Yazar: MUTiLi

@mutilipost

Als Das Kind Kind War

LIED VOM KINDSEIN

Als das Kind Kind war,
ging es mit hängenden Armen,
wollte der Bach sei ein Fluß,
der Fluß sei ein Strom,
und diese Pfütze das Meer.
Als das Kind Kind war,
wußte es nicht, daß es Kind war,
alles war ihm beseelt,
und alle Seelen waren eins.
Als das Kind Kind war,
hatte es von nichts eine Meinung,
hatte keine Gewohnheit,
saß oft im Schneidersitz,
lief aus dem Stand,
hatte einen Wirbel im Haar
und machte kein Gesicht beim fotografieren.
Als das Kind Kind war,
war es die Zeit der folgenden Fragen:
Warum bin ich ich und warum nicht du?
Warum bin ich hier und warum nicht dort?
Wann begann die Zeit und wo endet der Raum?
Ist das Leben unter der Sonne nicht bloß ein Traum?
Ist was ich sehe und höre und rieche nicht bloß der Schein einer Welt vor der Welt?
Gibt es tatsächlich das Böse und Leute, die wirklich die Bösen sind?
Wie kann es sein, daß ich, der ich bin, bevor ich wurde, nicht war, und daß einmal ich, der ich bin, nicht mehr der ich bin, sein werde?
Als das Kind Kind war,
würgte es am Spinat, an den Erbsen,
am Milchreis, und am gedünsteten Blumenkohl.
und ißt jetzt das alles und nicht nur zur Not.
Als das Kind Kind war,
erwachte es einmal in einem fremden Bett und jetzt immer wieder, erschienen ihm viele Menschen schön und jetzt nur noch im Glücksfall, stellte es sich klar ein Paradies vor und kann es jetzt höchstens ahnen, konnte es sich Nichts nicht denken und schaudert heute davor.
Als das Kind Kind war, spielte es mit Begeisterung
und jetzt, so ganz bei der Sache wie damals, nur noch,
wenn diese Sache seine Arbeit ist.
Als das Kind Kind war, genügten ihm als Nahrung Apfel,
Brot, und so ist es immer noch.
Als das Kind Kind war,
fielen ihm die Beeren wie nur Beeren in die Hand
und jetzt immer noch, machten ihm die frischen Walnüsse eine rauhe Zunge und jetzt immer noch,
hatte es auf jedem Berg die Sehnsucht nach dem immer höheren Berg,
und in jeden Stadt die Sehnsucht nach der noch größeren Stadt,
und das ist immer noch so,
griff im Wipfel eines Baums nach dem Kirschen in einem Hochgefühl wie auch heute noch,
eine Scheu vor jedem Fremden und hat sie immer noch,
wartete es auf den ersten Schnee, und wartet so immer noch.
Als das Kind Kind war, warf es einen Stock als Lanze gegen den Baum, und sie zittert da heute noch.


ÇOCUKLUĞUN ŞARKISI

Çocuk çocukken kollarını sallayarak yürürdü.
Derenin ırmak olmasını isterdi, ırmağın sel.
Bir su birikintisinin de deniz olmasını.
Çocuk çocukken çocuk olduğunu bilmezdi.
Her şey yaşam doluydu ve tüm yaşam birdi.
Çocuk çocukken hiçbir şey hakkında fikri yoktu.
Alışkanlıkları yoktu.
Bağdaş kurup otururdu, sonra koşmaya başlardı.
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı.
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi.
Çocuk çocukken şu sorulara sıra gelmişti.
Neden ben benim de sen değilim?
Neden buradayım da orda değilim?
Zaman ne zaman başladı ve uzay nerede bitiyor?
Güneşin altındaki yaşam sadece bir rüya mı?
Gördüklerim, duyduklarım, kokladıklarım sadece dünyadan önceki dünyanın bir görüntüsü mü?
Gerçekten kötülük ve kötü insanlar var mı?
Nasıl olur da ben olan ben olmadan önce var değildim ve nasıl olur da ben olan ben, bir zaman sonra ben olmayacağım?
Çocuk daha henüz çocukken ıspanağı, bezelyeyi, sütlacı ve karnabaharı ağzında geveleyip dururdu,
Ve şimdi hepsini yiyor, üstelik zorunlu olarak değil.
Çocuk henüz çocukken bir keresinde yabancı bir yatakta uyandı.
Şimdi tekrar tekrar uyanıyor.
Bütün insanlar güzel görünürdü, şimdi ise sadece bazıları.
Cenneti gözünün önüne getirebiliyordu, şimdi ise tahmin ediyor.
Hiçliği düşünmezdi, bugün ondan ürküyor.
Çocuk çocukken hevesle oyun oynardı,
şimdi ise ancak yaptığı işle heyecanlanıyor.
Çocuk çocukken elma ve ekmek yemek yeterliydi.
Ve bu bugün de böyle.
Dutlar ellerini doldururdu.
Ve bugün de böyle.
Taze cevizler buruşuk bir tat bırakırdı ağzında,
Ve bu hala böyle.
Bir dağın doruğuna vardığında biraz daha yükseğini arzululardı hep.
Ve büyük bir şehir gördüğünde daha büyüğünü isterdi.
Ve bugün de böyle bu.
Coşkuyla ağaçların dallarına tırmanırdı tepedeki kirazları toplamak için.
Ve bugün de böyle bu.
Utanırdı yabancıların gözü üstündeyken.
Ve bugün de bu değişmedi.
Sabırsızca ilk düşen karı beklerdi,
Ve bugün de beklediği gibi.
Çocuk çocukken zıpkın gibi bir çomak fırlattı ağaca
Ve bugün hala titrer çomak o ağaçta.

