ve baylar, hepimizden daha büyük şeyler. Ve bir tosbağa da onlardan biridir! “

Kaplumbağa: içinde bilmenin taşındığı ve bilmemenin, içinde yaşamın taşındığı ve ölümün, içinde evin taşındığı ve tabutun, içinde varlığın taşındığı ve hiçliğin…

Ben hep geminin içindeydim, şanslıymışım, gemi kabuğummuş… Çünkü kabuklar… Çünkü Kabuklar…

  • Çünkü evrenin gerçeği hâlâ bekliyor…

Sona anlam atfediş geçici bir çözümdür çünkü evrenin gerçeği hâlâ bekliyor. Başlangıçta ve bitişte aynı öğe anlam-sız ve anlamlı olarak yer alabildiyse şayet bu tekil gerçekliğe ait oluşuyla ilintilidir ve tekil çözümlerde, bir(1) ampirist,  çözümler üretir ve üretmelidir de, hayatı idame ettirmeli, tekil hayatı…

Başlangıçta ve sonda beliriş, bu bekleyişe ve bekleyişin kadim anlamına işaret iken aynı zamanda (değil Bergsoncu sürede) geçici bir dönüş anlamının işaretidir de, çünkü bizi mutlu kılar, başka geçici anlamlar da mutlu kılar bizi ya, sadece onlardan biridir, beni kılan bu zamanda… “Yaşamak bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki” evet lâkin kollarında olmak dokunaklı bir şarkı ve dokunmaktayım, sana bir sır vereyim: korkuyorum! Yaşamın tadını çıkarabilirim, orada, korkusuzca ve kaygısız…

Lâkin evren kendi kadim gerçekliğinde devam eder; kargaların ve kaplumbağaların payları daha fazla olabilir evet, onlar Stoacılar daha…

  • Tek başınalık ve yalnızlık üzerine

Yalnızlık yoksunlukla belirir; baştan olumsuzlama…

Edilgin bir eksiltili oluş biçiminin varlık düzlemine yansıması olarak yalnızlık ki gerçi edilgin olan zaten eksiltilidir de ondan alınmış bir şey yoktur daha fakat o yoksundur, bir tamamlanmayış yahut tamamlanmamış olma eksikliğini taşımaya mahkûm… Bu yüzden bir alaycı kuş… Bu yüzden bir cırcır böceği…

Cırcır böceklerinin sıcaklık nispetinde ses frekanslarının değiştiğini bilmezdim, bir duvar yazısında okudum altına dikilip, yakıcı bir sıcaklıkta buğday tarlasında ne çok cırcır böceği var demiştim, sıcaklığı ihmâl etmiştim, hâlâ da ihmâl ediyorum, bir gün yazının altına dikilip tekrar öğrenebilirim…

Tek başınalık kendi üzerine kuruludur, tek başınalık her seferinde yeniden kurulur, tek başınalık asla renksiz ve rutin bir süreğenlik değildir, yaratımın yineleyen doğasıdır, fark ve tekrarla.

-Neye bakıyorsun?
-Hiç…

Orada tekrar ediyordum evet, sonradan ve sonsuz yineleme gibi….

Alıntılar ve Atıflar: Yaşar Miraç, Anita Sezgener, İsmet Özel, Georges Didi-Huberman, Maurice Blanchot, Rafael Bernal, Gilles Deleuze

sert bir kuzey rüzgârı kayığı alabora etti…

Büyük Diktatör filminin ilk sahnelerinden birinde takım arkadaşlarıyla birlikte hücuma kalkan Charles Chaplin’i görürüz, yürürler ve yürürler, sonrasında sis gelir, sis aralandığında arkadaşlarını aramakta olan Chaplin önünde yürüyenleri gördüğünde onları bulduğunu düşünür ancak bir tuhaflık vardır, birbirlerini süzdüklerinde karşı tarafın askerleri olduklarını anlarlar ve Chaplin kaçar…

