Yazar: muhtelif

BEING A WALL IS NEVER AS EASY AS IT SEEMS

She touched the wallpaper. She touched me. I am not sure if they know each other but at times I can clearly see that they are almost the same.

Hiç bu kadar aşılamaz hissetmemiştim -sanki herhangi bir şey hissetmişim gibi daha önceden. Sahi, kim koyuyor evrenin kurallarını? Ben nasıl biliyorum evreni, kainatı? Ben neye sahip olduğumu bilmiyorum, ne olduğumu da çok bildiğim söylenemez. Kaskatı kesilmiş haldeyim. İki arada bir derede. Delirmelerin arasında bir paravan görevi görüyorum.. İki taraf da aynı aslında dediğim gibi. Yaratmanın sancısını izliyorum önüm arkam sağım solumda. Bugün bir adım attım (ya da evren bir adım geri gitti). Bilemediğim çok şey var, ama onların da bilemediği çok şey var. Mesela ben, beni bilmezler. Yıkıp aşmak istedikleri bu duvar, aslında onları dinlemekte ve hissetmektedir ya, ruhları duymaz. Sahi, ruhların atamasını kim yapar? Ruh ince bir toz bulutu mudur? Çoğunlukla aklımda pırıltılarla canlanır – aklım, aklım. İki duvar arasında sıkışıp kalınca, ikisinden de biraz biraz doğuyorum sanırım. Belki en başta hiç yoktum, ne zaman var olmaya başladığımı asla hatırlayamıyorum. Hafızamdaki ilk an, o iki elin birbirine dokunacak gibi olduğu andı. İşte o zaman ilk nefesimi aldım diyebilirim. İki nefes arasında bir duvar olarak dimdik durmak öyle kolay değil, arada eğilip bükülüp dökülmelisin. En azından ben öyle yaptım. Gölgelerim binbir tane, hepsi birbirinin ardına saklanıyor sürekli. Bir şeyler dönüyor, bir oyun parkında gibiyiz. (Daha önce hiç parka götürülmüş bir duvar görmedim. Daha önce hiç görmedim de zaten)

-BEING A WALL IS NEVER AS EASY AS IT SEEMS-

bir zamanlar bir yaşam diliminde

Saman balyalarını bağladığım tarlanın kuzeyine düşen az ilerideki alçak bir tepede başladı her şey. Bu tepede kendi kaderine bırakılmış üç armut ağacı vardı, ikisi yapraklarla kaplı, biriyse grileşmiş gövdesiyle çıplak ve ölüydü. Arkalarında kocaman, ak bulutlu mavi bir gökyüzü vardı.

Daha önce hiç dikkatimi çekmemiş bu küçük görüntü, birden gözüme çarpıp mutlu etti beni. Sokakta yürürken görülebilecek tanımadık, hatta hiç çekici olmayan, ama bir nedenle, yaşanan bir hayatı sergilediği için belki, insana hoş gelen bir yüz görmüş gibi olmuştum.

Hemen sonra izlendiğim duygusuna kapıldım. Bir an, tepede bir insanın durduğunu, ya da bir çocuğun armut ağaçlarından birine tırmandığını sandım. Ölü ağaç iki canlı ağacın arasında öyle duruyordu. Ortada kimsecikler yoktu.

Bir insan bir hayvanı ürküttüğünde ya da tam tersi olduğunda, bakışların izlediği yol bir an öteki şeylerin hepsini dışlar. Şöyle ki, olay bir hayvan ve bir insan arasındaysa, ortada genellikle bir var olma eşitliği vardır. Oysa bu kez eşitsizlik olduğunu seziyordum. Yani beni izleyen manzara parçasından daha az var oluyordum.

Armut ağaçları şimdi daha değişik görünüyorlardı. Her dalın eklemi görülebilir hale gelmişti, her yaprağın nasıl kıpırdadığını görebiliyordum. (Tüm akşamüstü boyunca kuzey ve güney rüzgarları hafif, yumuşak bir soluktan az daha uzun esintilerle birbirleriyle yarış edip durmuşlardı.) Armut ağaçları altındaki toprak bile değişmişti.

Seninle karşılaşıncaya kadar gerçekleşmekte olan bu değişimi adlandırmaktan acizdim. Bugün ilerlemiş yaşımda koyduğum ad ise: aşkın içe işleyişi.

Her şey akıntıya kapılmıştı. O üç armut ağacı. o alçak tepe. vadinin öbür ucu, biçilmiş tarlalar, orman. Dağlar daha yüksek, ağaç ve tarlalar daha yakındı. Görülebilir her şey bana yaklaşıyordu. Daha doğrusu her şey durmuş olduğum yere sürükleniyordu, çünkü ben artık orada değildim. Her yerdeydim, vadinin karşısındaki ormanda olduğum kadar ölü ağacın içinde, dağ yakasında olduğum kadar saman balyalarını bağladığım tarladaydım.

John Berger’ın Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü kitabından alıntıdır.