Menü Kapat

Yazar: Mazlum X

Toplumsuz Gerçekçiliğin Terki – Bir Bırakış Denemesi

Kim bilir hangi bedende gezmede Bulut’a…

Özgürlüğün bir sistem meselesi olmasa da, yani sistemli-sistemsel bir uğraşın amacına, bir hesap pusulası kalemine indirgenemeyecek bir yerde dursa da, gene de iki asli, kadim kavramla devamlı bir temas içinde olduğu söylenebilir: kurtuluş ve barış. Bunları çizgisel bir sıraya koymak, birini diğerinin nedeni yahut sonucu olarak sabitlemek, kavramları yukarıda sözü geçen sistemli-sistemsel uğraşa, hesap çizelgelerine sıkıştırıp sakatlamak olurdu. Ama tersine, öyle ki tanımlanırken kullanılan ölçüleri bile aşıp geçme, genleşme, bir mecazla, kendi rüzgarına binme temayülü vardır bu kelimelerde. Örneğin kurtuluş, tanımına indirgendiği bir cümleden kurtulmak anlamını da içerip aşar hemen. Yine de denemeli.

Özcü anlayış, karşı-biçimci oluşuyla malul, ve hatta bu biçim karşıtlığında mahkumdur. Biçimden kaçınma, ona rastladığı her yerde sözünü-silahını kuşanıp siper alma yönlü bir sükekli teyakuz hali, duyarlık ve dikkatini rehin almış, dolayısıyla olanbiteni görüşünü ve duyuşunu ketlemiş, duyusuna boyunduruk vurmuş demektir. Daimi ve takıntılı bir değilleme, taşın taş olmak dışında olabileceği şeyler aleminde gezemez, taşın taş olmaksızlığında zincirlidir o. Dolayısıyla taşta (esasında) kendi taşından başka bir şey görmeyen o sistemli-sistemsel uğraşın, o çizgisel-hesaplı gerçekliğin, velhasıl, biçimcinin eylemlerinin, tanım ve tariflerinin, topyekun iradesinin tepkisel kutbunda, bir tür kuyruk durumunda mahsurdur. Çünkü özcü, taşın taş olmayışında değil, taşın biçimcinin taşı olmayışında diretir, ki bu da önce biçimcinin bir fiilini veya tarifinin gerektirir.

Benzer sorunları her türlü ikilir için sayıp açabiliriz; öz-biçim yerine madde-mana, usul-esas, iç-dış da getirsek, temelde ikici, zıtçı, kutupçu düşünmenin sorunlarını sayıyor olacağız. Bizi buna dil zorluyor. Varlığı da, zamanı da dilden çıkarsarken çoktan ikiciliğin, dolayısıyla sistemin, hesabın, ‘mevcut’ veya ‘somut’ öntakılarıyla güya apaçıklığın, oysa yalnız kalabalıkların kabulüyle meşrulaştırılıp dayatılan bir gerçekliğin tuzağına çekilmiş oluyoruz. Öyle görünüyor ki kurtuluş, nihai olarak, yaşamın kendsinden bir an evvel değilse şayet, kesinlikle dilin bu kullanımından kurtuluş anlamına geliyordur. Bu yönüyle de o, dilinde bir şiirle çıkagelendir. Düşünmenin yeniden düşünülebileceği, bakışın yeniden bakış, duyunun yeniden duyu, dikkatin yeniden dikkat kılınabileceği bir dünya olarak şiir. Konuşmaya hırsını, hevesini, hevasını gösterecek, onu nefsinde, şiddetinde, hesabında-kitabında gösterip faş edecek olan şiir.