PETER HANDKE

Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği


“..Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce..”

Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği; http://hrantdink.org/tr/hrant-dink/hrant-dink-yazilari/725-ruh-halimin-guvercin-tedirginligi

Music: Godspeed You! Black Emperor
Voice: Tuncel Kurtiz
Text: Hrant Dink

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı

“Andronikos için bir tek yol kalmıştı; kaçmak. Gitmek… Kendini de başkalarını da aldatmayacağı, aldatmak zorunda kalmayacağı bir yere kaçmak, bir yere gitmek. Öyle bir yer ki kendisinden yalnız inancını değiştirmesi değil, eski inancına göre hareket etmesi, davranması da istenmesin. Öyle bir yer ki bugüne dek topluluk içinde Andronikos neyi simgelemişse, orada öyle bir şeye yer olmasın.”

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı | Bilge Karasu

AYAKLAR

Çakılmış İsmail, devası yok.
Oturma odasında bir korkuluk.
Korkuluk, eve ilk taşındığında söktüğü panjurlardan.
Kıyafeti yok, çulsuz ve sessiz bir korkuluk.
Başı ve ayakları ve elleri yok.
Bir hayalet ya da iskelet gibi geliyor gözüne günlerdir.
Hiçbir yere gitmemenin ve hiçbir yerden dönmemenin; kendinin şeceresini tutuyor aylardır.
Duvara yaslı, duruyor haftalardır.

Evim meyden yapılmadıysa, neyden yapıldı, diye soruyor İsmail.
Her artan adım neyimde başka bir delik.
Topuklar var diyor İsmail.
Topuk var topuk var.
Eskimiş, çiğ asfaltı ezen topuklar.

Odada hava karanlık her daim, akvaryumun suyu koyu ve kara bir elma rengini koruyor.
Gözü sönük odanın, hafızası dipdiri.

Tavana bitişik pencereyi aralıyor.
Bu kot farkı gözleri kör biri gibi, kulaklarını güçlü kılmış İsmail’in.
İsmail gelip geçen ayak seslerini duyuyor, sabahın ilk saatleri, sokak kalabalık.
Ayakkabıların farklı seslerini ezber etmiş.
Sanki ayakkabılar konuşuyor artık.

-Huzuru yakalayabilir miyim? Ne kadar hızlı? Ne kadar yavaşım? Aramızdaki mesafe ne kadar? 
-Savaşı başlatabilir miyim? Başlarsa kaçar mıyım?
-Ne kadar canlı ne kadar ölüyüm?
-Kumbara mı doldurabilir miyim? Ne kadar zaman alır?
-Kundura, bir çift kunduram olsaydı!

Kalabalıklaşıyor ayak ya da ayakkabı sesleri, kalabalıklaştıkça kararır gibi karmaşıklaşıyor.
Ayak sesleri yükseliyor. 
Kurulan cümleler, sorulan sorular, derinleştikçe siliniyor.
Bir saate bakakalıp zamanı durdurmanın hayalini kuruyor İsmail.
Çalışsaydı, bir işi olsaydı eğer, işten eve dönüş yolunda olacaktı bu saatlerde. Akşam oldu diyor İsmail. 
Çoğul değil artık tekil ayak sesleri.
Azaldılar. 
Akşam oldu diyor İsmail.
Her eksilen adım yalnızlık yapbozumu tamamlıyor. 
Lambayı yakmıyor İsmail.
Aklım karanlık değilse ney.
Ruhum karanlık değilse ney. 
Sesim karanlık değilse ney. 
Evim karanlık değilse ney. 
Sökemiyor İsmail, devası yok.

