Yazar: pablo ibbieta

bernard black'in parodisi gibi hissediyorum. doğumum zor olmuş, beş buçuk aylık olmuş, ölüm kendisinin zıttı olduğuna göre kolay olur sanırım, sigaralar, şaraplar, sokak edebiyatları, felsefe denemeleri, müzik delilikleri toplamıyım sanırım.

Merry Crisis and Happy New Fear 2021

Hiçbir şeyin değişmediği lakin her şeyin iyiye gidileceğinin düşünüldüğü bir senenin daha sonuna geldik. 365 gün geçti, sistem değişmedi, sömürü değişmedi, hüzünlerimiz değişmedi, bireysel yaşantılarımız değişti yalnızca ve onlara verdiğimiz anlamlarımız değişti. En temelinde neyin değişmesini bekliyorduk ki? 

Her senenin dönümünde hayatımızda değişimler olmasını bekliyoruz, yeni başlangıçlar yapmak, kilo vermek, almak, yeni şeylerde ustalaşmak, belki resim, belki de gitara başlamak. Hiçbirini yapmıyoruz her yeni yılın girişinde kendimizi iyi hissetmek için belli hedefler belirliyoruz yalnızca.

Bunları ancak sistemin içinde yapıyoruz, biliyoruz, hiçbir şey değişmiyor ve hiçbir şey değişmeyecek, çünkü sistem hala aynı kalıyor, çünkü 31 Aralık ile 1 Ocak arasında hiçbir şey değişmiyor yalnızca değişsin istiyoruz, yalnızca kafamızda kurulan bu kolektif zaman yanılsamasında, bu kategorilenmede bir şeyler hayatlarımızı değiştirsin diye bekliyoruz. Hiçbir şey hayatımızı değiştirmeyecek oysa ki.

Bir pandemiyi yaşadık, bir pandemiyi hala yaşıyoruz, fakirler ölüyor, zenginler malikanelerinden yaşamanın ne kadar zor olduğuna dair ve kendimizi korumamızın ne kadar önemli olduğuna dair “hikayeler” yolluyorlar bize. Oysa biz sokağa çıkamıyoruz, insanlar işlerini yapamıyorlar, işlerini yapamadıkları için yaşayamıyorlar da zira para kazanamıyorlar, bu dönem para kazanma dönemi zira, her şey parayla işliyor, istenen, sevilen ne varsa parayla yapılıyor. Sen bir bilim insanı mı olmak istiyorsun? Belli bir miktar para harcaman lazım dil okullarına, yurtdışı okullara, kendini harcaman lazım tezlere. Çünkü düzen böyle, yapmak istediğin şeyi sadece yapmana izin yok, böyle olsaydı nasıl para kazanılırdı? Sen sistemin gerektirdiğini yapmalısın, sen gerektirilenleri yapmalısın ki sistem işlesin. Sen belki tüm bunları zekan ile başardın lakin o halde başaramayanlar da parasıyla yapmalı.

Bilim artık bir para aracı, felsefe de. Felsefe okuyanlardan bu konuda “lisans” alanlardan daha çok bilgileri olanlar bile ancak bu “lisans” alanlardan bilgililerse felsefeye katkı sağlayabilirler, ha filozofların çoğu öyle değil miydi? Olsun, para gerekli, kendilerine eğitim kurumu diyen üniversitelere bile. Sen psikoloji bitirmedin mi? O halde uzmanlaşamazsın bu dalda. Ne demek psikoloji lisansı bitirenlerden daha iyi psikoloji biliyorsun? Lisans bitirmek elbette bilginin en iyi ölçücüsüdür.

Bu senenin hiçbir suçu yok, 2020 hiçbir suç işlemedi, o yalnızca bir kurgu. Biz sadece kendi yarattığımız ve başkaldıramadığımız bu sistemin suçunu seneye atıyoruz. Kapitalizmi biz yarattık, Amerikan, devlet ya da başka türlü kapitalizm, biz bunun suçunu kabul edemeyip suçu burçlara, senelere atıyoruz. Suç bizim, suç isyan etmememizin.

Biz isyan etmedikçe insanlar aç kalacak, bunu pandemi ile gördünüz, lakin insanlar hep aç kalıyor. Buna karşı çıkmazsanız da aç kalmaya devam edecekler. Sorun yalnızca sizi etkilediğinde sesinizi yükseltiyorsunuz.