Devam

Allah’ın Üç Fakiri

Sazının tek teli kalmış şarapçı Hasan’a…

Kimisi misafirdir bu dünyada. Kapı kapı dolaşır, ikram görür, hoşluk dağıtır. Nereye gitse, yeri yurdu hep uzaktadır. Uzaktadır ama vardır da, misafiri misafir yapan, çıkıp geldiği bir yerin yurdun oluşudur. Zaten ikramını da bu esas üzere görür, hoşluğunu da bu esas üzere dağıtır. O hep uzaktaki yerin yurdundan çıktığı günle birlikte düzmeye başladığı yol hikayesidir misafiri kuran. Böylece geriye doğru izlendiğinde misafir az çok bilinebilir biridir. Zaten bilinebilir oluşu üzerinden biraz da, hikayeleri misafirin dinlenebilir. Zira o hep uzaktaki yeri yurdunda, bu dönmesiz, bu ölümüne yolculuk kararıyla sonuçlanan yaşantısı her ne idiyse (bu her sohbette başka bir türevi anlatılan bütün bütüne bir efsane de olsa) hikayeleri de bu yaşantının tartısında, bu yaşantıya nazaran yahut kıyasla başka başka değerler yüklenir, lezzetler kazanır. Ve bu zamanla, yol sürdükçe öyle bir hal alır ki, aslı astarının peşini bırakır, vazgeçeriz misafir gerçekten kimdir. Misafir bu irtifaya ulaştırabildiğinde hikayesini, asıl şimdi dinlenmeye başlayacağını bilendir. Artık isterse, ölebilir de.

Kimisi yabancıdır bu dünyada. Fırlatılmıştır filozofun dediği gibi, yerkürenin bir noktasına. Gölgelerde yürür imkanı varsa, gün kararınca başlar adımlamaya; gündüzün, öğle vakti gölgesizliği altında kalıverdiyse işin, gücün, insan trafiğinin, ilişkilerinin ortasında, sessizlik, şaşkınlık ve yargısızlıktan bir bulutsu örer yerleşir içine. İyidir ne kadar unutulsa bir yerde. Yabancının hikayesi yoktur, yani ilk bakışta, yüzeyden bir şey anlamayız. Ne kadar izlesek de, takibin bir yerinde kopar gider görüntüden, bir boşluk bırakır ardında, neyle dolduracağımızı bilemeyiz. Kim nasıl kurar kurgularsa öyledir artık, zamanla köşeleri kırılır mantığın. Sonra gene yabancıyı bir köşede, bu olan bitenlerden habersiz, biraz hızlı, biraz dalgın, yürürken görürüz. Yabancı nadiren sevilir, daha ziyade hep şüphededir. Nereden geldiği, neden geldiği, nereye gideceği meseleleri işlendikçe, içerdikleri muamma da büyür. Bu tekinsiz, zeminsiz, belirsiz varoluşu yabancının, çevreyi kendi güvenliğinden, imanından, bilip ettiğinden şüpheye düşürür. Kimisi bu şüpheyi örgütleyip yabancıyı ezmeye, derisini yüzmeye götürür, kimisi bu şüpheye tutunup yabancıyı anlamaya, korumaya koyulur; çoğuysa ağırlık ne yana çökerse o yana meyleder, uykusunu uyur. Gün gelip de yabancı ortalarda görülmediğinde anlarız, bir hikaye yaşanmıştır burada. Her bir kafa, yabancıyla kendi küçük temasını merkeze alıp diğer duyumları ve olayları bu merkez üzerine örerek bir gerçek sürer ortaya. Ne zamanki kafalar tükenir, yorulur, bir kış gelir geçer, sular durulur, yabancının bıraktığı yere unutuş gelir kurulur.

