Menü Kapat

Yazar: pablo ibbieta (sayfa 1 / 3)

Neden Tarkovski Olamıyorum?

Öncelikle bu yazıya Tarkovski’den bir alıntıyla başlamak -filmle de çok alakalı olduğu için mantıklı olacak diye düşünüyorum, üstad diyor ki:

İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.

-Andrey Tarkovski

Öncelikle bu filmi yazan ve yöneten Murat Düzgünoğlu. Belki de kendi hikayesini anlatmıştır bilmiyorum, belki de aklından sürekli geçen bir soruya cevaptır ya da onlarca genç sinemacının yerlerine Bergman, Kubrick, Trier vs. koyarak modifiye edip yineledikleri bir sorudur diye düşünüyorum bu. Film ise bu soruya gerçekçi ve umut vermeyen (Zaten hem gerçekçi hem umut veren kaç tane yanıt vardır ki?) bir yanıt veriyor.

Bahadır bir yönetmen, Türkü filmleri, kısa filmler  yönetiyor. İlk uzun metrajını ise bir sanat filmi ile yapmak istese de, gelir durumu buna müsait değil ve sermaye bulamıyor. Kime giderse gitsin “Sen bir Tarkovski, bir Bergman filmi çekmek istiyorsun ama Türkiye’de bu filmler tutmuyor, seyirci aşk istiyor, iki erkek arasında kalmış kararsız bir kadını görmek istiyor.” gibi yanıtlarla reddediliyor.

Arkadaşları Tarkovski izlerken sıkılıp kapatmak istiyorlar, yönettiği projelerde ise doğru düzgün ekipman bile bulamıyor. Kısa reklam filmi işleri çıkıyor ama o her sabah yukarıda alıntıladığım Tarkovski’nin sözüne bakarak uyanıyor ve aslında burada karşımıza mühim bir soru çıkıyor:

İlkesiz bir ülkede hayatla saf ilişkimizi nasıl sürdürebiliriz? İlkelerimizden mi taviz vereceğiz yoksa ülkemizden mi?

Sanat tıpkı herkesin ne kadar iyi olduğunu söyleyip de azınlığın dinlediği klasik müzik gibi midir bu ülkede? “Hayaller karın doyurmuyor.” gibi vecizeler etrafımızdayken, bizi hayal kurmak ve kendiliğimizi tamamlamak için cesaretlendiren kişisel “gelişimciler” hayatla ilgili saf ilişkilerini sürdürebiliyorlar mı yoksa kendi söylediklerine inanmayan vaizler mi?

Hayallerin peşinden koşarken elektrik faturasını ödeyecek paramız kalmayıp karanlıkta kalıyorsak, hayatla ilkelerden taviz vermeden bir ilişki nasıl kurabiliriz? Yoksa hayatla saf bir ilişki kurmamız zaten istenilir bir şey olmaktan çıktı mı?

Gerçekçi bir Türkiye tablosu sunarken, klasik geyikler, ilişkisel çalkalanmalarda arkada kalmıyor. Lakin biraz üzücü de olsa sorumuz yanıtlanıyor:

Bu ülkede hayatla saf bir ilişki kurmak için, ancak deli olmak gerekiyor.

Özgürlük (Bir Hayal Olsa Da)

İnsanın postapokaliptik fantezilerinde bile, her şey Ortaçağ’a hatta ilkel komünal bir şekle dönmüşken, hala yine de eski “yüce” halinin kalıntılarını barındırması ve kendi gözü doymazlığının kendisine getirdiği belaların bile kibrinden herhangi bir şey götürmesini engellemesi nedendir?

Anlatmak istediğim şu, en beter kıyamet sonrası fantezide bile yine de bir ileri teknoloji alete sahip olunması, yani yemek bulamayıp birbirlerini yiyen insanların yine de medeniyetten sıyrılmadıklarının hatta eski teknolojiyi ilerletme çabalarının var olduğunu göstermeye çalışmaları nedendir? Ya da asla bir kıyamet sonrası fantezide insanın yok oluşunun tamamen konu edilmemesi, yine en üstün varlığın insan oluşu nedendir, hala bir kıyamet sonrası fantezide bile neden hayvanlar insanın tahakkümü altındadır?

Bir post apokaliptik hayalde bile insan, ötekinin iktidarının yokluğunu hayal edemez durumdadır, bir kastlaşmaya ve hiyerarşik bir yapılanmaya çoğu fantezide yer verilir, hatta hükümetlerin gözünün doymazlığı yüzünden insan türü felaket ile karşılaşmış olsa bile yine de bir hükümetleşme görülür hayallerde, burada insan toplulukları ve bireyler arasında oluşacak doğal hiyerarşiden değil, ilkel bir bürokrasi biçiminden bahsediyorum. Çetelerin oluşumu ve erken – vergi benzeri değiş tokuş şekillerinin – daha doğrusu yapay hiyerarşinin vergi ile belki daha çok feodal şekilde altta kalanlar tarafından ödüllendirilmesi diyebiliriz – görülmesi nedendir? Neden insan devletsizliğin hayalini kuramaz ya da neden hep kendi katiline fantezilerde dahi olsa aşık olur da onun en azından küçültülmesinin dahi hayalini kuramaz?