Silik Bir Aynanın İçinden

Şimdi her şeyi aynadaki silik görüntü gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman bilindiğim gibi tam bileceğim. 
-1. Korintliler 13:12

En baştan söylemek gerekir ki Zizekvari bir ideoloji yorumuyla, gerçekliği ancak belli aynaların ardından deneyimleyebileceğimizi düşünüyorum. They Live filminden örnek getirecek olursak, ancak kişilerin, şeylerin gerçek içeriğini belli bir gözlük sayesinde görebilir ana karakter. Velhasıl kelam, Musa, tanrıyı gördüğünde gözlerini kapatmak zorunda kalmıştır, tanrı ayrıca tüm gerçekliğin kendisi olduğundan mütevellit, basit sembolizmimizi devam ettirelim: Gerçekliği çıplak gözle göremeyiz hatta gerçekliği çıplak gözle, ucundan kıyısından görmek ancak beraberinde deliliği getirebilir. 

1. Korintliler 13:12’de metaforik olarak okunabilecek şey şudur: Gerçekliği hayattayken çıplak gözle göremeyiz, yalnızca öldüğümüzde gerçekliği olduğu gibi görebileceğiz. 

Bergman’ın klasiğinden esinlenerek yapılmış basit bir metaforik okumadır bu, ama filmin gösterdiği, Bergman’ın işaret ettiği de bu gibidir. Tanrıyla konuşan şizofreni Karin’dir yalnızca, ama tanrıyı gerçekten gördüğünde bu onu o kadar korkutur ki, öteki sahnede bir güneş gözlüğü taktığını görürüz, adeta “Through a glass darkly” buradan gelmektedir, zira çıplak gözle gerçekliğin kendisine bakmak bir delinin bile en büyük korkusu haline gelebilir.

Peki ya şüpheden de emin olamıyorsak? Peki, kendi içimizdeki boşluğa uzun süre bakmak da artık o boşluğun bir illüzyonla bize doluymuş gibi gözükmesine neden oluyorsa ne yapacağız? Kendinden emin olan bir müminin kendi içine bakmaktan korkmaması mıdır gerçek güçlülük yoksa kendi içine bakıp o boşluğu yine de kabul etmek midir? Şüphe içindeyken yine de inanmaya devam etmek zayıflığı mı gösterir yoksa bu mücadele zaten güçlü olanın başa çıkabileceği bir mücadele midir?

Gerçekliğin kendisine çıplak gözlerle bakamadığımız için kendi içimizdeki boşluğa ya da etrafımızdaki absürditeye de çıplak gözlerle bakamıyoruz. Nihilist olduğunu söyleyen birisi bile yine belli bir ideolojik gözlükten bakmak zorundadır kendi içine, etrafına, ya da güzel sözlerden biri olarak şu denilmelidir ki: “Gerçek nihilistler toprağın altındadır.” Zira kendi içimizdeki boşluğu doldurarak etrafımızdaki gerçekliği oluşturabiliriz ancak, hiçbirimiz bir başkasının verdiği anlamla kendi anlamımızı özdeşleştiremeyiz, her birimizin kendi, özgün bir bakış açısı vardır.

En ötesinde, hiçbir zaman aşkın bir anlam yoktur diyebiliriz, aşkın olan olduğunu düşündüğümüz anlam, kendi sahte aşkınlığının gerisinde yine bireyin, biricik verdiği anlam olduğu gerçeğini gizler. Gerçek ise hiçbir zaman tek başına görülemez.

O halde, bu yazılanlar da gerçek değildir, ancak gerçekten pay alırlar, belki.

İntiharın Sosyalliği

Ölüm en başta, ölüyoruz en temelinde, intiharın getirdiği şey eyleyenin ölümü en sonunda. Peki her zaman eyleyenin ölümü gündem mi oluyor? Kendi canını alma eyleminde bulunan herkes toplumsal bir şekilde herkese haber mi duyuruyor? Kesinlikle hayır.

Kendi canını alanın ve bunu göstermek isteyenin bile bir düzeyi var. Günde onlarca kişi canını alıyor belki de kendisinin ama bunların hepsi haber olmuyor. Haber oluşun, bir başkasına duyurmanın bile bir anlamı var artık. 

