Menü Kapat

Yazar: pablo ibbieta (sayfa 1 / 3)

Bir Gotik Aşk Şarkısı

Bir Current 93 şarkısıdır “A Gothic Love Song”, biraz Current 93’ten bahsetmek gerekir burada. Grubun kurucusu David Tibet, kendisinin bulunduğu ruhsal düzeye ulaşabilmek için sanırım bir dağın başında yirmi sene boyunca sadece halüsinojen kullanıp kedi severek kafamızdan saykedelik şarkılar çalmamız gerekli. Tibet’te Syd Barrett’ı loop’a alıp bir kara kediyi okşamanız mesela.

Current 93, müziği geri plana itip sözleri ön plana çıkaran, ama bu müziğinin güzelliğini ve değerini hiç etkilemeyen bir grup. Konserlerini, katedral, sinagog veya kilise gibi yerlerde yaparlar genelde. Normal şeyler yaşayan, normal insanlar için şarkılar yazdıklarını sanmıyorum. Bir Faust’u normal bir şekilde gözümü kapayıp dinlemeyi hayal edemiyorum ya da içten bir şekilde “Then Kill Cæsar” diye bağırmayı. İşin güzel yanı da bu, David Tibet’in deliliğinin bir parçası sizde de yeşermeye başlıyor. Bir şeyden eminiz ki delilik paylaşıldığında güzeldir.

Kendilerinin son albümünde, Sasha Grey de vokal olarak yer almıştır, zaten felsefe ve özelinde varoluşçuluğa olan sevgisinden sonra ve Tibet’te işin içine girince pek şaşırtmadı. Size, bu gruptan bir parça sunacağım. Herkese yapmam bu güzelliği.

Aziz Meryem’in çanları bizi çağırıyor,

Zamanın bir sonu olduğunu

Jestlerin bizi öldürebileceğini

Hatta yok edebileceğini

Ve yalnızca tek bir yargının olduğunu hatırlamaya.

 

And nonetheless I still write this gothic lovesong
A sign to myself
And the memory of my past
I still write this gothic lovesong
And the memory of my past
And a way to shut out your face

Sezar’ınızı öldürmeniz dileğiyle.

Köpek Ağıdı

Herkes beni seviyor, okşuyor, gitmememi söylüyor, kokuyorlar, elleri başımın üstünde geziyor, onların ellerini yalıyorum, onlar beni götürmek isteyenlere, bacaklarımı sürükleyip, patilerimi kanatanlara karşı çıkıyorlar.

Patilerim kanıyor, benimle birlikte birçoğu bekliyor burada, onlar ile konuşuyorum, onlar da korkuyorlar, ne yapacaklarını bilemiyorlar, havlıyorlar, ama ötekilerin verdikleri cevaplar acı verici haykırışlardan başka bir şey olmuyor.

Bizi denizin olduğu başka bir yere tahta araçlarla götürüyorlar, patilerimiz acıyor, ağlayanlarımız, hasta olanlarımız var, bazıları yaralarını yalamaya çalışıyor belki iyileştirebilirler diye, oysa ben bunun işe yarayacağını düşünmüyorum, bence artık çok geç.

Bizi bir adaya götürüp bırakıyorlar, dostlarım soruyor “Geri gelip bizi alacaklar mı?” diye. Hayır bilmiyorum,ne diyeceğimi bile bilmiyorum onlara.

Aşırı susuzluk çekiyorum, belki denizin suyunu içsem daha iyi olur. Belki, o da su nasılsa.

Yanıyor ciğerim, karşıdan birileri çağırıyor, bir arkadaşım yüzüyor onlara, ona su veriyorlar. O iyi oluyor belki hepimizin yapması gereken odur.

Tarih 3 Haziran 1910. Hayırsız Ada köpeklerine adanmıştır bu yazı.

Yirmibirinci Yüzyıl Ağıdı

Varlığımı oyalayacak herhangi bir meşgale bulamıyorum bu dünyada. Saydam ve kendi – olmayan bir toplumda ne kadar kendi ruhunu yaşayabilir ki bir insan?

Tüm uğraşlar boşa çıkmış, inananlar inançsızca yaşıyor ve ateistler kendi inançsızlığına tapıyor ulus devletler eliyle yaratılmış kapitalistik toplumumuzda. Reform ve rönesans dönüştü ve tekellerin ezici makinesine besin oldu.

