Menü Kapat

Yazar: o bu su

Fuji Dağı

I
Neyzen’i Fatin Parkı’nın banklarına (yanında çocukluğu, kedisi, panteri, evet panteri ve de denizler fatihi Barbaros) oturmuş, Fuji Dağı’na bakarken gördüğümde aynı anda kendimi hem onların arasında, hem de onlarla Fuji Dağı’na bakarken buldum. Dağın eteklerinde dünyanın ilk sakinleri arılarla karıncalar ilerliyorlardı. Hemen arkalarında da daha haritalara girmeyen bir deniz, çipil bir horoz, elli üç yaşında bir çocuk. Lut gölü, bir deve yükü Şam ipeği, cuma adında bir tepe, üstünden başından yalnızlık akan bir nehir, uykusu kaçmış bir akşam onları izliyordu. (Ne tuhaf, gökyüzü diye bildiğimiz gök yoktu.) Bunları hem görüyor, hem görmüyorum. Ben ölmüşüm de ikinci kez yaşıyor olmalıyım. Başlarının üstünde bir çekirge, kuş sürüleri, çatma bir orkestra, şairler şairi Basho geliyordu

….bir de sıkılgan bir üçgen
bir de hayvanların tini
bir de üç katlı bir evin tini
bir de çocuk-güneş
bir de hiç yerini değiştirmeyen bir gölge
bir de bir dikenli tel
bir de topal us

II
Ben kağıt kalem çıkardım, benim gibi Fuji Dağı’na bakmayı bırakan Neyzen’in çocukluğunu aldım, onun resmini yapmaya başladım. Beyazlar giymişti (ben beyazları severim), bir koltuğun üstüne çıkmış bana bakıyordu. (Ben beyazı kirletirim biraz, biraz kirlettim). Panter gözünü Fuji Dağı’na dikmişti, panteri (Fuji Dağı nerdedir?) siyahlara boğdum bıraktım. Kedi her şeyi anladı: hazır ola geçip poz verdi (kedi bizim mahalleden değildi , ben kedileri tanırım). iki ön ayağını getirip öne koydu. Bakışlarını sertleştirdi. Bıyıklarını gerdi. Kuyruğunu daha bir çıkarıp bıraktı, kulaklarını dikti. Her şey taş kesilip beklemeye başladı. Yolun ağzında zerrin ve kum zambağı kılığında bir adam ” kırmızı Siena, siyah-beyaz Cenova, gri Paris, renk renk Floransa, altın Venedik!” diye bağırmaya başladı. Tam bu zaman Neyzen’in kendisi gelip yerini almıştı.
(Fuji Dağı püskürmesini kesmişti. Onunla uzun deniz, dil oğlanları, sakallı kuşlar, çocuklar…)

III
Neyzen oturunca paltosunu arkasına almıştı. Paltosunu arkasına verdim. Sağ eliyle neyi tutmuştu. Sağ eliyle neyi tutmuş yaptım. Sol elini sol dizinin üstünü koymuştu. Sol elini getirip sol dizinin üstüne koydum. Alttan alta kendiliğinden bir haç oluşuyordu, engel olmadım bıraktım ( Haç cinseldir.) Pabuçlarını çıkarıp sağına almıştı. Sağına koydum. Apışıp oturmuştu. Apışıp oturttum. Sağ dizini biraz kaldırmıştı. Sağ dizini biraz kaldırdım. Kıvırcık top saçlarını bırakmıştı. Kıvırcık top saçlarını bıraktım. (Çiçekler, çocuklar, kuşlar düşürsün diye.) Mintanı sarıydı. Sarı bıraktım. Ceketinin önünü açmıştı. Ceketinin önünü biraz açtım, beline değin uzayıp gidiyordu pantolonu. Beline değin uzatıp bıraktım. Dört düğmesinin dördü de görünüyordu. Görünen dört düğmesini görünür kıldım. Otururken pantolonunu çekip oturmuştu (Şovalyöde bir resim dinlenir gibi dinleniyordu pantolon.) Çekip oturttum. Sağ ayağını biraz sağa çevirmişti. Sağ ayağını biraz sağa çevirdim. Sol ayağını düz tutmuştu. Düz tuttum. İki ayağının on parmağı da görünüyordu. Görünsün diye bıraktım. Yüzünü bana tutmuştu. İkimizde sıkılmayalım diye biraz yana tuttum. Ağzı ne açık ne kapalıydı. Öyle yaptım. Yalnız sağ kuluğı görünüyordu. Yalnız sağ kulağı göründü. Kara gözleri karaydı. Kara kaldı. Bir elma bir masada nasıl duruyorsa, öyle duruyordu. Bende öyle durur bıraktım. Yüzüne koyu bir gölge düşmüştü, açmadan bıraktım. Fonda lümpen kuşlar bir konuyor bir kalkıyorlardı. Bildiğimiz şiirlerini ipi dizer gibi dizip bırakıyorlardı. ( Ressamlar ölümün yazıcılarıdır.) Öyle bıraktım. Uzağa gidip baktım, yakına gelip baktım. Değişerek, değişmeden duruyordu. Değişerek, değişmeden kaldı.