Burada daha sonra sıçrama diye bahsedeceğimiz ani değişim/dönüşüm bir doğal çevrede cereyan etmektedir. Chaplin yürümekte olanların yanından yine yürümekte olanların yanına geçtiğinde bulunuşunun taşıdığı anlam ilkinden tümüyle koparak bambaşka bir yere sıçramıştır. Sıçramayı mümkün kılan öğeler olmak zorundadır, sis bir kopuşu gerçekleştirir ve insani yanılma payı da olayı komedi öğesine dönüştürür, mekân bir an bulanıklaşmıştır ve mekân durulduğunda bulunuşun anlamı farklılaşmıştır ve artık kaçmak gerekmektedir. Bir bakıma burada sıçrama söz konusu bile değil, kopma yine sisin bir süreliğine mekânı sekteye uğratmasından dolayı mümkün ve daha ziyade bir yer değiştirme, sis farkında olmayışı sürüklüyor buraya.

Burada aynı anda hem sıçramadan hem de sıçrama yokluğundan söz edebiliyoruz. Sıçrama yokluğu kaçışın kapısını aralamakta, doğa olayı nasıl ki sıçramayı mümkün kılıyorsa yine aklın doğasındaki yanılsamanın farkına varış da oradan kaçışla sıçramanın mümkün olmadığını, dost askerlerin mekânın başka yerinde olduğunu işaret ediyor bize.

Burada sıçrama ile Chaplin arasındaki ilişkiselliği irdeleyecek olursak, Chaplin ne sıçramayı dileyendir ne de eylemiyle o yöne ilerlemek isteyendir bu açıdan sıçrama onun dışındadır ama sıçrama onunla birlikte, yanılmayı da mümkün kılan bir doğal kesinti aracılığıyla gerçekleşir, Chaplin en olmadık yere, kendi ayaklarıyla kendi istediği biçimde yol alırken kendi istemediği konuma yerleşmiştir. Kaçtık…

Bilindik bir hikâyenin erkek kahramanını, genç ve güzel bir kız olarak ele geçiren Manara, sıçramayı baştan mı yapmıştır? Sıçramakta olanın ani değişimi, en baştan, çizgilerin sonsuz sıçrama yaratma ve dönüştürme kabiliyeti, aniden ve erkek olan Gulliver belki hiç olmadan, ama yok sayamayız onu, hepimiz bir şekilde Gulliver ile tanışmışızdır, hikâyeyi zaten biliyorsak çizgiler neyi yaratır? Kuşkusuz muazzam bir çığır açabilir ama Gulliver paradoksunu kendinde yineleyerek onu yok eden bir başlangıçla aynı hikâyeyi kurmak basitçe görünen bir ters çevirmeden fazlasıdır, Gulliver olduğu için fazlasıdır, sıçrama mümkün olan en uzağa gerçekleşmiştir.

Gulliveriana deniz kenarında uzanmış bir yelkenliyi izlemektedir, içinde olmak ve onu kullanmak isteğiyle, arzulayan ve arzusu hâlâ nefes alan… Gemi onu beklemektedir… Deniz yatağından çıplak olarak düştüğünde oraya yönelir… Çıplak; şapka, kılıç,  bayrak ve kitap (Gulliver)… Arzu, düşme, çıplak kalma, yönelme ve nesneler ve sonrasında fırtınada kalanın sürüklenişi, kıyıya vurma (hangi?) ve uyanmalı şimdi… Uyumak neyi değiştirir, çizgilerle irrasyonel olana yolculuk mümkün dahası irrasyoneli rasyonelden ayırmamıza ve koparmamıza da gerek yok, kendi hikâyesiyle birlikte yer alabilir. İrrasyonel sürükleme aracı olan gemi tüm normalliği/gerçekliği ile orada durmuyor mu?