Fanatizmini ve ön yargılarını kaybetmiş bir ulus artık ilerleyemez ve herhangi bir şeyi elde edemez, hoşgörü bir toplumu ele geçirdiyse ve herhangi bir toplum ele geçirilmemiş ise tüm toplumlar hoşgörünün ele geçiremediği topluluğun avıdır.

Günümüzde olanda bu, fanatikler kendini patlatıyor, masumlar ölüyor ve politikler oy topluyor daha fazlası ya da eksiği yok.

Biz ise tüm kendi bireysel reddedilmelerimiz ve yalnızlıklarımız ile artık mücadele etmenin zorluğu içindeyiz oysa içinde bulunduğumuz toplum henüz fanatizmini yitirmemiş bir canlı bomba.

Ne yapabiliriz ki ruh halimizi anlamlandıran hüzünlü müzikler dinlemek ve çağımıza ağıt yakmak dışında?

Her suçu işleyebilirim ben – baba olmak suçu dışında.

Yanılsama

Yanılsama hayatımın her yanında bir ayna görevi görerek bağışladığım tüm anlamların bana geri dönmesine neden oldu. Herhangi bir anlam yükleme denemesinin anlamın kendi içinde hiçlenmesi ile boşa düşmem beraberinde geldi.

Aşkın bu yazılarımın belli dönemlerinde farklı farklı tanımını yaptım, uzun zamandır üstünde kendimle mütabık kalıp kullandığımız tek bir tanımı var:
Karşıdakini kendi eksikleriyle bir mükemmel biçiminde sevmek.

Aşk ile sevginin farkı da burada ortaya çıkar, sevgi bir nesnenin bir özelliğinin eksikliğinden kaynaklanmaz, sevgi eksiklikle değil var olan bir niteliğin diğer tüm niteliklerden daha belirgin olması ile sağlanır, aşk ise tüm niteliklerle bir şeyi mükemmel olarak kabul etmekle.

İşte yanılsama, tam da bu kabullenilen eksiklerin göze çarpmaya başlaması ile, nedensiz tutkuya nedenler aramaya başlanıp onun kendinden başka dayanağının olmadığının anlaşılması ile devreye girer.

Bu idealize etme ediminin bitişi, onun dayanaksız kalıp anlamsızlaşması yanılsamanın anlaşılması ile başlar.

Yanılsamanın anlandığı evreka anı, karşımızdakini bizi sevme biçimi ile kabul edememeye başladığımız andır, oysa herhangi bir şeye duyulan aşk, karşımızdakinin bizi sevme şeklini kabullenince başlar.

Hayatta hiçbir şeyin bize herhangi bir şey bağışlama gibi bir derdi olmadığından ne aşkın karşılıklı olması gibi bir zorunluluk, ne kahvenin ille de köpüklü olması bir gereklilik ne kedinizin sizi severken az önce yaladığı kukusunu yalarken kullandığı dili ile sizi yalamaması gibi bir borcu yoktur. Aşk karşılıksız oldu diye aşk olmaktan çıkmayacağı gibi yanılsamanın aşk tek taraflı oldu diye hemen bizi kurtaracağı da tutmaz.

Aşkı kendinde ve kendi için bir sevgi -yani tanrı gibi özü ve varoluşu birbirini öncellemeyen bir kavram olarak düşünüyorum. Sadece romantik anlamda ele alınmasına da başkaldırıyorum.

Son Tüketim Tarihi

Bu faşizmin yükselişe geçtiği, ölümün biz sıradan insanlar için, sıradan olmayanlara göre çok daha normalleştirildiği bu dönemde, çağın insanında psikolojik sorunların yükselişe geçmesini şaşırtıcı bulmuyorum, bu bana, Sanayi Devrimi’nin ilk dönemlerinde işçilere devlet ve burjuvazi tarafından uygulanan politikaların devamı gibi geliyor.

Foucault, Deliliğin Tarihi’nde Viktoryen dönemlerde tımarhanelerin nasıl işgücü yaratmak amacıyla kullanıldığını yazıyordu, tımarhaneler de adeta bir fabrika görevi görebiliyordu, lümpen vatandaşların işgücü malzemesi edildiğine dair bulgularını sıralıyordu.