IV
Uyandığımda…
(Uyandım mı?)

 

İlhan Berk

(Cihat Burak’ın resmi üzerine)

 

(Defter Dergisi 26. sayı’dan alıntılanmıştır. Bahsi geçen Cihat Burak’ın resmini de bu dergide bulabilirsiniz. Defter dergisi pdf )

sanatorium pod klepsydra – 1973

neden daha önce sanki buradaymışım gibi hissediyorum?
çok uzun bir süre önce…
yaşamımız boyunca gördüğümüz her manzarayı,
aslında önceden biliyor değil miyiz?
hiç tamamen yeni bir şey olabilir mi?

zaman ve mekansızlıkta düşsel bir gezinti… zaman ve mekanın bir karşılığı yok, zaman ve mekan neden böylesine ciddi ki? solgun bir dünya, meyveler, bahçeler, kuşlar, filler, yüzler..  öylesine donuk ki, belki de sadece balmumları…

1973 Polonya yapımlı bu film, o dönem Polonya sinemasında oldukça ayrı konumlanır. (ki günümüzde kıyıda köşede kalmış olmasına rağmen, dünya sinemasında da benzersiz olduğunu söylemek abartı olmaz) Savaş ve bu savaşın sarsıcı gerçekliğini aktaran genel sinema anlayışına karşı, Wojciech Has ise sürrealist bir anlatımı tercih etmiştir. toplumsal yerine bireysel yaklaşımı ve güçlü imge metaforlarıyla “sanatorium pod klepsydra”… bir şekilde bulup izleyiniz.

imdb . Wojciech Jerzy Has – Sanatorium pod klepsydra (1973)

Lautréamont’u Öpmek

İşte orda orda avucunuzda şey!

Saklanıyorum yabancı bir ay bu;

Işığı yılgın eti hırpalayan.

Orda bir yerde şey!

Şeylerin ayartıcı bataklığına yürüyorum..

-Kurbağa! diyorum,

Duyuyor musunuz?

Bakışlarınız yok

Karanlığınızda değilsiniz yalnız.

Orda birileri, bak işte!

Şu yığınlar artıyor artıyor,

Bak yine birileri daha

İşte izbe siluet birden bire…

Olmayan orda yine, hep orda!

Yılgınca sesleniyorum;

-Yorulmaz mı durmadan

Çoğalan elleriniz ayaklarınız?

sidney peterson ya da sahi avangard öldü mü?

Belirsizlik ya da her şey belki de hiç… Avangardı kavramsal olarak tanımlamak kelimeler açısından oldukça güç. Zira o, sözcüksel sınırların ötesinde konumlandırır kendini. Birçok otorite bu akımın 20.yy ortalarında altın çağını yaşayıp sonrasında ise bu devamlılığını (çeşitli nedenler belirtilerek) sürdüremeyerek ötelenip hatta yok olduğunu öne sürmekte. Peter Bürger bunu “tarihsel” olarak yorumlayıp dönemselliğini vurgular. Avangardın ideolojik alt zemini; geleneksel sanat (ürün/etkinlik) ve sırtını dayadığı kurumsallaşan yapıların (müze, galeri vb.) karşısında, eleştirel ve sınırsız bir yaratım oluşturması belirleyici noktası. Tarihsel süreçler içerisinde toplumsal dinamikler (Rus devrimi, ikinci dünya savaşı, 1960’larda çeşitli özgürlük hareketleri vb.) avangardın kendini beslediği, ifade ettiği kanallar olmuştur.

Avangardın toplumsal düzen ve kurumsallaşmış sanata karşı olan ateşli hatta provakatif karşıtlığı 1970’ler sonrasında özerkliğini kaybedip, kapitalist sistem düzleminde metalaşma dönüşümü; postmodernizmin etkinliği ile yorumlanır.

Sahi avangard öldü mü?

Evan Mauro “The Death and Life of the Avantgarde” makalesinde bu konuyu ele alıp ve çeşitli nedenler sunarak tartışmaya açmıştır.

