Menü Kapat

Yazar: Mine Yörük

Blister

sağ elden
07:45’de sol cebime akıyor
4 mg’lık kapsül
semptom gidericiler
boyun büküğüne iyi gelmiyor

taksiler beklemiyor
araflı sarılmaları

atomlarıma iyi bak
dolabın aynasında gözlerim
acele et diyor ses döngün
acele ediyorum

hiçbir yıldız yağmurunda ölmüyorum
üşüyorum diye sağa çektiğinden beri

üstünden atladığımız cehennemlere
selamını söylüyorum

Matematik An

 

 

 

Bazan da bir yerde kuşlar vardır
Ne uçmak, ne görünmek için
Bir karanfil pencereyi deler
Bir kapı kendiliğinden kapanır
İstesek sevişirdik, ama olmadı
Biz değil yaşayan acılardır.

 

yarısı görünüyordu sırtının…tadı kaçmış sabaha, aydınlık masaya eğili başın…yarımına dayanılır sırt. ağlıyordun. nereden biliyordum bunu bilmem. hiçbir ses yok hatırımda. ama sapasağlam durur o pencere önünde eğilmiş sessiz kederin. anlamlarını yitirmiş kahvaltılıklar, neşe vermekten yoksun reçeller ve zeytin taneleri. yarısını bunca yıldır taşıdığım o yıkılmış sırt. çatala tek gelen, kısmet taşımayan on dört zeytin tanesi

sobanın başında dururken geldim yanına. ‘üzülme’ dedim, ‘üzülmeyelim’ dedin. ölmüş gibiydik. az daha ölecek gibiydik. ya ölseydik. ‘ölmedik ya’ dedik. ‘toparlanalım da’. ‘yeniden başlar her şey’. kaşlarımızda değil göğsümüzde bir gemici düğümü gibi. ellerimizde çıtır çıtır bir buzdan kalp. burnunun ucu sızlayan iki omuzduk. kalan ikisi kırık.

sebze kasalarını taşıdığını bilirim.bir hayali ısıtmak için. kara saçlarına değer sırtına vurunca. yatağını yorganını taşıdığın gibi.  yedi tepelide. on dokuz yaşında. kendine mektuplar yazdığını. iki yüz elli gram peynire katık ettiğin daktilo vuruşlarını.yerin dibinde, yerin dibine yazdığın yeryüzü dolu mektuplarını. mavi kuyruğunu. silinmiş kalem bıyığını. altın gözlerini. tavşan kızı, kırmızı öpüşlerini…

yedi cüceler vardı. elimi tuttuklarını hatırlarım. öyleyse pamuk prensestim . hiç değilse prensestim. ya da öyle sanardım. küçük bir kutuydu ev. minik pencereler ve yeşil oyuncaklar. kutu kutu. bayırdan aşağı koşmuştuk. anahtarımız vardı. henüz kilitlerine sokulmamış. daha yerleştirmeden yerine, umutsuzlanılmamış. şekerden bir evdi. evcilik oynayıp yaşlanmıştık.

kağıdı aldım elime. merdivenleri çıkmaya başladım. bu kadar ağır olmamıştı hiçbir adım. iki kat yukarı çıkmak . taş çatlasın onar basamak. kalbimi ezen yirmi hamle. göğsümde ciğer paresi. uyur bir gonca. süt kokan bir ceylan. altında kalbim. altında gözlerim. altında çerçevesini terkeden resmim. altında duvar kıran içim. vura vura, çın çın . hep içine doğru. nihayet bir adım odaya. bir ana. iki ana. hiç konuşmadan ağlaşmamız. hayvan iniltisi gibi açık yaramızdan. aynı alfabeden, aynı figan.

beş günlük sakallıydın. yirmi dört ayar bir su. parlak iki yıldız. kuşkusuzluk. buram buram bir itki.  bir gül goncası sulamıştık seninle. bir gülün aksine sarılmıştı kalbim.

 

zaman.
yirmi basamak.
cam kavonoz.

* ‘acılar şenliği ‘, kekremsi bir aşktın. kapı eşiğinde lacivert jeanlı bir Prometheus. beş günlüktü sakalın.