Tarih boyunca insanlar kendi özgürlüklerinin bile kendi özgürlüklerinin bir süre boyunca tamamen üst bir yapıya devredilmesi şeklinde geleceğini iddia eden teoriler üretmiştir de, yine de devletin tamamen yok olabileceğini veya belirli boyutlara indirilebileceğini “aptalca bir ütopya” olarak görmüştür. Bu tuhaf bir sorumluluğu atma ve konformizme kaçış mıdır? Yoksa özgürlüğün en azından teoride bile var olmasına karşı yüzyıllarca geliştirilmesi istenmiş intoleransın bir dışavurumu mudur?

Doğrudur ya da yanlıştır ama dinlerin çoğunda -en azından benim bildiğim kadarıyla – devlet otoritesine saygı duyma emri ya da önerisi vardır. Ahlak sistemlerinin benim bildiğim kadarıyla pek çoğu yine kişinin devlet için var olduğunu – en azından bu coğrafyada ya da ülke tarihinde – gizliden gizliye bile olsa insan zihinlerine yerleştiregelmiştir bazen tam tersini söylerken bile bir otoriteyi onaylama vardır. Feodal dönemde de bu olmuştur lakin kapitalizme geçiş sürecinde ve kapitalist süreçte devlete başkaldırı ve bireysel özgürlükleri özendirici çalışmalar yükselmiştir. Daha sonra Marx kendi öncüllerinin bu savunusunu ayrıca kapitalistlere karşı da işçi özgürlüklerini savunurken yaptıysa ve devleti de kapitalistlerin bir aygıtı olarak gördüyse bile, bürokrasiye ve devlet otoritesine apaçık bir teşvikte bulunmuştur veya yazdıklarının bu şekilde de bir okuması yapılabilir.

En azından kendi coğrafyamızda, devletin kadir-i mutlak olduğunu söylerken yine de belirli şekillerde onun var olan bilgisizliklerinden yararlanarak bazı ayrıcalıklar elde ediyoruz, devleti savunurken onun kuyusunu kazmaya çalışıyoruz, belki de bu ikiyüzlülük, bu coğrafya insanının devletsiz bir hayat veya devletin elinin kısaldığı bir hayat hayal etmesinin olanaksızlığından gelmektedir, kim bilir.

Yine de belki bir gün biz de doya doya özgürlük hayal edebiliriz diye düşünmeye devam edelim, yalnızca özgürlüğün tanımının elimizde kalma tehlikesine karşı.

Bir Gotik Aşk Şarkısı

Bir Current 93 şarkısıdır “A Gothic Love Song”, biraz Current 93’ten bahsetmek gerekir burada. Grubun kurucusu David Tibet, kendisinin bulunduğu ruhsal düzeye ulaşabilmek için sanırım bir dağın başında yirmi sene boyunca sadece halüsinojen kullanıp kedi severek kafamızdan saykedelik şarkılar çalmamız gerekli. Tibet’te Syd Barrett’ı loop’a alıp bir kara kediyi okşamanız mesela.

Current 93, müziği geri plana itip sözleri ön plana çıkaran, ama bu müziğinin güzelliğini ve değerini hiç etkilemeyen bir grup. Konserlerini, katedral, sinagog veya kilise gibi yerlerde yaparlar genelde. Normal şeyler yaşayan, normal insanlar için şarkılar yazdıklarını sanmıyorum. Bir Faust’u normal bir şekilde gözümü kapayıp dinlemeyi hayal edemiyorum ya da içten bir şekilde “Then Kill Cæsar” diye bağırmayı. İşin güzel yanı da bu, David Tibet’in deliliğinin bir parçası sizde de yeşermeye başlıyor. Bir şeyden eminiz ki delilik paylaşıldığında güzeldir.

Kendilerinin son albümünde, Sasha Grey de vokal olarak yer almıştır, zaten felsefe ve özelinde varoluşçuluğa olan sevgisinden sonra ve Tibet’te işin içine girince pek şaşırtmadı. Size, bu gruptan bir parça sunacağım. Herkese yapmam bu güzelliği.

Aziz Meryem’in çanları bizi çağırıyor,

Zamanın bir sonu olduğunu

Jestlerin bizi öldürebileceğini

Hatta yok edebileceğini

Ve yalnızca tek bir yargının olduğunu hatırlamaya.

 

And nonetheless I still write this gothic lovesong
A sign to myself
And the memory of my past
I still write this gothic lovesong
And the memory of my past
And a way to shut out your face

Sezar’ınızı öldürmeniz dileğiyle.

Köpek Ağıdı

Herkes beni seviyor, okşuyor, gitmememi söylüyor, kokuyorlar, elleri başımın üstünde geziyor, onların ellerini yalıyorum, onlar beni götürmek isteyenlere, bacaklarımı sürükleyip, patilerimi kanatanlara karşı çıkıyorlar.