Avangard hakikaten başarısızlığa uğramış bir politik kavram ise, çeşitli formlarının, retorik biçimlerinin ve temel hamlelerinin bu kavram kullanımdan düştükten sonra da –özellikle günümüzün antikapitalist ve karşı-küreselleşme hareketlerinde– hayatta kalmış olması ne anlama geliyor? Keza, avangardın gözden düşmesinin baş müsebbibi, kavramın Avrupamerkezcilikle ve yanlış bir evrenselcilikle malul olduğunu –haklı gerekçelerle– öne süren post-kolonyal eleştiri olduysa, çağdaş eleştirel sanatın bu eleştiriden çıkaracağı ders ne olabilir? Bu bence günümüz için son derece önemli: Kahire’den Madrid ve New York’a kadar dünyanın pek çok yerinde, solun geçmişteki öncülük anlayışından, daha genel olarak da parti veya ulus kategorileri etrafında mücadele veren her türlü örgütlülük anlayışından uzak duran, doğrudan demokrasi ilkelerini temel alan yatay toplumsal hareketler ortaya çıkıyor. Fakat bu hareketler aynı zamanda en temel avangardist kavramları sahipleniyorlar: kolektif yaratıcılık, mülkiyete karşı müşterekler mücadelesi, ve kapitalizmin yönetsel ve kurumsal düzeninin dışında yeni yaşam ve toplumsal yeniden üretim biçimleri kurma arzusu, gibi.

Bir Sidney Peterson

Zeminsizlik, boşlukta uçuşan devingen imgeler, antikarakterler, formsuz akışkan mizansen… öyküsel anlatım kalıpları ve sinema kurallarına karşı bir duruş ve anlatı misyonunun ağırlığında parçalanmayı reddetmek… ya da tanımlamayı daha basite indirgemek gerekirse; baş döndürücü görseller sonrası, bir bardak suyu kendi yüzümüze dökmedir gerçeklik!

izlemek için;

SIKINTI

Günümüzde halâ sıkılacak zamanı olup gene de sıkılmayanlar, hiç kuşkusuz sıkılmaya zamanı olmayanlar kadar sıkıcıdırlar. Çünkü böylelerinin benliği silinip gitmiştir – o benlik ki varlığı, günümüzün koşuşturmalı dünyasında onları belli bir yerde uzunca kalamayıp, amaçsız salınmaya zorluyor olacaktı.

Çoğu insan huzur(zaman)dan yoksun, bu doğru. Onlar temel gereksinimlerini karşılamaya ancak yetecek kadar kazanmak için tüm enerjilerini harcadıkları bir yaşam sürdürmektedirler. Bu yorucu görevi birazcık hafifletebilmek uğruna, uğraşlarına ahlaki bir tül çekecek, en azından kendilerine belirli bir ahlaki doyum sağlayacak bir “iş etiği” icad etmişlerdir. Kendini ahlaki bir varlık olarak düşünmenin kişiye verdiği övüncün her tür sıkıntıyı giderdiğini iddia etmek abartı olurdu.Gene de burada söz konusu olan, gündelik koşuşturmaya özgü bayağı, kaba sıkıntı değildir; çünkü bu türden sıkıntı ne öldüresiye ne de kişiyi yeni bir yaşama aydırıcı değil, ahlaken onaylı halihazırdaki uğraştan daha iyisi çıktığında hemen silinecek bir doyumsuzluğun dışavurumudur yalnızca. Bununla birlikte, görevleri arada bir kendilerini esnemeye itenler, yatkınlıkları gereği işlerini sürdüregidenlere göre daha az sıkıcı olabiliyorlar. Öbür mutsuz tipler ise gittikçe koşuşturma içine batarak, sonunda nerde olduklarını bilemez hale gelirler; onları yeniden kafalarıyla bütünleştirecek, o olağandışı, kökten sıkıntı hiçbir zaman ulaşamayacakları bir uzaklığa çekilmiştir artık.

Gene de kimse huzur(zaman)dan tümüyle yoksun değildir. Ofis sürekli sığınılacak biryer olmadığı gibi, Pazar günleri de bir kurumdur.Böylece, en azından ilke olarak, serbest zamanın o güzel saatlerinde herkesin kendini gerçek sıkıntı düzeyine yükseltme olanağı vardır; ama insan hiçbir şey yapmak istemese de ona olanlar olur. Dünya kişinin kendine erişememesini güvence altına almıştır bile. Dahası, kişi dünyayla ilgilenmese bile dünya onunla öyle ilgileniyordur ki, huzur ve dinginliğe bir türlü kavuşamayarak toptan sıkıntı içine yuvarlansın. Dünya da sonunda bu toptan sıkıntıyı haketmekte.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.