‘yıkanır denizde ışıkları ayın, sallanır sahilde nefesi rüzgarın’ . tenor olabilirdin ‘santa lucia‘ da. durur bir sopranoyla atışırdın karanlık deniz kıyısında. şarap kokmasa, deniz olmasa söylemezdin gülsünler diye. durup durup sayıklardık. bağırarak. içkili. sevgili.
çiz, çak, söyle, yaz, oyna.
ehil ele uğramamış, ilkel sebil kabiliyet kumlara, asvaltlara, cık cıklara, boşunalara, hebalara akardı. küp tekrar dolduruncaya ; damla kalıncaya sızardı. zaman geçerdi. zaman hiç acımadı.

saat dördü yirmi geçe pastanenin en dibinde. kravatı taze atılmış liseli oğlanlar gibi beklerdin. saat dördü yirmi geçe. ‘ dörtten sonra’. O diline pelesenk, komik, afaki sözün. dörtlerden ve yirmilerden bir ömür birikmişti. pastane simit sarayı olunca, kimse buluşmuyordu dörtten sonra. plaj kabinlerinde va kara kışlarda pastanı üflemiyordu kızlar. senin hatıraların onlardaydı. hafızası senden iyi ve sırf bu nedenle aklını kaçıranlarda.
saat dördü yirmi geçe bir kız minübüsten inerdi. seni seviyorum asılı yürürdü ağzının köşesinde.
saat dördü yirmi geçe bir çocuk şehrin ortasından bakardı. yürüyen uzun saç tellerini sayardı. seni seviyorum bir. seni seviyorum iki…

otuz kart dökmüştün önüme. otuzunda sessizlik yazan. ben ise sesleri severdim, aklımdaki seslendirilmemiş sesleri. bir iş hanının karanlık katında.‘ bana güven’ demiştin. ikinci kere ve gözlerinin kefilliğinde. onuncu basamakta takılıp baktım aydınlığa doğru yürüyüşüne. avucumda sıktım papatyayı. bir defter arasında öldürmeye götürdüm kendimle. menzilinden alınmış zehirle uzun yol boyu yalpaladım. kaçmayı beceremedim. hiç.

ay vardı. ay, kendini yazıhane sanan bir dikdörtgene dururdu. iki sandalye, bir dirseklik masa. ve toz. bir ömürlük, bir ciğer dolusu talaş. güneşten solmuş ve çoktan futbolu bırakmış on birlere yaslanırdın. gözlerini unutmadım bir. ayırdım onları sonrakilerden. -sonraki gözlerinden-
içinden akşam aktığını bilirim gözlerinin. içinden kızıl bir denizin taştığını. büyüdüklerini. bütün duvarları saydamlaştırdıklarını. hep henüz susmuş, hep yeni kurumuş gibi tanrısal bir nakış taşıdıklarını. kilolarca toz yuttum seninle. ay altında. gözlerinden sızan parlak sarı, tozları iterdi. geçmişte oldu bunlar. inanması ne zor. aynı gözlerde kirlendim. içinden ışık sızdırmayan bu ama gözler onlar mıydı?
üşenmeyip bakardım o zamanlarda. aynı dikdörtgende ayın yanmadığına, sarı gözlerin tuhaf yokluğuna. yaslanılmayan on birlere bakardım. alçıdan bir heykeli koyardım masaya, çıplak. onbeş çarpı üç yüz altmış beş kere ; yaşlanınca hayal kırıklığının tuz-buz ettiği bir heykeli koyardım.

heykel bir palyaçoya yakışır sonu seçip, intihar ederdi. belirgince çentilmiş bir tarih veda ederdi dağılmış parçalarında. beşi bir parçada, ikisi bir parçada. her şey biterdi. her şey, hiçbir zaman eskisi gibi olmamak diye bir ölüm seçerdi. en özensiz, en değersiz zamanlarımı seninle bir eskiciye satardım.

geriye hiçbir şey kalmazdı. hep yanılırdım. hep yanılırdın.

mutfak masalarını tezgah üstü lambalar aydınlatırdı. ayrılık içerde, bırak, sus ve saldır masada otururdu. kalkıp kendimi seyrederdim kapının arkasına saklanıp. durmamı isterdim. her sabah hiçbir şey olmamış bir sesleniş yaratırdık. meleği arayıp, şeytanı bulurduk arka bahçede.