Bu anlamdan bahsederken elbette örnek vermek gerek, birçok kişi, sosyoekonomik düzeyi düşük kişi intihar ediyor, lakin biz halkta infial yaratanı ise “İki çocuğunu saç kurutma makinesiyle ısınmaya bırakıp intihar etti.” düzeyinde oluyor, ki böyle bir durum hepimizi etkileyecek bir durum bu nedenle haber oluyor, şey gibi “Biz başarısız olduk seni ve evlatlarını hayatta tutmakta.”

Öte yandan Mehmet Pişkin gibi birinin ölümü ise hiç beklemediğimiz hiç düşünmediğimiz bir şekilde gerçekleşiyor. Mehmet Pişkin, kendi halinde yaşayan bir orta sınıf, lâkin hayatından yoruluyor, bu hayattan artık çıkmak istiyor. En sonunda ise bu hayattan çıkıyor ve seneler olsa bile biz bunu hatırlıyoruz.

Bunun en büyük nedeni, aynı bizim gibi olması, Mehmet Pişkin’de kendimizi görüyoruz zira, ortalama bir şekilde yaşayan, ortalama mutlulukları olan ve ortalama üzüntüleri olan, aynı bizim gibi biri. Yine de ötekilerin tersine, aynı bizim gibi olmasına rağmen intihar ediyor. Bizi asıl dehşete düşüren de bu, aynı bizim gibi birisi, biz yapmıyorken neden bu radikal kararı alıyor?

Hala onu unutamayışımızın da sebebi bu. Bizim gibiydi, bizim yaşadıklarımızı, bizim hissettiklerimizi hissediyordu, neden bunu yaptı? Bu sorunun cevabı aslında hem çok kolay hem de çok zor, hem bizim gibiydi hem de bizim gibi olmak artık tat vermiyordu artık bizim gibi olmak ona hiçbir şey ifade etmiyordu. 

En ötesinde, bizim, çoğunlukla aynı davranan insanların tarafında olmak artık ona hiçbir şey hissettirmiyordu, ne mutluluk ne de üzüntü. O sadece hissetmek istedi, tamamen bizim aksimize ve hissetti de tamamen monoton yaşayan, kurallara dayalı, plaza linguistiğine dayalı bizim aksimize.

Şimdi diyelim ki tıpkı Deleuze’un intiharı gibi Mehmet’in intiharını da simgeleştirebiliriz.

Hep isteyenler, hep dinleyenler için.

Çabalamanın Hazzı

Ulaşmanın, en yakınına gelmenin, bunun için çabalamanın hazzı ve ulaştığında tekrar haz almak için yeniden çabalamak için bir nesne bulma ihtiyacı, kapitalist idealin en dipteki köklerimize kadar ilişmekte olduğunun bir göstergesi değil de nedir? Uzun süreli flörtler, flörtleşmenin insanların birbirleriyle ilişkilerindeki tahakkümü ve flörtün yeni “sevgi” oluşu aslında sürekli çabalamanın, Lacan’ın “arzusunun” bir izdüşümü değil midir? Arzuya ulaşıldığında ise arzulanan nesnenin en başından beri arzunun kendisi olduğu ve bu arzu-nesnenin sürekli başka nesnelerin biçimini alarak kendi çekiciliğini yeniden ve yeniden oluşturması aslında sürekli olarak yeni ürünler peşinde koşan homo-neoliberalismus’un ilişkilerinin bile bu kapitalist ideale uyduğunun göstergesi olduğunu düşünüyorum.

Zizek’in deyimiyle “There’s no “falling” in love anymore.” Artık bir düşüş, belirsizlik ve risk olarak aşık olmak tarih olmakta. Dating-app’lerde marketlerde dolaşan insanlar gibi- hatta tıpkı onlar gibi- ürünler seçmekte değil miyiz, tek bir farkla elbette, ürün de bizi seçmekte. Alarm yok, sürprizler yok. Kaybetmeye, başaramamaya dair olan, düşüşte tek bulunanın kişinin düştüğü çukurun aslında onu geri itmeye çabaladığını bulduğunda duyduğu üzüntü, aslında bir kumarbazın üzüntüsü bile denebilir buna zira aşık olmak bir kumardır- bu üzüntüye yer yok artık. Eşleşemedik mi? Yürümedi mi? Platonik aşklarla niçin vakit kaybedelim, yeni ürünler sırada ya da bir Amerikan deyimiyle “There is plenty of fish in the sea” yani ancak oltana tutunmak isteyen bir balık bulmaya indirgenmiş veya kullanılmaktan eskiyen o “Elimi sallasam ellisi” deyiminin gerçekliğe o kadar yaklaşması ve birilerine ulaşıp hazzın peşinden yeniden koşmaya başlamak için tek yapmamız gereken elimizi sağa ya da sola sallamak olması, belirsizliğe yer koymayan ve radikal duygulara izin vermeyen bu sistemin aslında üzüntünün fonksiyonelliğimize eser miktarda dahi zeval vermemesi üzerine kurulduğu ne kadar da belli değil mi?

