Freud’un Viyana Üniversitesi’nden arkadaşı ve kendisi için “ruh eşim” dediği, Stanley Kubrick’in son filmi “Gözleri Tamamen Kapalı / Eyes Wide Shut”ın esin kaynağı olan “Dream Novella”nın yazarı Arthur Schnitzler’in “Ölmek / Sterben” adlı kitabı, 2013 yılının son aylarında Dedalus Kitap bünyesinde Zeynep Tuğçe Özcan tarafından Türkçe’ye çevrildi.  Bir süre aklımı kurcalayan bu kitaba dair bir şeyler yazmam gerektiğini bilmeme rağmen kısmet bugüne imiş. Etilen’deki bu ilk yazımı umarım hoş karşılarsınız.

Felix ve Marie adında bir çift sevgilimiz vardır Ölmek’te. Marie, Felix’e delilercesine aşık, Felix ise ölümcül bir hastalığa yakalanmış ve bir yıl sonra öleceğini öğrenmiştir. Bundan sonrasında ise hikaye, Felix’in iyileşmesi uğruna yapılan eylemlere dayanarak ilerliyormuş gibi görünse bile, bilinmezlik ile kurduğu ilişki sayesinde gerilim romanlarına yaraşır ölçüde okurun duyumsamalarına yaslanarak kendi kurgusunu aşar ve bir yoğunluk üretir: erotik bir yoğunluk.

Biraz önce de söylediğim gibi, Ölmek bir aşk ilişkisini içerir. Hatta Felix için ‘Ölüm Hastalığı’na yakalanmıştır diyebilirim; Schnitzler karşı çıkmayacaktır çünkü kitapta da Felix’in hastalığının ne olduğundan bahsetmez: Felix bir yıl sonra hastalığı sebebiyle ölecektir sadece. Fakat bu bilgi başlı başına kitabı yorumlayabilmeyi sağlayamaz keza sadece bu tarz bir edebi fikirle, bu kitap da yazılabilmiş olamazdı. Felix’in ‘Ölüm Hastalığı’na yakalandığına yakalandığını iddia etmemi sağlayan semptomları, Schnitzler, kurgu içerisine yerleştirdiği ‘boşluk anları’ aracılığıyla sunuyor. Bu açıdan Schnitzler’in sinematografik bir yazın yakaladığı söylenebilir; fakat bu acele dile getirilmiş bir beyan olur.

Boşluk anlarının genel özelliğine baktığım zaman, bunların suçluluk duygusu ile doğrudan bağlantılı olduğunu görüyorum ve bu suçluluk duygusunun olması gerektiği gibi olmamış eylemler sonucu ortaya çıktığını, yani bir çeşit ‘günah’ eylemler sonucu ortaya çıktığını düşünüyorum. Felix’in sevince karşılık geliştirdiği haz düşüncesinin neden olduğu eksilmelere karşı duyulan bu suçlulukların giderilişini, Schnitzler’in yine aynı ekseriyette haz oyunları ile çözmesi, böylece de günahı, hazzın koşulu konumuna getirmesi, düşüncemi destekliyor gibi görünüyor. Örnek verecek olursam, sandalda gençlerle bakıştıktan sonra suçluluğa kapılan Marie, Felix’in yanına vardığında olduğundan daha şehvetli biri gibi davranıyor ya da Felix, Marie’nin yokluğunda, terkedilmiş olma ihtimalinin kendi davranışları sonucu olduğunu düşündüğü için kapıldığı suçluluk duygusuna, Marie’ye daha arzu dolu cümleler kurma yolunda bir çözüm buluyor. Buna ek olarak, “…iyileşmenin verdiği sevinç, mağrur veda sahnesindeki hazzın önüne geçti” sözü Schnitzler tarafından yine bir boşluk anının ardından Felix’in hislerini aktramak için söyleniyor. Buradan hareketle Schnitzler’e göre sevincin yaşayanlara, hazzın ise ölmekte olanlara ait olduğunu söyleyebilirim. Bu nedenle, tüm bu boşluk anlarının ölmek ile yaşamak arasında diferansiyel bir bağ kurduğünu iddia edebileceğimi düşünüyorum. Yaşayan her varlığın da ölmekte olduğu düşünüldüğünde kendi içinde paradoksal görünen bu düşüncenin çözümü, Schnitzler’de insanın kendi yaşamını ölecek olması üzerinden kurmayla aştığını düşünüyorum. Fakat bu düşünce bundan daha fazlasını söylüyor. Felix, kendisi öldükten sonra dünyadaki her şeyi Marie’ye miras bıraktığını söylüyor ve bundan bir şekilde haz duyuyor. Marie’nin sevinçlerine ise kesinlikle tahammül edemiyor. Schnitzler, bu ikilemde, bizlere hazzın olumlayıcılık özelliği taşıdığını, sevincin ise parçalayıcı olduğunu göstermeye çalıştığını düşünüyorum. Fakat bu haz, sevincin bireye ait oluşundaki otonomluğa karşıt olarak, ortaklaşmanın çıkarlarına dayalı işlemesinden dolayı olumlayıcıdır.