biri ve üçü gösterdik birbirimize yaşlarımızdan. birler kızıl deli bir attı, soluğu yakan. üçler vurulan ve gözünü kapadığında defalarca yere yıkılan bir kuştu. kendilerini görünce tanımazlardı. birler üçleri sırtında taşırdı. bilinmeye başlanan bir varış uzaktan el sallardı. selim bir tabiatı vardı anın. gün ışıyana kadar eli alnımızda. nasılsın, daha iyi misin? buralardayım. aklının ötesinde, yavaş yavaşım…

bütün çarpımlar, katlar ve kalanlar yanlış sonuca götürdü.
senin matematik dehan eskidi. ben zaten oldum olası anlamazdım.

*Bilgesu Erenus
Şiir: Edip Cansever (İnfilak)

 

-ad infinitum-

adını görürüm
iki kere yumarım gözümü
ikincisi uzun
giderek
kuruyan aksimi
sesinden toplamış
bir sabah
öyle sabahlar
anlamadığını sormaya korkan
çocukça
onu ararım
saat 08:10

hiçbir yerde
ve yarın parantezlerinde
aşınır vapur koltukları
yağmur altıdır
sabahtır
eriyene kadar kimsesi
basketbol sahalarının
ölesi gelmekle
işe yetişmenin orta boşluğu

hiç pişman olmamış gibi
aynı yolda
aynı adımı
aynı tabanla

elini değdiği kağıtlar
bende
göğsünde ısınmış kumaş parçası
bende
bir çiftten bir tek kalmış gri çorap
iki hücre
on milyon atomu
hiç sevmemişseliği
öyle sanmışsalığı

gelip geçen adamlar
mülteci bıyıkları
yabancı kocaman parantez içleri
suya bakarım konuşurlar
dalgın
suya bakarım
suyun
bildiğim dildeki sakallarına
küçük
sevimli mastarlarına
tümcelerinin

kimse
nereden gelse
ne dese
suya benzemese
çölümdür
suya bakarım
suyu bilir
suca düşünürüm
akıp gidenimdir
solan bulutumdur
ad infinitum. ad infinitum

Sahisi, En Sahisi

Durup bekledi orada. Elindekini sıkıp, oturduğu yerin tam karşısındaki duvara, aşağıya dikti gözlerini. Hiç ayırmadı. Yummadı da. Bakamazdı insan. Kesintisiz bakamazdı o ‘bakma ‘ya. Duvar delinirdi, harç dökülür, tuğla patlar ve kahır yağardı üstüne insanın. Öyle de olmuştu. Sağında bir köşede yer tutmuştuk. Dik değil bükülü durduk. Patlayan tuğlanın içindeki suretlerin utanmaz oylumu dik durmaya engeldi.

Gidilmez miydi oradan?

Gidilmezdi. Niye gidilsin?…hiç becerilemedi bu. Ceset, safra dolu savaş meydanları terkedilemedi hiç. Doğa kusursuz denge(!) sunardı beri yanda. Tercih eden ayağını silkeleyip giderdi o yana.

Yok, gidilemedi.

Yoktu içerde o maya.

Pislik sevilmez. Pislik gibi hissetmek…

cenazede baş eğiktir. Ölünün canlı kalan parçalarının gözüne durulmaz. Durulamaz. Bulanır yürek.  Katil olmanın kıyısı ayak izi doludur.  Ama inleme acıtır.  Kim inlese.

 

Gider kimisi. Gelmez bile. Suni çimenlerde böcek yaşamaz. Kurtçuk yuvalanmaz. Kulağa kaçan ve kırkayak yalancı toprakta dolanmaz. Karınca delmez o toprağı. Düzen dışı ot bitmez.

Tür çeşitlenmez. Renk çoğalmaz. Kurgu bozulmaz. Aynı çimensi görünür orada.

Yaşamaz. Yaşar gibidir sade. Üstünde aynısı gezer. Aynısıdır o iki ayaklı. ‘Çimensi’.