Kimisiyse sığıntıdır bu dünyada. Karanlık, meçhul, muamma hiçbir şey yoktur onda. Hikayesi açık, basit ve sadedir. Bir acı kader, bir büyük felaketin olması mecbur değildir illa. Ne kolu, kafası yetmiştir yükünü taşımaya. Belki bırakmış, belki altında kalmış, belki de ölüme yatmıştır düşüp kaldığı yerde. Her kim çekip çıkardıysa onu çukurundan, tanımaz, bilmez de; öyle çok düşmüş, öyle çok yolda kalmıştır ki, zamanla öyle yılmış, öyle bıkmıştır ki canından, taş atanı da, elinden tutup kaldıranı da bir olmuştur artık gözünde. Bir yaprak gibi savrulup konduğu her kapı eşiğinde bir kez daha denemiş, kendinden saklayarak en çok da (öyle ya, ekmeği hakedecek hiçbir iş görmemiş) yemiş içmiş, biraz semirip güçlenince de gitmiş suyun başını tutana küfretmiş. Sık sık haddini, hududunu şaşırır sığıntı, iş tutamayışı ağır gelir ona, ama bir de görür ki bu ağırlık onu çukurundan çekip çıkaran, ağzına lokmayı koyandandır. Karışır kafası, alıştıkça lokmasına, oyuna çekildiğini düşünür. ‘Lokmam Allahtandır, kimdir bunlar?’ der, dikelir bazen biraz. Sonra bir yerde yoluna çıkar ekmeğin, beli bükülür, kırılır. Sussa birikir çatlar, konuşsa kıyamettir, lanettir. Eğse boynunu, bazen kabul ağırdır ama çoğun açlık daha ağır. Ve bir bakar, batmış bulaşmış, oyundadır, şimdi hangi rüzgar bu yaprağı şu kapı önünden alıp uzaklara savuracaktır? Bir ölüm vardı üzerine yatıp kaldığı, şimdi hangi gölgeye kaçmış, saklanmaktadır? Sığıntının uykuları zorlaşır, üstü başı tozlanır, bir ayağı diğerine dolanır; tutar çocukluğunu düşünekoyulur.

Toplumsuz Gerçekçilikten Geçiş – Köken Yoktur

Kürdistan kadınlarına…

“Anayla , doğayla, temel imlenen olarak varlıkla ilişkinin yerinden kayması: toplumun ve dillerin kökeni budur. Ama bu durumda artık kökenden söz edilebilir mi?” diyor ve devam ediyor, “Temel imlenen, temsil edilen varlığın anlamı ve hele şeyin kendisi hiçbir zaman bize bizzat, im dışında veya oyun dışında verilmez. Ensest yasağı dediğimiz, bu adı verdiğimiz ve bu ad altında betimlediğimiz şey bile oyunun dışında kalamaz. Sistemde bir nokta vardır ki, orada imleyenin yerine imleneni geçemez, bunun sonucu da düpedüz hiçbir imleyen için bunun mümkün olmadığıdır. Zira bu yerine-geçilemezlik noktası aynı zamanda tüm imleme sisteminin yönlendirilme noktası, temel imlenenin tüm göndermelerin varış yeri olmayı vadederken aynı anda tüm im sistemini yıkacak bir [unsur] gibi elden kaçtığı noktadır. Dil ne bir yasak ne de bir yasağın çiğnenmesidir, sonsuzca birini öbürüyle eşleştirir. Söz konusu nokta mevcut değildir, daima elden kaçar ya da -ki bu da aynı şey demektir- ezelden beri, bizim yıkılmaz ve ölümcül arzumuza göre, kaçması veya kaçmış olması gereken şeyin içine yerleşiktir.” Derrida – Gramatoloji (Çev. İsmet Birkan, BilgeSu Yayıncılık, Ankara 2014) (sf. 404-405)

Peki nedir toplumsuz gerçekçilik? En sade haliyle, toplumun kurucusu olmadığı (-kurucusunun toplum olmadığı) bir gerçekçilik mi? Ama bir ‘-cilik’ halinden bahsediyorsak, bu halin ‘-ci’si olacak biri(ler)ine ihtiyaç var. Acaba toplumsuz gerçekçilik demek mi daha uygun olacaktı? (H. Havîn’dir bunun uyarıcısı) Sırf toplumcu gerçekçiliğe vurmak için kavram (ve devamla kuram) düzmeye gerek var mıydı? Vurmak da değil, ekmeğini yemek, şöhretinden pay almak için aslında seçmiş olmayayım bu kelimeleri? O halde geçmeli bundan, çıkmalı aynından, aksinden, gölgesinden bu kaidenin (bir kaidenin, kaidelerin). Çıkmalı ki önce, olanca açıklığıyla gözlerinin içine bakılabilsin. Çünkü herkes birer kaide taşır gözlerinde, o kaidenin gözlerinden bakar. Bakılan da, yine bu kaidenin gözleridir sanar, her şeyi kendi gözleriyle görüyor oluşunu inkar edip, ve devamla zaten unutup, olan biteni kaidenin gözlerine, kaidenin gözlerinden yoruşu bundandır. Kaide, gözlerin durgun, apak sularında bir yansıma, bir surettir. Sadece bir bakış, öz şüphesinden sıyrılmış, usulün, adabın, adetin, ayıbın köprüsünü yıkmış bir bakıştır bu sulara bırakıp o yansımayı dalgalandıracak, bir büyük, bir gürültülü gerçeği silkecek olan.