Deleuze,  birleşmek değil aslında “binleşmek olan” ve aslında insansı olmayan, makinemsi bir aşkı tarif ettiğinde bunun aslında ne kadar da güne uygun bir metafor olduğunu düşünmemek elde mi? Bölünemez olan bireyi, tüm özgünlüğü ve aşkınlığı, tüm özgürlüğü ve ulaşılamazlığı içinde elde etmek ve onun tarafından elde edilmek, onun belirsizliğiyle yüzleşmek ve tabir-i caizse hiçliğe gözlerimizi dikmek, aşık olma tecrübesini tüm iyi ve kötüsüyle bir yin-yang diyalektiğinden geçerek ve bu yolculuğun içinde hem ötekini hem kendini hem aşkı hem acıyı hem nefreti ve kızgınlığı ve kendine ve ötekine dair radikal, tekinsiz olan ne varsa öğrenmek, anlamak, huzursuz olmak ve tersine aşırı huzurlu olmak, aynı anda hem köle hem efendi olmak, kendi özgürlüğüm içinde hem kendimi vermeyi hem ötekinin belirsizliğini kendime yamamayı öğrenmek yerine Person of Interest’teki Makine gibi, ötekini sevmeyi ötekine dair bilgimizden yola çıkarak, onun hayatını farklı çıktılarla defalarca simüle ederek ve sanal bir şekilde ötekini tekrar tekrar yaratarak sevmeyi niçin tercih ediyoruz? Aşka dair tekinsiz, huzursuz, korkutucu, belirsiz ne varsa, hatta aşkın ve aşık olmanın özünde yatan ne varsa onu aşktan çıkarıp flört adı vererek risk alma korkumuzu bastırma veya inkar etmek için çabalamıyor muyuz? 

Hem kendi nesnesi olduğunda kendisi için tekinsiz olan, hem de ötekine karşı tekinsiz olan insanın belirsizlikten ve onun getirebileceklerinden korkusu, onu tam da olmak istemediğine, monoton ve özgün olmayan daha da fazlası hislerini ve hissedebileceklerinin sınırlarını unutan bir varlığa çeviriyor. 

Çok risk aldın, fazlaca yenildin. Yine risk al, yine yenil, daha iyi yenilmene gerek yok, sırf yenilmiş olmak için yenil, sırf hala yenilebildiğini, hala yenilecek ve hayal kırıklığına uğrayacak kadar hissedebildiğini kendine kanıtlamak için yenil. Günümüzde huzursuzluk, huzursuz edecek kadar gün yüzüne çıkarılmıyorsa, insanları tekrar bir şeylere inandırmanın, çabalatmanın, radikalize etmenin, iyi yapmanın yolu onlara huzursuz olacakları bir nesne, bir olay, bir duygu tattırmak değil midir? Öyleyse, risk alın, kaybedin ya da kazanın ama hissedin, onlardan kaçmadan, yorumlamadan, yalnızca, öylece, gelip geçici bir objeymiş gibi değil, evrende binlerce yıl boyunca yayılacak bir ses dalgasıymışçasına, zira sizin içinizde onlarca yıl yayılacaklar.

Hiçliğe Övgü

Evrende önemsizliğinizi görmenize dair klasik şeyler söylemeyeceğim, bana bu yıldıztozu, evrendeki küçüklük retoriği hep pratik olanı gözden kaçırıyormuş gibi geliyor. Bunun en büyük nedeni ise her birimizin kendi tikel deneyimlerimizle, kendi biricik bakış açımızla bu küçük mavi gezegende yaşıyor olmamız. Evrende hiç önemli olmayabiliriz, büyük ihtimalle değiliz, bu gezegen de değil, yok oluşu büyük çapta hiçbir şeyi etkilemeyecektir. Lâkin kendi küçük evrenimizde bu yaşadığımız, anlam verdiğimiz, anlam alanları yarattığımız kısacası mühendisi, mimarı ve işçisi olduğumuz bu hayatta kendi önemsizliğimizi bize hatırlatmaya çalışan bu klasik naturalist açıklamalar ne de önemsiz öyle değil mi? 