Cüceler, devler, konuşan atlar ve neşeli Bacchante’lar macera… Diyarları terk edişi, normale varma arzusuyla yol almayı mümkün kılan her seferinde anormali mümkün kılan gemi ve dönüşü de… Anormal olan normal olanın parçası ve anormal de normal içinde yer almakta…

Chaplin’in filminde sıçrama esnasını görme şansımız yoktur, sis uzun süre kalsa dahi mekânı görünmez kıldığından zamanı da anlamsız kılar ve ne olursa olsun bir andan ibarettir. Anormal bir bulunuş -ki aslında çok da anormal değildir, yanılma onu anormal yapar- anına birden sıçrarız, arada geçen, geçişe sebep olanın bir öyküsü yoktur. Sisin nasıl bir öyküsü olabilirdi gerçi bilmiyorum, ancak doğadaki başka ani değişim anlarında da sıçramanın bir öyküsü yoktur, ansızın gerçekleşir, tıpkı Manara’nın kahramanında en baştan yarattığı değişim gibi. Burada ise sıçrama farklı bir biçimde gözden yiter, tam da göz önünde olarak gözden yiter… Sıçramanın öyküsü anlatılır ki başta en uç biçimde sıçrama gerçekleştirilir ve sonra sıçrama anlarına daha derinlikle inmemize rağmen onu gözden yitiririz ki yoktur da zaten, sıçrama normal yol alışla seyir hâlindedir, belirgin bir farkı mümkün kılan hiçbir şey yoktur, diyarlardan geçişte geçişler arasında bir boşluk yoktur, aynı uzamda seyrediyoruz. Biz hep aynı uzamda seyretmiyor muyuz? Sıçramayı belirgin kılan şey farktır, fark olmasına rağmen neden sıçrama yoktur sıçramanın öyküsünde, sırf sıçrama kendi içerisinde yok diye mi? Yanılsamaya da vurgu yapılır, yanılsamanın nesnesi olabilecek olana ama sıçrama kendi içerisinde yoktur, durup düşünürüz bir köpek eşlik ediyor bize (1 + düşüncelerimle biz ediyoruz, üstelik kafam her türlü çokluğu yaratacak denli iyi), park bekçisi uyarıyor, şişeyi görünmez biçimde tutun efendim, ahlâk bekçisi Aldo, yok adam iyi niyetli, gerçi olmasa ne yazar, düşündüğüm bu sanki…

 Çizgilerle sıçrıyordum ben, Bay Öfkeli için bir kalem ve bir silgi, harf muğlaklıklarında değil, iki boyutlu- üç boyut düşünce yoksunlarının işi- , çizgi her şeyi yaratır, kalem her yere götürebilir, yine harflerle değil, harfler düşünme kapısı açar, sıkıca kapatmalı, çizgiler boyun eğdiğinde bitik işin, hem çizgi romanda harflerle düşüp kalkan kalkmasın düştüğü yerden, her şey benim içimde…

Sert kuzey fırtınası sayfada kopar önce, sonra benim için de, sonra benim içimde…

dost bir kertenkelenin kendi kuyruğu ile karşılaşmasıdır…

“ Bilmece şudur: Vücudum hem görendir, hem de görünürdür. O ki her şeye bakmaktadır, kendine de bakabilir ve o zaman, gördüğünde kendi görme gücünün ‘öbür yanını’ tanıyabilir…” (1)

Manet’in teknesine (Teknede) oturduğum vakit orada öylece kalakaldım uzun zaman. Aslında hemen oturmadım oraya bir tuhaflık vardı orada ve ben resimlerden pek anlayan bir adam değilim. Bir tuhaflık vardı iyice baktım, teknenin kenarında oturan bendim. Nasıl gelmiştim oraya ve ne arıyordum, üstelik yabancıların arasında. Tanımadığım bana bakıyordu ve ben ona bakıyordum, bütün gördüğüm bundan ibaretti. Gözümün içine yerleşmişti şimdi resim. Daha doğrusu gözümden yansıyandı şimdi. Ressamın baktığını yansıtmak ilk kimin aklına geldi bilmiyorum fakat kendi baktığında, kendi öznellik alanında öznesini bu kadar hariçte bırakıp da yerini bana terk eden ressamı görmenin ve ressamın olduğu yerde kendimi görmekten mutluluk duydum. Ressam bakış açısını terk edip gitmişti ve en dostça yaklaşımıyla buyur etmişti beni kendisinin aradan çekildiği yere.