Bizim çağımız, aşırı hızlı bilgi akışının sağlandığı, bilgi ve iletişim ağının korkunç derecede hızlandığı ve tüm dünyayı kapladığı bir dönem, bu dönemde ne vakit kaybına izin var ne de kişilerin ruh hallerinin bu hızlı makineyi yavaşlatmasına izin var. Bu nedenle, eski dönemlerde uygulanan politikaların modernize edilip, bilimle güçlenip portatif hale getirilmiş versiyonlarının uygulandığını düşünüyorum.

Aşırı yoğun ve bireyin kendisine hiç vakit ayıramadığı bu çağda bireylerin ruhsal sıkıntılar yaşamasının kaçınılmaz olacağının apaçık olduğunu düşünüyorum. İşverenlerin ve yöneticilerin de bunu rahatlıkla sezebileceğini düşünüyorum, ayrıca özellikle psikanalitik yapıyla birlikte bireylerin arzu, haz ve fetişlerin açığa çıkıp, iktidar yapılanmalarının kontrolü altında yayıldığını düşünürsek de bu politikaların planlanmasının pek de zor olacağını sanmıyorum.

Sonuç olarak, antidepresan, uyarıcı ve birçok diğer kimyasalla bireylerin duygudurumlarının, enerjilerinin kontrollü bir şekilde yönetilmesi fikri -tabii her psikiyatrik vaka ve psikolojik sorunun buna dahil olduğunu söylemek aptalca olacaktır- bana aşırı distopik gözükmüyor.

Biz bu sistemin içinde, son tüketim tarihi olan, harcanabilir ve yeri kolayca dolacak varlıklarız. Bu nedenle kariyere veya benzerlerine fazla anlam yüklemek bence birey açısından yıkıcı olacaktır.

İnsanın Sonu

Biz, insanlık en baştan beri katillerimizin peşinden gideriz. Biz, bizi en dibe sürükleyenleri, kendi çobanımız olarak görürüz, zira biz en üstte olanlarız, biz yaratılanların en yücesiyiz ve bizden üstün ne olabilir ki?

Yaratılmışların en yücesi olan insan, dünyayı yok etmeye en eğilimli olandır, zira dünya onun için yaratılmıştır, onun hizmetine sunulmuştur ve başka hiçbir canlının bu mavi nokta üstünde söz hakkı yoktur.

İnsan, kendi çıkarları nedeniyle en çok kendi türünü ve başka türleri yok eden varlıktır, zira dünya kendisi için kurulmuştur ve sırf bu neden yaptıklarını doğrular niteliktedir, o insan, dünyanın sahibidir.

O insan ki inandığı doğruluğu sorgulanabilecek şeyler için kendi türünü ve daha da ötesi başka türleri öldürür, sırf kendi var ettiği şeylerden daha fazlasını elde edebilmek için.

İnsan kendi yaratmıştır, parayı, toprağı, madenleri birer sosyal statü belirteci olarak, ve kendi bunlar için kendiyle savaşır sırf kendi anlamlandırdığı şeyler için, kendisi kendi anlamlandırdığı şeyler dolayısıyla kendi türünden varlıklardan üstte olmak için daha fazlasını elde etmek ister.

İnsan budur, kendisi güçlü olmak ister, kendisi güçlü değilken güçlülere ateş püskürür, kendisi zayıf iken ise zayıfların fazla çalışmadığını söyleyecek kadar da ikiyüzlüdür.

Hangimiz güçlüyüz oysa, hangimiz kendi hayatımızdaki çelişkileri alt edebiliyoruz, hangimiz kendimizi ve kendi türümüzü yenebiliyoruz?

İnsan budur, kendisi güçlü olmak ister, kendisi güçlü değilken güçlülere ateş püskürür, kendisi zayıf iken ise zayıfların fazla çalışmadığını söyleyecek kadar da ikiyüzlüdür.

Hangimiz kendimizi aşabiliyoruz? Her birimiz kendi türümüzden birilerinin belirlediği sınırları aşmak için uğraşan tekilleriz. Artık yapacak hiçbir şeyimiz yok, sadece izimiz kalsın istiyoruz ve izlerimizi küreselleştiremedikçe birer hiç olmaya devam edeceğiz.

Ey insan ki kafandaki bir kiloluk hamurla sendin en güçlüsü canlıların, neden kendini öldürmeye çalışıyorsun?

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.