Ya filozofun bu ‘yerine-geçilemezlik noktası’ dediği de nedir? Kendileriyle ilişkinin yerinden kaydığı (ve toplum ile dillere bu kayma suretiyle kapının aralandığı) ana, doğa ve temel imlenen olarak varlıkla ilgisi nedir bu ‘yerine-geçilemezlik noktası’nın? Aynı şeyseler, niye bunca sözcük (dilin, sonsuzca birini öbürüyle eşleştiren olduğu söylenmişti gerçi)? Yok, eğer değilselek, o yerinden kayma fiilinin kendisine mi bakmak gerekecek acaba? Bunun içinse, yukarıdaki alıntının dışına çıkmak lazım. Çünkü filozof çok yerde kayda değer ölçüde bir ‘felaket’ten bahsediyor. Bu da, tabii, incelemesini yaptığı asıl filozofun felaketi. Buraya, bu metne girene kadar çok elden, gözden geçmiştir. Felaket, temelde, temel yaşam kaynaklarının kıtlaştığı, göçün, örgütlenmenin, taktiğin, tekniğin, dolayısıyla dilin ve toplumun kaçınılmazlaştığı durum, eşik, bir yerinden kayma. Tam olarak ne zaman, veyahut nasıl mı? Burasının komple spekülasyon olduğu söyleniyor kitapta. Salt kuramsal. Ama kuramın bütün namına mecburi. Tekrar alıntıya dönelim: ‘Zira bu yerine-geçilemezlik noktası aynı zamanda tüm imleme sisteminin yönlendirilme noktası, temel imlenenin tüm göndermelerin varış yeri olmayı vadederken aynı anda tüm im sistemini yıkacak bir [unsur] gibi elden kaçtığı noktadır (…) Söz konusu nokta mevcut değildir, daima elden kaçar (…) kaçması veya kaçmış olması gereken şeyin içine yerleşiktir.’ Alıntının ilk iki cümlesini bu sefer sessiz okuyalım.

‘Gülü seven dikenine katlanır’: Ama diken de güle dahil değil midir? Ve yaprakları, ve dalları, ve açıp çıktığı toprak örtüsü? Ya kökünü içinde besleyip büyüten toprak? Ya toprağa düşüp de o köklere yürüyen? Dikenine katlanan ancak, sevebilir bir gülü, der yönünü yüzünü toprağa dönen. Filozof aynısını burada da sorsun: ‘Ama bu durumda artık kökenden söz edilebilir mi?’ Toplumsuz gerçekçiliğe düşerken ‘uçurum vardır’ demiştim, artık ne kadarı Kazancakis’in, ne kadarı Aziz Fransis’in, xodê zanê. Allah’ın Fakiri’nin tanrıya giden yolu sorduğu yolcunun cevabındandı bu, ‘tanrıya yol yoktur, uçurum vardır!’ Şimdiyse köken yoktur, peki ne vardır? Şiir?

Yüzüne eğildim, önce
Temizlemek için tenini bir uçtan
diğerine
Zorsun, nemli
Bırakmıyorsun kolay, bir kez
tuttuğun kirini
insanın, her köşende bucağında
bir zulüm, bir hakaret
bir işkence mabedi
Taş taş üstüne geldiğinden beri
böyle yorgun, yılgın
oyundasın.

Aç göğsunu, nereye değmiş
tankı topu cahilin. Kaç
dikişse bedenin, o kadar
çekileyim dara, geleyim yine
bir uçtan diğerine
temizlemeye tenin.

İyi de neyi temizlemişim henüz?
Var mı bir cevabım?