Buna ek olarak daha ileri gitmeden önce üzerinde durulması gereken bir husus daha var ki, bu da ölmekte olanın neden Felix olduğudur; yani ölmekte olanın neden kadın değil de, erkek olduğu. Metni biraz daha indirgemek gerekiyor. Ölmek sadece bir aşk ilişkisini içermez, bir kadın ile bir erkek arasındaki bir aşkı içerir. Bu nedenle kitabın teması ölmektir. Erkeğin mevcudiyeti, kadının karşısında daimi bir şekilde ölmektedir. Felix, hiçbir zaman o kadını, Marie’yi ele geçiremeyecektir, bu nedenle de ondan, kendisi ile beraber ölmesini, intihar etmesini talep eder; söz verdirir. Kadının kendi isteğiyle aşkı uğruna canına kıydığı, aşık olduğu adam yerine ölümü tercih ettiği birçok mitolojik öyküde ve antik anlatıda yer almasına rağmen Felix söz verdirerek, kadının bunu gerçekleştirebilmesine izin vermez. Onun elindeki yaşamı kendisi almak istemektir çünkü anca bu şekilde, kadının varlığını sona erdirebilir. Bu durum, mitolojik bir içgüdüye işaret eder: kadın, hem oradadır hem de orada değildir, yakalanamaz, ele geçirilemez; rahminde sonsuzluğu taşır ve bu nedenle erkeğin zamanla yitip gidecek olan sınırlı gücünü hiçe sayar, yüzüne vurur. Bu nedenle kadının söz ile bağlanması gerekir; fiziksel yaptırımın mitolojik içgüdüye karşı bir değeri söz konusu değildir. Kadın anca söz ile, yasa ile erkeğe bağlayabilir. Erkeğin bulduğu çözüm budur. Felix de bunu yapmaya çalışır. Sadece onun ölmesini istemez; onun aşkı uğruna kendini öldürmesi sonsuzluğunu sürdürmesi anlamına gelecektir, bu nedenle Marie’nin kendisine söz verdiği için ölmesini ister. Çünkü asıl öldürmek istediği, bir başka deyişle ele geçirmek istediği ‘mutlak dişil’dir. Blanchot, erkeğin gönüllü olarak aşk çemberinin dışında kaldığını söylerken, bu nedenle haklıdır. Onun bir türlü sahip olamadığı bir kadından çok, bir türlü sahip olamadığı bir yaşam vardır: kendini teşhir eden bir yaşam. Erkek, kendinden olmayan bu yaşamı ise yakışıksız bulur, bitirmek, sona erdirmek ister. Baştan çıkarılmayı kabullenemez çünkü Tanrının nihai yansıması olan ‘istenç özgürlüğü’nü yitirmekten korkar; ‘sevmeme özgürlüğü’nü elinde tutmak ister. Fakat yine de öleceğini bilir çünkü ölmek için varolduğunun bilincindedir. Yasanın varolmasının ikinci nedeni budur; çünkü aksi durumda erkek, yine kadını kontrol edemeyeceğinin ve ‘sevmeme özgürlüğü’nü yitireceğinin farkındadır. Bu durum haz ile sevincin tali yüzlerini ortaya çıkartır; haz dile getirildiğinde sona erer; çünkü kadın dile getirilen bu eylemlerin daha fazla parçası olamayacaktır, sevincin sürebilmesi için ise teşhire ihtiyacı vardır fakat bu sefer de erkek teşhire dayalı bir yaşam süremeyeceği için onun önünü almak isteyecektir.

Yazının sadece bir kitap eleştirisi olarak kalmasını istediğim için sonlandırmak istiyorum. Daha fazlası şu sözlerinden sonra Schnitzler’e ihanet etmek olacaktır: “…dünya üzerinde ölmüş olan bütün büyük kimseler, geride kalanlara yol gösterme hususunda kendilerini sorumlu hissettikleri için ölmekte olan kişinin psikolojisi yanlış anlaşılıyor.” Fakat yine de şunu söylemek gerekir, kitabın erotik yoğunluğu Schnitzler’in bu cümlesinde yatmaktadır. Schitzler, temas ettiği tüm asimetrik ilişkiler bir yana, ölüm ya da ölüm düşüncesini taşıyan bir erkeği yazmak yerine, ölmekte olan bir erkeği yazdığı için deneyimin seksüel yorumlanışındaki erotizm olgusu ile örtüşür ve bu sayede kitabına erotik bir atmosferi hakim kılar.