Yaşadığımız çağın belli dogmalarının altında ezildiğimizin, iktidar olan söylemleri bilinçdışı bir şekilde kabul ettiğimizin farkında olmamamız çok doğal, bizden öncekiler de farkında değildi, onlar için monarşi, feodalizm, erken dönem kapitalizm çok doğaldı, doğruydu, çağın ufkuydu. Bizim için de belli düsturlar olması hiç şaşırtıcı değil elbette: “Zevk al!”, “Feda etme.” “Doğru bilgiyi veren yollar bellidir.” “Doğal olanın ötesindeki her şey bir yanılsamadır.”

Doğal ve empirik olana takıntılı hâle gelmiş bu çağda doğal olanın ne olduğu dahi sorgulanmıyor. İnsan kesin olarak doğal kabul ediliyor örneğin. Oysa var olan ve olmuş olan tüm canlılardan neredeyse hiç doğal olmayan bir yükle, bilinçle, ayrılan bu melankolik ve kaygılı hayvan gerçekten doğal mı? Doğumdan itibaren ölüme doğru geri sayım yapan, doğal olmayan yaratımlar ve kesinlikle doğal olmayan seçilimlerle belirlenen insan, doğal mıdır? 

Burada en temelinde karşı çıkmamız gereken şey ise bu çağın öğüdü olan, bir tür bilinçdışı emir hâline gelen veya getirilen “Zevk al!” emri. Niçin zevk almak bize bu kadar dayatılıyor ve neden tüm bir yaşam hedonizme övgü hâlini almış durumda? Ne yaparsak yapalım zevk almamız gerektiği bize dayatılıyor, bir partiye git, biriyle seks yap, depresyon ve melankoliden olabildiğince kaçın… Zevk almayı tercih etmeyenler, erteleyenler veya ondan uzak duranlar ise topluma artık dahil olamayan eski çağın, belki de evrimleşememiş maymunsularıdır. Elbette bunun altında bir sosyal-ekonomik nedenler bütünü olsa da, bu zevk alma etiği insanı neye dönüştürmektedir? Şarj edilmesi gereken bir robota, zevk alma yarışında yarış içinde kalması gereken bir atlete.

O hâlde zevk almayı red mi etmeliyiz? Elbette hayır. Zevk alma tanımımızı değiştirmeliyiz, zevk almak bize geç-dönem kapitalist toplumun öğrettiği bir çeşit tüketim algoritması yoluyla elde edilen nöral kodların yarattığı bedensel ve psikolojik değişiklikler olarak gelmemeli. Tüm amaç zevk almak olmamalı, durgunlukta, hiçte, hiçin içinde, yalnız başına düşünebilmeliyiz. Hiç zevkin veya acının olmadığı bir boşlukta kaldığımızda hemen kendi bilincimize bu anı atlatmak için bir şeyler tıkayan bizler, deli bir Almanın vakt-i zamanında önerdiği gibi hiçliğe bakmalıyız korkmadan, ki en sonunda hiçlik bize baktığında Budist aç-hayaletler gibi öfke içinde sonumuza çekilmeyelim.

Doğanın kendi içinde yaşaması için oluşturduğu ama doğaya uyum sağlayamayan anksiyetik maymunlar olarak, yaşamda inşa ettiğimiz gelip geçici anlamların, yapıların bizden daha öte etik emirler buyurabileceğini, bizim onlar için yaşadığımızı, tüketimin bir ibadet çeşidi ve sevabın ise zevk olduğu bir simülasyon sisteminin içinde olduğumuz yanılsamasını hiçliğin gözlerinin içine bakarak yok etmeliyiz.

İnsan yok etmeyi tekrardan öğrenmelidir. İnsan, intiharı yeniden öğrenmelidir, zevkin yokluğunda verilen bilinmez boşluğa düşme kararını kendisine aldırabilen o gücü yeniden keşfetmelidir. 

İnsan yıkmaktan, acıtmaktan ve acı çekmekten korktuğu sürece, günlük acılarla kendini tatmin edecek ancak. 

Zevk robotlarının kendini astığı, yıkıntılar arasından yükselen kıyamet-sonrası bir geleceğe övgülerimi sunuyorum.