Ponty aklıma gelmeyecekti ve bu altını çizmiş olduğum cümlelerin de hiçbir anlamı olmayacaktı dost bir kertenkeleye kendi kuyruğunu götürmeye karar vermeseydim eğer. Ancak şimdi o kadar emin değilim kime ait götürdüğüm kuyruk. Niyetim onu kendi haricindeki parçasıyla karşılaştırmaktı lâkin bu parçaya ikimiz de belki eşit değil ama bir mesafede konumlanmaktayız, hangimiz yakın kim bilir?

Şüpheye düştüysem şayet bu ilk şüphede kendimden düştüğüm, ikinci şüphede ressamın da düştüğünü gördüğüm için. Ressam bakmaktaydı ve aynı zamanda tuvali aracılığıyla kendine bakmaktaydı ve oradan baktığında görme gücünün öbür yanında ne vardı? İşte en yabancı olduğum da buydu, orada ben vardım! Bu en tanımadığım şey, bir yabancının karşısında üstelik, kim bu? Yazıya başlamadan önce bambaşka şeyler yazmaktı, belki bir şiir yazacaktım hepinizi kandıracaktım kim bilir ama dedim ya dost bir kertenkele aynı zamanda Ponty diye fısıldadı ve ressamla birlikte aynı tuvalin karşında öylece bakakalmama neden oldu eskiden duymuş olduğum cümleler. Devamla şöyle diyordu efendim:

“ Kendini, gören olarak görmektedir; kendine, dokunan olarak dokunmaktadır; kendisi için görünür ve hissedilirdir. Bir kendidir, herhangi bir şeyi ancak özümleyerek, kurarak düşünceye dönüştürerek düşünen düşünce gibi saydamlıkla değil –ama karıştırmayla, narsisizmle, görenin gördüğüne, dokunanın dokunduğuna, hissedenin hissettiğine dâhil olmasıyla bir kendidir- öyleyse şeylerin arasında tutulmuş bir kendi, bir yüzü ve bir sırtı olan bir geçmişi ve bir geleceği olan bir kendi…

Bu ilk paradoks, daha başkalarını üretmeyi sürdürecektir.” (2)

Bu arada bu yazının konusu Mallarmé idi. Onunla ilgili çıkmıştı bu konu esasında ve ben kertenkeleye rastlayana kadar Mallarme ile Manet’in dostluğundan ötürü onun şiirlerini okumakta olduğumu unutmuştum. Tuhaf bir biçimde de üstelik O resim/ler(e) bakarken tahayyülümde canlanan ne varsa kelimelerle gezinmekteydi. Neden Mallarmé yakınlık duymuştu sorusunu sorduğumda zincirinden boşaldı düşüncelerim? Resimde gördüklerimi ve şiirde okuduklarımı aynı anlama çabasında bir araya getirdiğimde bu kez daha iyi anlayabildim. Mallarmé’ın kalemle yaptığını Manet fırçayla yapmaktaydı, üstelik okumak ya da bakmak için geldiğinde biri, ikisi de dostane biçimde çekilmekteydi aradan ve ikisi de belki pek az kişinin yaptığı kadar bir insanı yerleştirmişti oraya ve bu yerleşme de kendiliklerinden hariçte duran bir kendi içinlikleri vardı. Kendilerinin olduğu bir, kendini değil gördüklerini ve gören kendi konumlanışlarını anlatış. Sana bulaşmayan ve sen geldiğinde aradan çekilen bir yok oluş, kim bu kadar var olabilir? Kim yarattığı eserde her seferinde aradan çekilebilecek kadar var kılabilir kendini? Kendini yarattığı eser aracılığıyla değil yarattığı eserde aradan çekilerek okura duyuracak kadar kim cesur olabilir, fırçasıyla ya da kalemiyle önce kendinden dökülen sonra bir bakışta kendini öldüren kim? Bu kertenkele de kim kuyruğunu götürdüğüm yoksa götürdüğü kuyruk hâlâ kendi taşımakta olduğu kuyruk olan ben miyim?