Patilerim kanıyor, benimle birlikte birçoğu bekliyor burada, onlar ile konuşuyorum, onlar da korkuyorlar, ne yapacaklarını bilemiyorlar, havlıyorlar, ama ötekilerin verdikleri cevaplar acı verici haykırışlardan başka bir şey olmuyor.

Bizi denizin olduğu başka bir yere tahta araçlarla götürüyorlar, patilerimiz acıyor, ağlayanlarımız, hasta olanlarımız var, bazıları yaralarını yalamaya çalışıyor belki iyileştirebilirler diye, oysa ben bunun işe yarayacağını düşünmüyorum, bence artık çok geç.

Bizi bir adaya götürüp bırakıyorlar, dostlarım soruyor “Geri gelip bizi alacaklar mı?” diye. Hayır bilmiyorum,ne diyeceğimi bile bilmiyorum onlara.

Aşırı susuzluk çekiyorum, belki denizin suyunu içsem daha iyi olur. Belki, o da su nasılsa.

Yanıyor ciğerim, karşıdan birileri çağırıyor, bir arkadaşım yüzüyor onlara, ona su veriyorlar. O iyi oluyor belki hepimizin yapması gereken odur.

Tarih 3 Haziran 1910. Hayırsız Ada köpeklerine adanmıştır bu yazı.

Yirmibirinci Yüzyıl Ağıdı

Varlığımı oyalayacak herhangi bir meşgale bulamıyorum bu dünyada. Saydam ve kendi – olmayan bir toplumda ne kadar kendi ruhunu yaşayabilir ki bir insan?

Tüm uğraşlar boşa çıkmış, inananlar inançsızca yaşıyor ve ateistler kendi inançsızlığına tapıyor ulus devletler eliyle yaratılmış kapitalistik toplumumuzda. Reform ve rönesans dönüştü ve tekellerin ezici makinesine besin oldu.

Fanatizmini ve ön yargılarını kaybetmiş bir ulus artık ilerleyemez ve herhangi bir şeyi elde edemez, hoşgörü bir toplumu ele geçirdiyse ve herhangi bir toplum ele geçirilmemiş ise tüm toplumlar hoşgörünün ele geçiremediği topluluğun avıdır.

Günümüzde olanda bu, fanatikler kendini patlatıyor, masumlar ölüyor ve politikler oy topluyor daha fazlası ya da eksiği yok.

Biz ise tüm kendi bireysel reddedilmelerimiz ve yalnızlıklarımız ile artık mücadele etmenin zorluğu içindeyiz oysa içinde bulunduğumuz toplum henüz fanatizmini yitirmemiş bir canlı bomba.

Ne yapabiliriz ki ruh halimizi anlamlandıran hüzünlü müzikler dinlemek ve çağımıza ağıt yakmak dışında?

Her suçu işleyebilirim ben – baba olmak suçu dışında.

Yanılsama

Yanılsama hayatımın her yanında bir ayna görevi görerek bağışladığım tüm anlamların bana geri dönmesine neden oldu. Herhangi bir anlam yükleme denemesinin anlamın kendi içinde hiçlenmesi ile boşa düşmem beraberinde geldi.

Aşkın bu yazılarımın belli dönemlerinde farklı farklı tanımını yaptım, uzun zamandır üstünde kendimle mütabık kalıp kullandığımız tek bir tanımı var:
Karşıdakini kendi eksikleriyle bir mükemmel biçiminde sevmek.

Aşk ile sevginin farkı da burada ortaya çıkar, sevgi bir nesnenin bir özelliğinin eksikliğinden kaynaklanmaz, sevgi eksiklikle değil var olan bir niteliğin diğer tüm niteliklerden daha belirgin olması ile sağlanır, aşk ise tüm niteliklerle bir şeyi mükemmel olarak kabul etmekle.

İşte yanılsama, tam da bu kabullenilen eksiklerin göze çarpmaya başlaması ile, nedensiz tutkuya nedenler aramaya başlanıp onun kendinden başka dayanağının olmadığının anlaşılması ile devreye girer.

Bu idealize etme ediminin bitişi, onun dayanaksız kalıp anlamsızlaşması yanılsamanın anlaşılması ile başlar.

Yanılsamanın anlandığı evreka anı, karşımızdakini bizi sevme biçimi ile kabul edememeye başladığımız andır, oysa herhangi bir şeye duyulan aşk, karşımızdakinin bizi sevme şeklini kabullenince başlar.

Hayatta hiçbir şeyin bize herhangi bir şey bağışlama gibi bir derdi olmadığından ne aşkın karşılıklı olması gibi bir zorunluluk, ne kahvenin ille de köpüklü olması bir gereklilik ne kedinizin sizi severken az önce yaladığı kukusunu yalarken kullandığı dili ile sizi yalamaması gibi bir borcu yoktur. Aşk karşılıksız oldu diye aşk olmaktan çıkmayacağı gibi yanılsamanın aşk tek taraflı oldu diye hemen bizi kurtaracağı da tutmaz.

Aşkı kendinde ve kendi için bir sevgi -yani tanrı gibi özü ve varoluşu birbirini öncellemeyen bir kavram olarak düşünüyorum. Sadece romantik anlamda ele alınmasına da başkaldırıyorum.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.