YUVARLAK

etrafında eller, hisler, ayaklar, zihinler; hangisi katil, hangisi ressam, yasadışı?
bedeni toprağa çok yakın, çimin kokusunu duyuyor, donakalmış bir pişmanlığı eritiyor, başına taş düşmesini bekliyor, ağaçların arasında dönüşüyor.
sık sık, kısa kısa, kafasını sallayarak, beynini kaynatarak, canındaki yangında kaybolarak; uzanıyor parkta.
herkese olması gerektiği kadar uzakta.
çimler ellerini kelepçeledi.
çok eski bir korsan torunu belki, belki küsmüş ve büyümemiş bir çocuk, giz bir bekçi belki, belki sadece bir serseri, belki de kovulan bir işçi ya da öylece uzanıp dinlenen biri, zamanımız kesişiyor parkta.
etrafında zihinler, eller, hisler, ayaklar; hangisi hırsız, hangisi daha erken ölecek, hangisi daha yakın zamanda yalan söyledi; birine; kendine, hangisi daha çabuk sarhoş olur?
tartışmasız akıllı, yeşilken hala bir yerler tadını çıkarıyor.
bir ressam gibi yatışını çiziyor etrafa.
her yer sesli, herkes sessizken; o yatıyor.
bir dalın kırılışı.
kılıçların tokuşması.
suskun kalemler.
yasaklı bölgeler.
özgür doğa.
özgür o da.
herkes gelebilir parka, herkes geçebilir.
dokuz yanından yaşıyorlar.
etraf sonbahar.
başının altında silinmiş ayak izleri var.
bir dünya ve ikizi, gözleri.
orman, saçı sakalı.
etrafında eller, ayaklar, zihinler, hisler; hangisi ilk sevişecek, hangisi ilk baba olacak?
yattı ve saymaya başladı ölümden önceki soluklarını.
bedeni toprağa çok yakın, çimin kokusunu duyuyor, donakalmış bir pişmanlığı eritiyor, başına taş düşmesini bekliyor, ağaçların arasında.
etrafında ayaklar, hisler, zihinler, eller; hangisi anne olamayacak, hangisi en yakında ağladı; içine ya da dışına?
kalbindeki mum erirken, bunlar geçiyor avarenin ateş zihninden
etrafında ayaklar, zihinler, eller, hisler…

CEVAP YOK GECE VAR

Yerinde durmayan örümceğim.
Ağ ördüğüm yok.
Ve takip edenler, karşımda dikilenler, sağımı solumu kör edenler, üstümü altımı gölgeleyenler dışında hiçbir yola engel değilim.
Gecenin dölleri değiliz ve gece cinsel uzvumuz değil.
Ağaç durmuyor, göğe uzanamıyor, dokunamıyorum, dokunamıyor.
Toprak mısın, ışık mısın, duvar mısın, kaos musun diye soruyor yirmi birinci ses.
Gece piyanistin avuçlarında inliyor.
Islık çalınıyor delice ve bu ağaçları güzelleştiriyor.
Katiller arınıyor ve yapraklar yeniden örgütleniyor.
Saat misin, insan mısın, su musun diye soruyor onikinci ses.
Sessizlik hepimizin ve kimseyle de kalmıyor.
Uyku musun, mey misin, cevap mısın diye soruyor otuzüçüncü ses.
Kaptanlar titriyor gülün rüzgarında.
Susuyorum, mutlaka bir it kişneyecek.
Dövme dolaplar, dövme dolap hışırtıları.
Elim kanayacak, sus aklım.
Kaplumbağa mısın, çiçek misin, balık mısın diye soruyor dokuzuncu ses.
Geç kalan bütün tiryakiler bülbülleri içer, yuvarlana yuvarlana erişilmez dillerine.
Ve tarihsiz şakalardan senelerdir ağlayan gözler.
İp misin, kan mısın diye soruyor altmış altıncı ses.
Bir ayyaş gibi içimize sinen tespihler, tüm taneleri fırlamalı güzellikteki lekelere, belki zoraki.
Yuvarlanmalı bir şeylerin çehresi.
Uçurtma mısın, ateş misin diye soruyor kırkbeşinci ses.
Rüyalar dolusu bir armağandır gece, içine susadığın; tüm hücreleriyle oyuna, şaşıramasın bile.
Ruhunu kat.
Ayaklarını, kanatlarını parele; içinde olan ve tanımadığın bir dil deşer gibi.
Siyah mısın, beyaz mısın, taş mısın diye soruyor yetmiş sekizinci ses.
Kanatmakla kandırmak, kanmakla kanamak aynı deride.
Deniz ölümsüz değil, ben ölümsüz değil.
Durmadan dönüşen bu devran seni büyülemiyor, yeterince canını yakmıyor ki kül kokuyorsun.
Anahtar mısın, küfür müsün, söz müsün diye soruyor doksandokuzuncu ses.
Öylece bakmak, öylece düşünmek, hiçbir işe yaramıyor.
Gülmek, tebessüm etmek hiçbir düşünceyi, hareketi ferahlatmıyor.
Hiç yararı yok.
Geceye çıksan da geceden girsen de hiçbir yararı yok.
Bir çift kedi, iki dal, bir çift ayakkabı, iki eldiven ya da iki el hiçbir şeyi değiştirmeyi hedeflemiyor.
Öylece gecenin içindesin ve böylece o senin içine varamıyor.