Codex Mortemicus

Yollarda fazla olmasını istediğim tek araç tipi cenaze araçlarıdır. İnsan ölümü hatırladıkça insani olan ne varsa ona yaklaşır, ölüm insanı insan yapan ve insanı insan olmaktan alıkoyan tek şeydir. İnsanlar var oluşlarını kar – zarar ekonomisine göre anlamlandırmaya başladıklarında insanlıktan uzaklaştılar, mikro-şirketlere dönüştüler, günah borca, sevap kâra, ölüm iflasa dönüştü. 

Bu elbette neoliberalizmin ortaya çıkışıyla yaşanmadı ama onun ortaya çıkışı içimizde kalıp hala hissedebilen, insani duygularını korumaya çalışan ufak kırıntıları da sözleşmeli işçilere çevirdi. Artık insanlar hiç ödeyemeyecekleri borçlarla doğuyor ve öyle de ölüyorlar, tıpkı teolojilerdeki gibi. Günahlı doğuyoruz ve bu kozmik günahı asla telafi edemeyiz, bu günahı işleyen de biz değiliz üstelik, sadece bunun içine doğduk ve seçme şansımız da yoktu. 

Anneler çocuklarıyla borç terimleriyle konuşmaya başladılar, hapishaneler borçlularla doldu, zira Tanrılar kurban istiyordu, tıpkı Musa’nın kavmini Mısır’dan kurtardığı gibi bizi kendi doğamızla buluşturmuştu kapitalist makine. 

Oysa sahi, kim kime borçluydu? Zaman içinde unutulan bir sorudur bu. Aztekler öldürüldü, zira kendilerinden malları çalındıktan sonra hırsızlarına borçlanmışlardı, Şili’deki onlarcası gibi. Devlet aygıtının güvenle işleyebilmesinin yolu, borçlu olmasında yatıyordu, devlet vatandaşa borçluydu ve vatandaş onun borcunu bilinmeyen bir zamanda bilinmeyen bir şekilde ödeyeceğine güvenerek borç vermeye devam ediyordu. Tıpkı kesilen kurbanlar gibi. Tanrı ne hakla insanların kendilerine borçlu olduğunu iddia eder? Tıpkı bir tefeci gibi önce borçlanmak zorunda bırakmış sonra da borcunu ödemesi için borçlusuna baskı yapmamış mıdır? Yaratılmayı talep etmemiş insanları yaratıp, onlardan onları yarattığı için ibadet, kurban, bitmek bilmez ritüeller talep etmemiş midir? 

Adam Smith’in Görünmez El‘i teolojik bir taban barındırır kendinde, tıpkı İslami düşünürlerin Allah’ın piyasayı sürekli ayarladığını düşünmesi gibi. Tanrı tıpkı tekelleşmiş bir kapitalisttir, sürekli yayılma ve büyüme ihtiyacı duyar, geri çekilmeleri ve başarılı zamanları olur, önünde sonunda bu büyüme onun iflasına yol açacak olsa da büyümeye, alt-markalar yaratmaya ihtiyacı vardır. 

Borçlarınızdan kurtulun, borç dilinden, borç hissinden, talepten. Hiç kimse, hiç kimseye hiç bir şey borçlu değildir, olmamalıdır. Tıpkı birbirine güvenen insanlar arasında borç diye bir şeyin söz konusu olmaması gibi. Şirketlerde sevgiye yer yoktur, sevgi kâr getirmeyen bir yatırımdır, sevgi mutualisttir. Aşk, bir yatırımcı diliyle anlatılmaya en yatkın duygu gibi gözükür ama aşkın sermaye piyasalarıyla ne ilgisi vardır? Aşk hiçbir kâr beklenmeden sunulmuyorsa özü itibariyle hala aynı şey olarak kalır mı? 

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, birilerinin alacaklısı olmak için fazla fanisiniz.

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, bir gezegeni ve içindekileri öldürmek için fazla gençsiniz.

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, bir şirket gibi sürekli genişlemek için fazla küçüksünüz.

Ölümlü olduğunuzu hatırlayın, kâr odağı gütmek için fazla insansınız.

Unutmayın, hiç kimseye borçlu değilsiniz, Tanrı’ya bile.

Ve unutmayın, hiç kimse size borçlu değil, ölmekten kurtardığınız karınca bile.