Toplumsuz Gerçekçiliğe Düşüş – ‘Uçurum vardır’

Hamza Celaleddin’e

Reddedilen bu dünya, bu gerçeklik değil, gerçeğe adres atfeden, onu orada veya burada varsayıp bu varsayımlar üzeri eyleyen anlayışlar olsun. Red bile değil, bir ince ünlem, bir nefeslik duraksama, bir anlık iç kararması. Maksat şüpheyi savmaksa zaten nasıl, kime sorarım işin aslını? Yargının perdesi kalındır, ve katmanlı, bir kez girince içine, ki yoktur yargıya düşmeyen, rengine, kumaşına aldanıp da sarılıp sarmalanmadan geçip gidebilmektir herhalde mesele. “Kişi hükmünde mahkumdur.” Babama göre Arabi’nindir söz, ben bulamadım.

Ceza, cezası çekilen fiilin bir tutkuya dönüşmesini ister gibi. Böylece bu bir ceza olmaktan çıkar, bir bedele dönüşür. O halde suç, sahiplenilemediği ölçüde suçtur.

Orman çağırıyor. Yalandı. Hiçbir şey duymadım. Bir çağıran yok.

Naim, “Eylem, eylem” diyor. Savaşçı, yürekli. Üniforması üzerinde. Elinde radyosu. Çoğu sefer kurtaran, sonsuz düşüşün kuyusundan çekip çıkaran gene bir dış sestir. Radyosu elinde, kaşlar çatılı. Yüzünde heykelleri çıldırtacak sabit ifade: Cesaret! Bulmuş aradığını. Bu kuşkusuzluk, bu çelik irade, bu tutunum bundan. Kendindedir o. Bir gerçek. Bir ilke. Bir mesnet. Bir çağrı. Çarptı. Soğuk yemeliyim.

Tesadüfleri bıraktın. Gündüzden bu yana, ilk gözünü açtığın gibi ne yaptın? O suçu taşıyorsun üzerinde, eğilip bükülüp ağırlığı altında zoraki, güçbela, sürükleyerek gerçeğini bu suçun altında. Yazık kendine duyduğun hakarete! Kendine tutunmakla yaptığın her işe yazık! Bırakmıyorsun aksın. Bırakmıyorsun duyduğun, duyduğun yerde kalsın. Utanıyorsun kendinden, hala. Dinliyorsun, etkin, kan ter. Dinle(n)meye bırakmış değilsin. Bırak büyüsün, bırak olgunlaşsın, derinleşsin, yalınlaşsın, dolsun, taşsın, sönsün, tütsün, patlasın. Bırak ama. Uçurumdur zaten. Tutamazsın.

Gündüz. Gün ışığı. Pek de uzak olmayan bir anı aklımda. Mardin. Yürüyüşüm ona. Düşünmüyordu belki hiç. Yol, yeteri kadar dolduruyordu duyuları. Ne fiziki, ne aşki, hayır, ya fiziki ya aşki bir uyarım topyekun. Düşünce sızamadıktan sonra, çok da fark etmezdi. Yürüyüş. Uzun. Gündüz. Bir iyiyi unutmuş çoktan. Boşluğunu. Varlıkla sarmalanmış, varlığın farazi bir yoklayıcısı olarak farazi, kurgusal, hayali. Hiç!

Hiç. Eylemin durayazması. Beden uyuştuğunda, ya da ağır ağır, uykuya durulduğunda, ya da bir güneş, bir güzel sarhoşluğu karşısındaki o dimağ düğümlenmesinde kendini duyuran derin gerçek. Bütün felaketler evden dışarı adımını atmanla başlar, diyordu filozof. Eylem, geçmişle gelecek arasından geçen öylelik nehrine döker kumunu, varlığının şartıdır bu işgal, bu tecavüz. Oysa gene, bir biçimiyle nehre direnen taşlar, kayalar, bu dirençleriyle birer parçası, belki birer cümle başıdır akışın müziğinde.

