Je suis un hippopotame. Hipopotamım. Yüzümde 36°-42° güney boylam ve 26°-45° batı enlemlerine karşılık gelen edepsiz DİŞ esinliyor tüm bunları.

Bu dişin bütünde sanrılı sağlamlığına koşut, parçadaki çürümüşlüğü içinde.

(soluk soluğa) ..İçindee, inşası süren kahverengi kovuğuna sığıntı, bir tabur ateş karıncasınca sürülen bu sefih yaşantı, onulmaz bir gülünçlüğe gömülü o ayyaş mesihin kusmuğunda sonlandığı vakit başladı tam da her şey. Kırkıncı Gün Dönümü dolayısıyla konuşuyorken bu sonlanışın ardından Pachycondyla Verenae, ben de, bu; bir albatros anlığının, emir almaz kesinliğinde bulunan devasa çukurda tertip edilen eşsiz anmayı izliyorum. Muharrem’in kazağındaki irili ufaklı örgü kuyularının arkasındayım. Saç yağıyordu o gece. At binen dilencinin sırtındaki buhurlukta hapisiz. Kaynıyoruz.

Rüyasını anlatıyor Muharrem, ellerimizde telsizler: Tablodan içeriye koşuyorum; bir yanda çukurda yıllardır dinelenler, karanlığı bir bohçayla sırtlanmış gelen Thelas’ın yaptığı, ateş karıncalarına ve onların yersiz çalışkanlıklarıyla bulundukları alem dahilinde neden oldukları etik açmazlara ilişkin alaycı güzellemeleri, sık sık yarı alkışlar yarı yuhalar nitelikte uğultularla bölüp bohçadaki hınzır karanlığa tez canlılığı öğütlüyorken, diğer yanda Zanlı’nın destekçileri arkaya, çukurda bulunan biricik ispermeçet balinası yuvasına kurulmuş, Bakkhalar’ı kıskandıracak türde bir tartımlılıkla durmamacasına şaraba bulanıp, uzun öksürük ve küfürleşmeler ile emsali görülmemiş bu maskaralığa, iniltiye kaçan naralar savurarak eşlik ediyorlar ve ediyorlardı. İkimize özgü olduğuna inandığımız tellerin üzerindeyiz..

Zaman sonra, Muharrem elindeki telsizi Thelas’a veriyor ve gökte bir yıldız yer değiştiriyor eş zamanlı. Yıldız burada ve Yıldız orada. Yıldızların U çizdiği çukurlarda mahva mahkumiyet. Görüyorum ve Görmüyoruz. Donuyoruz.
Tüm bu yad etme tam bir saçmalık. İşte kuşluk vaktini aklınaesmişlikle dizginleyen güdük sis ve ona peşi sıra eşlik eden dolu dolu hiç.

”Portakal bahçeleri mi sandınız burayı, defolun!” diyor Muharrem.
Tablodan dışarıya düşüyorum. Kâbuslarım, yarım kalan arınmalar.
Ben yokken iyiden iyiye ıslak tahta kokusu tüm apartömana yayılmış. Kapım sanki Atlas üzerine inşa edilmiş bir baraj kapağı. Ben yokken komşularım yine ilenmiş yeterince. (kör olasıca diye seslerler beni hep) Öyle ki kapıyı açacak olsam bunca ilenç ardından, ölmüş olan anne-babam dahil tüm soy ağacım ilelebet âmâ gezer..

Ve Zanlı telsizin sesini -dördüncü ve son kez- açar (cızırtılı): Vahyediyorum; biraz kuruyemiş al gelirken!