“Geleneksel resimde çizgi ve şekil egemendi. İzlenimci ressamlar bu geleneğe şiddetle karşı çıkıp ışığa önem verdiler, ayrıcalık tanıdılar. Işığı yansıtan nesnenin değil ışığın üzerinde durdular… Şair Mallarmé’da ressam dostları gibi ışığın büyüsü peşinde koştu.” (3)

Kim ışığı taşıyan, oradan oraya koşturan? Üstümde yıldızlı gökyüzü, Könisberg’li kadar dirayetli değilim gökyüzünün altında, sonsuz maviliği de pırıltılı karanlığı da kaybettiriyor yolumu, parçalı bulutlarında ya da sisli görünmezliğinde kendimi kavrayabiliyorum ancak, bir kendimden dışarıdan alıkoyduğu için sis kendine çekiyor beni yanan bir ateşin sıcaklığına. Yaşamak umurumda oysa yaşamak şair kadar umurumda ve onun kadar üzerime saldırıyor sabah, aslında benim sabahın üzerine saldırdığı şair değil ya,  “beyni(m): aç kuşlardan bir ambar”… Aynada her sabah gördüğüm ben miyim (1 Descartesçı):

“Bir Descartesçı aynada kendini görmez, bir manken görür, bir dış görür; başkalarının da bunu aynı gördükleri konusunda bütün gerekçelere sahiptir, ama bu ne kendisi için ne de onlar için bir ten değildir. Kendinin aynadaki “imgesi”, şeylerin mekaniğinin bir etkisidir; eğer kendini tanıyorsa, “onu” benzer buluyorsa bu ilişkiyi dokuyan düşüncesidir, aynasal imge kendinden hiçbir şey değildir.” (4)

Her sabah aynada kendini gör(e)meyen ben bir şiirin karşısında bir resmin karşısında kendimin farkına varıyorum, sanatçı terk edip gitmiş eserini, ne yapacağımı da bilmiyorum üstelik. Kendi onulmaz yokluğunu bırakmış oraya, kendi varlığından yonttuğu yokluğunu. Dehşete düşmüş müydü diyorum Manet, Victorine kendisine baktığı zaman (Kırda Yemek), kendi dehşetinden mi yarattı yokluğunu ve yokluğunu yerleştirdi oraya ve daha sonrasına, herkes onun yokluğunu ve kendi varlığını duyumsasın diye. Yazık, şair değilim fakat size western filmlerinden bahsedebilirim.

Hiç düşündünüz mü iyi, kötü, çirkin üçlüsünden ne iyi ne de kötü onunla yakınlaşmamıza izin verir. Sadece ve sadece çirkinle bir duygudaşlık bağı kurabiliriz aramızda. İyinin iyiliği ya da kötünün kötülüğü sadece kendileri içindir, kendileri için vardırlar ve ne bizim ne de başkalarının yaklaşmasına izin vermezler. İyi ve kötü gökte süzülmekte olan kartal gibi kendi ihtişamları umurunda olmayan, kendi ihtişamlarına kapılanlar da umurunda olmayan bir görüntü sergilerler. Bu görüntü onlar için var, her şey onlar için ve kendileri de. Sadece çirkinle hüzne kapılabilir ve sadece onunla acı çekebilir ya da sevinebiliriz. Çirkiniz, o radde çirkiniz ki kendinde sırnaşan cümleleriyle ucuz duygu yüklü şair alıkoyabiliyor bizi ama kendimize aslında, kendi çizdiğimiz görüntümüze. İyi ve kötü kendi görüntüleri için bile değiller, sadece kendileri içinler. Çirkiniz! Bu yazı bir Mallarmé yazısıydı, kendisinden her ne kadar pek bahsetmemiş olsak da dost bir kertenkele yine de anlayabilir neden bu kuyruğun kendisine geldiğini… Geri kalanlar için yazmayı düşündüklerim benim de umurumda değil artık… Erbarme dich, mein Gott, um meiner Zähren willen!