Devam

Bir Yalnızduranın Portresi

Zayıftır. Sayarsın kemiklerini. Düz, uzun, yer yer kıra saçan saçları ve sakalları. Siyah. Gene uzun, siyah bir palto bazen üzerinde, bazense bir kazak sade, gene karalardan bir renk. Ayakkabılarına bakmadım. Pantolonu da kumaş değil sanki. Tırnakları uzun, sivri, kirli. Parmakları deri gerilmiş birer ince kemik. Uzun gene, elleriyle. Sigara tutuşturulmak için biçimlenmiş gibiler. Sigarasız görmedim hiç ellerini. Közü gelip izmaritine dayansa, hatta bir parça yakıp düşse bile aşağıya, yine elindedir o. Takibini bırakmış çünkü. Çömelip yaslandığı, hatta yapıştığı, daha çok da gömüldüğü bir duvar dibinden bakıyor dünyaya. Dünyası, gözlerini sapladığı bir çift nokta karşı duvar dibindeki. Bilmiyorum hangi zamanın, hangi yaşamın-yıkımın dünyasını döndürüyor orada. Belki de ana yerleşmiş, öyle bir yerini yapmış, öyle derin bir çivilemiştir ki kendini an’a (bir çekiç-felsefe ilişkisi daha), yanılmamak, yorulmamak için öncelik-sonralık vesvesesiyle, şüphenin bulutlarını bırakmamak için bakışlarıyla arasına, bulanmamak, kamaşmamak için, yani bir gerçek ihtimalinin gürültü-patırtısıyla, öyle çelik halatlarla bağlamıştır gözlerini, saplı durdukları bir çift noktaya karşı duvar dibindeki. Yani dönmekte olan tek bir dünya vardır. Kabul. Ama bu dünya çoğu durumda bir baş dönmesindedir. Bundandır güneşi nereden, nasıl, hangi göğünden izleyeceğinde, an’a hangi yüzünü döneceğinde karar kılamayışı. Güzel, karar bırakmaz bakanda. Belki o da, öyle uzun gezmiş, öyle düşüp kalkmış ki güzelin yollarında, öyle şaşmış öyle dolup taşmış ki, yanmış, yakmış atmış gözlerini. Belki de budur, Mutlak’ın o güneş beyazı gelip yerleşmiştir bakışlarına. Yok ama. Böylesi bir aşk değil, düpedüz umutsuzluktur bu: ‘ölümcül tehlike.’ Bir mutlak varsa o da kötüleşmenin, çürümenin, kokuşmanın ve tükenişin sürekliliğidir. Dünya, hangi yüzüyle baksa, orasıyla utandığı içindir bunca dönmededir etrafında güneşin. Ama bu edebiyat da aşılmalı. Anlam arızadır, söylenmişti bu. Umut ya da aksi, bir yer sürçmesinde yeşeriverir, mesnedi muamma bir soluk aralığı. Hiç, gözlerini bir kez daha kırptığında, uzun bir yağmur duası gibi uzanan ufuksuz, kutupsuz bir çöl kalır geriye. Baktığı yer burasıdır belki de, öyle uzun, öyle saplı ve öyle çelik bakışlar, bu çölden bir kum tanesine yerleşmiş, durduğu yerden yağmurun yolunu gözlemektedir.

Kendi Kafasını Kazıyana Ateşten Buz Kolonyası

1) Giriş

Anlam arızadır. Aksadığım, duraksadığım anlarda takılırım onun ağına. Ve ben onunla oyalandıkça geçen zaman boyunca, beni sarmaladığı örgünün kalınlaştığını pek duyumsamam. Bu arıza halinin sürekliliği bir kozadır kapanır üzerime. Bu şekilde yaşadığım her saniye bir çıkışın, bir gerçek devinimin olanaksızlığıyla aşılar beni. Öyle bir netice ki, içinde de, dışında da aynı tükenişe sürükleyecektir beden kendini. Kelimedir geriye kalan; Yıkım olsun biri, Sönümse bir diğeri.
Bir izdihamdır bu dünya. Almaya bir parça nefesim varsa hala bu, ayağım bir diğerinin boğazına bastığı içindir. Her şey yerli yerindedir şu haliyle. Anlam ise, boğazına basılanın, nefesi kısılanın bir deneyimi, ama bir denemesidir her şeyden önce. Anlam yoluyla dener o, boğazında duran ayağı bir şüpheye, bir tereddüte düşürüp duraksatabilecek midir acaba? O denli kuvvetli olmalıdır bu anlam, ama öyle ince bir denge ki, yani öyle bir ölçüde zehirlemeli ki sahibini -anlam, bir arıza olduğu kadar bir zehirdir de-, boğazındaki ayağın tereddütünü fark edebilecek kadar idrak bıraksın kendisinde.
Yeteri kadar sabır olan bitene gözünü kırpmadan dikip bakmada, altından çekip almaya yetecektir mesnedini bütün alemlerin. İyi nişan alan, sıkıca gerilmiş bir çift gözün deviremeyeceği tek şey belki de Kabul’dür. Kabul: Ne Hallaç’ın Kabesinin, ne Hayyam’ın testisinin, ne Diyojen’in fıçısının, ne de Zerdüşt’ün mağarasının dilin dışında bir yeri vardı. Anlam denen arıza, insanı yücelikler fikrine çivileyen o dengesiz elektrik akımı, bir eşiğin bulunduğu, ve ona yaklaşılmakta olduğu duygusunu nasıl da karıştırıyor kanımıza. Böylece bir daha nefes alıyor insan.