Dipte kurtçuğu istemez. Devamı olan sahici çimeni feda eder buna. Güneş, sahte rayihalar, renkler bulunur. Orada gözler buluşabilir. Her renk. Her cinsiyette. Badem, çipil, iri, çekik, kısık ve patlak gözler. Uzun takma ve kısa kirpikli gözler. Tümü.

 

Çimensi üzerinde gezenin gözlerinin arkası yoktur. Bir karar bu. Bir tercih. Bulantıya ve bok kokusuna karşı alınmış sert, geri dönüşsüz bir tedbir. Göz arkası dolu olunca, göz göze duramaz.  Arkası dolu olan gözün yapacakları belirsizdir. Kirli mavi boyalı, ecza kokulu bir koridorda, oturulan ağaç koltuğun tam karşısındaki duvarı delebilir. O zaman o belalı savaş meydanında kim duruyorsa, üstüne sıçrar duvardan. Ne varsa görünür. Ne varsa gözün deldiği duvardan öbürlerine yansır. Cenazelerdeki gibidir baş. Ama hep eğili değil, bir inip bir kalkmalı;  durup durup bakmalıdır. Mavi ecza kokulu koridorun altında beton; altında… altında … daha altında…kurtçuklar, ve karınca tünelleri vardır. Ve bulduğu her delikten fırlamaya hazır ot türevleri. En hakikisinden. 

Devam

Adonis

koparken durduğun yeşil geçitte
yüzün asılı saçlarından sonra
anlamlanamaz hiçbir kare öyle
hiçbir kare saatleri silmez zamandan
ölümlülerin en güzeli bir tel kumral
en yüklüsü iki göz

dönüyoruz başa  dönemiyoruz başa…
anda takılı bir an
gelip oturduğumu hatırla yanına
beklediğimi
sessizliği

sessizliğin ellerimde beklediğini
suslu, kırık gidişlerin
duman duman kayboluşların
küflü bir sesim sadece
ardında yüzünün hep arkasında
göğsüme dağılmayan kahvenin tonunda
aksak ritminde harflerin
düğümlü içim

bira şişesinde kağıt
söylüyor
bul beni !
kaybolduğun puslu sokakta
söz birikintilerine basmadan geçiyor
sonunu izlemeden bitiyor filmim
filmim,
artık gösterilmiyor

Adonis,
ölümlüler güzeli, hep küçülüyor söylemelerim
dillerim esir, niyetlerim tutuk
uzağım, pek uzak
kış bastırdı şimdi
o yeşilin altına indin,
aldın yazı da

Palyaço Kokusu

hey
hişt Adam!

– 1 –

dinle,
ben kendimi seslendiriyorum
sen
palyaçoyu seslendir
sakın bana ölü palyaçolar konuşamaz deme
zaten bunu sen de bilmiyorsun

kokuyu duydun mu?
palyaço cesetleri,
kuru
portakal kabuğu gibi kokar
üzerine zaman çentilmiş
kırmızı burun değil;
kırmızı lastik top durur yanında
zaman serilir kutuda
uçsuz bucaksız bekler zaman

hişt Adam!

-2-

dinle,
küçük kızlar ceylanları sever
gözlerinde ırmaklar akan ve bal parlağı kahveleri
gergin alnı
müstehcen şakağı
sokak lambasında aydınlanan üzüm karası saçları
omuza düşer
yüze düşer
küçük kızın içine düşer

hey Adam!

– 3 –

dinle,
küçük kızlar kadın olur
palyaçolar ölür
portakal kokusu kalır küçük kızların elinde
kokular unutturmaz
kokular döner gelir kalabalık
dönüşür dünler
dirilir palyaçolar

hey
hişt Adam!

– 4 –

dinle,
ben kendimi seslendiriyorum
sen
palyaçoyu seslendir
sakın bana ölü palyaçolar konuşamaz deme
bunu sen de bilmiyorsun

bir ceylan
bir ay altında su içiyor hala
hala yanına yanaşılmıyor o bal parlağının
ve öfkeyi aşıyor içinden geçen gün batımı sarısı

konuş!
söyle!

Uçsuz bucaksız bekleyen zamandan
tebessümlü hatırlayışlardan

kıpırdasın yapraklar
avuçlarıma eğilsin ceylan
soluk alsın eski eski
portakal kokulu ellerimi suya daldırıyorum…

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.