“ Hiçbir şey… uyandığınız zaman
Yok yanınızda somurtan bile
Beter bir gülücük sarstığı an
Kanadınızı yastık üstünd

Gamsız uyuklayınız durmadan
Korku salmasın soluk size
Hiçbir şey… uyandığınız zaman
Yok yanınızda somurtan bile

Bu güzellik oyun bozuğu an
Bütün düşler tapılmış delice
Yanakta çiçek büyütmez hiç de
Gözde taksitli elmas parlayan
Hiçbir şey… uyandığınız zaman” (5)

Başlıkta geçen şey, en azından başlarken öyleydi…

  • 1-2-4 Maurice Merleau-Ponty- Göz ve Tin (Metis Yayınları)
  • 3-5 Stéphane Mallarmé-Şiirler (Varlık Şiir)

hikâyesi bilinmeyen bir aktör

“Amerika’da her akşam, 18 milyon sarışın, bir beyefendiyle yemek yemeye hazırlanır.”

Yıl 1927, demek ki Lauren Bacall üç yaşında, Marilyn Monroe bir, Ava Gardner sarışın olmadığına göre beş yaşında olmasının bir önemi yok bu durumda, hem ben de Amerika’da değildim, sonrasında da hiç gitmedim lâkin Amerika’da her akşam 18 milyon sarışın… Amerika’ya gidilebilir demek bu, demek ki 18 milyonda 1…

Lâkin benim sevdiceğim sarışın değil, kaşı kara kirpiği kara gözü kapkara güzel, Amerika’ya neden gideyim öyleyse. Hem ben de sarışın değilim ki, hem sarışın olsam Klaus Kinski… Olmasam da ne Gregory Peck yakışığı çıkar benden ne Humphrey Bogart çirkini, yolun karşısına geçtiğimizde öperim lâkin…

Bu bir aşk deklarasyonu değildir çalan şarkıya istinaden düşünürsek, bilinmeyen bir aktörün hikâyesi demek daha münasip düşer, yine de ben hikâyesi bilinmeyen bir aktörü yeğlerdim… Çünkü hikâyesi bilinmediğinde bir aktör; düşün karayazıdır, düşün kara yazıdır, düşün kar’a yazıdır, kar ayazıdır, düş’ün…

Düşünmekten vazgeçmeli düşmemek için, balkondan küpe çiçekleri salınmış (ona göstermiştim) plastik, bazen plastik çiçekler gerçeklerinden daha güzeldir demişti eşcinsel bir güzellik kraliçesi, ne kadar gerçek değildi bilmiyorum… Yine de hayal kırıklığıdır plastik, öpülmekle aşınmalı evet…

İki paragraf önce Amerika’ya gitmekten vazgeçmiştim, iki paragraf sonra bir Güney Amerika devrimi tasarlanabilir fakat içtiğim Che purosu yüzünden vazgeçtim bundan, sevmedim, hem cangıldaki son gerilla birliği imi timi belli olmadan kayboldu ortalıktan, bir daha haber alınamadı nereye gittiler, bir kez çatışmaya bile girmediler, kimdiler Bolivya dağlarında… Devrimler tarihi bitti, ansiklopedik olarak da, lâkin Montmarte barikatlarında durur: “komün daha ölmedi!”, lâkin Lenin durur:” Ne yapmalı? Ne yapmalı?”… Amerika’da 18 milyon sarışın… Ne yapmalı?

Biz Valparaíso’ya gidecektik, orada 18 milyon sarışın yoktur, orada “cabecitas negras”; düşündüm fakat merdivenler, merdivenler… Aslında daha çok sevdim, merdivenlerin henüz daha başlangıcında…

“Ben kara bir palyaço

O hiç yüz vermedi bana

Baktım benim cıvıl cıvıl yüreğim

Havası kaçmış balona dönmüş

Çıktım sabah sabah

Yeni bir kara sevda aramıya”

Yazık şair değilim, şair olsam belki kuzeyde dinginlik güneyde rüzgâr nedir anlatabilirdim sana, neden bütün gemiler Kantçı bir rota izler… Çünkü yıldızlı bir gökyüzü, çünkü avuçlarımda zaman, senin avuçlarına değdiğinde büyüyen…

Şair olsaydım kuşkusuz burada bitirmezdim…

  1. It (1927)-Clarence G. Badger&Josef von Sternberg
  2. Langston Hughes-Kara Palyaço