Kabul: Bu yarık kapanmayacak.

2) Gelişme

Güneşi cıvıldaşıyordu serçeler. Gün ortası; gölgeler kendi gölgelerinde dinlenmede. Mevsim kış. Çöl, gecenin soğuğunu hazırlıyordu. Köpekler vardı, ben gelince uyuzlarını yüklenip ağırdan, kaşına kaşına uzaklaştılar.
Bir ekmek bulmuş bölüşüyordu serçeler. Gün, dönümünün eşiğine atmış iskemlesini. Yalnızdı. Düşüp devrilmeye uçurum aşağı, bir küçük baş dönmesi arıyordu kendine. Zamanın hangi ucuna gitse de…
Tankın topun gümbürdediği, zincirlerin şakırdadığı, makinelerin uğuldadığı yerlerdeydi günün kalan yarısı. Yaşanmayan uzak da bir parçasıydı böylece zamanın. Ki, bir parça oluşunun da ötesinde, uzatıp pençesini binbir yerinden güne, içeriden kafesliyordu serçeleri, köpekleri.
Serçeler ağaç değiştirdi. Köpekler geri döndüler, bir fazla. Gölgeler yarım karış çıktılar kendi gölgelerinden. Batıda bir yer bombalanmıştı akşam, kokusu henüz varıyordu şehre. Şüphedeydi soluyan her şey. Benden duy ama bir kahve doldurayım önce.

3) Sonuç

İnsan kendi kafasını kazıyabilir mi gerçekten, kazıyabilir miydin şu halinle sen, ya da ben? ‘Toplum henüz hazır değil’ derler. Değil. Bireydir hazır olmayan. Kendi kafanı (şimdi bir köpek yerini yaptı) (ama bunu yazıp da kafamı kaldırdığımda artık yerinde yoktu), kafana üşüşeni, yapışanı, birikip kat kat, kartlananı, kurtlananı kazımak. Açıldığında delikleri tüm saç köklerinin, onca temiz hava bastırdığında bir anda içeri serin, mavi, tazyikli, o bir tırnak kıvılcım kafatasının ortasındaki, yorgun, yılgın; boşlukta sarmalandığı gölgelere roller, öyküler, ifritler atfedip oyalayan kendini, halbuki öyle de aç ki, ve zaten öyle aç ki, doyurmaya takatsizdir kendini; işte o garip, o fakir kıvılcım kafandaki, hepten söner diye korkuyor da, korkundan eline jilet almak yerine oturup kılavuzunu yazıyor olmayasın diye soruyorum kendime. Ki yaptığım bir fazlası değildir benim de. Değildir de zaten oradan bilirim, (bir serçe pirince daldırıyor gagasını, yutmadan lokmasını on kez bakıyor etrafına: ‘acaba bu benim son lokmam mı?’) ‘kendini hissettiren organ hastadır’ demiş hekim. Dil, hasta mıdır acaba?

Kapatacağım şimdi, sıkı dur. Bir inkar kol geziyor alemde (yeme, yersen unutursun, kim diyordu: ‘açken ben hükmederim!’). Buradan bir çıkış olmadığının, olduğunda ise bunu bir çıkış yapan ölçülerimizin çoktan değişmiş olacağının inkarı. İşte, yalnız bu esas üzerinde döndürüyoruz biz dünyayı. Ne mutlu kendini uçurumdan bırakana!

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.