Menü Kapat

Yazar: Mazlum X (sayfa 1 / 2)

Kafana dik!

Dücane Cündioğlu’na….

Şu somut, soğuk, yırtıcı, kayıtsız, maddi-gerçekçi dünyayı, insan soyunun acınası çıkış-kurtuluş çabaları karşısında atılmış koca bir alaycı kahkaha olarak görüyorsun, biliyorum. Biliyorum çünkü bu kahkahadan ben de gocundum. Zoruma gidiyor. Utanıyorum. Neden yetişemiyorum dünya alaycılığına, neden atamıyorum bu saf-tereddütsüz yıkımın kahkahasını, neden anlamıyorum bir türlü, insan yenmeye gelmemiştir dünyayı, ne de omuzlamaya.

Bilgi türleriyle uğraşıyorsun, görüyorum. Görüyorum çünkü ben de sanıyorum, bilinebilir bir şeyler vardır: Bilinemeyecek olanın, bilinemeyecek oluşu, bilinebilir örneğin. Ve her şey, yazılıp çizilen, konuşulup inşa-ifşa edilen, sanki sınırlarına parmağıyla dokunmak, belki biraz daha ittirmek içindir. Ama daireyi neresinden tutup esnetsen, kalanı daralacak. Sırf kuramsal baksan dahi, neresinden bir baloncuk çıkarsan dairenin, önceki o eski yarıçapın darlığı yanında yalnızdır; dolayısıyla ne bir yere gönderebilir, ne de beslenebilir. O darlık da genişlesin, yetişsin diyelim yenisine. Buyur işte, yeni ve daha büyük yarıçaplı bir daire. Peki neye kıyasla, neye istinaden, neyin yanında? Hem o ‘ne’ nedir? Bilinemeyen.

Çok söz var, çok laf, çok kalabalık. Mesela matematiğin sezgi istemediğini yazmışsın bir yerde. Katılmıyorum. Neye dayanarak? Sezgici matematiğe, kuşkusuz. Bildiğimden mi? Yok. Sezgiden bahseden, sezgiye meyleden matematikçilerin söylediklerinden. Ama karşıtları da var. Belki biraz onlara eğilse insan, ona ikna olacak: Matematikte sezgiye yer olmadığı düşüncesine. Velhasıl, kanaattir her biri, bence, benim bilgi irtifamdan. Peki nasıl olacak? Susarak! Ne?

Kafana dik her ne söylediysen. Ve söylüyorsan da. Söyleme yani kısaca, sözünü iç. Söz içmek denir mesela. İçine almak, içine çekmek, iç etmek, içlemek, içselleştirmek. Dik kafana. Boştur kanaatler. Toplumsal varoluşun şartıdır belki, ama ne uğruna? Eski zaman dervişleri, abdalları ortaçağın, kalenderleri, söz bunca çok, bunca kuru, bunca yaygın ve yavan, bunca ortada, ve ayan beyan olduğu, olabildiği için yetişmiyor, yaşamıyor artık desem, ne diyeceksin? Hakikatle arandaki perde üzerine her ‘reflexion’un, o perdeye kalın, kirli, ağır bir yağ tabakası çektiğini söylesem sonra. Bir adım daha atacağım: Dünyayı, şu madde imparatorluğunu mühendislerin elinden kurtarmaya çalışmak değil, o mühendislere kendi varoluşunu gerekçelendirmek, sebebini izah etmektir meselen. Bir mana numunesi, müzelik bir ‘başka dünya ihtimali’ne indirgenerek korunmak, yaşatılmaktır gayen. Şartlara uyuyor, çeşnilik ediyorsun yani. Madde mühendislerinin manen yanlışlanmakla eğlenmediklerini mi sanıyorsun? Ki zaten yanlışlayan, iştirakçisi değil midir bu dünyanın?

İbrahim Edhem’i menkıbelerden çıkar.
Kafana dik!
Esselamün aleyküm.
Vealeyküm esselam.

“Olan olmuştur, olacak da olmuştur, olacak bir şey yoktur”

“Yalnız üstün gelmiş şeylere saldırırım, gerekirse üstün gelmelerini beklerim. İkincisi: Hiçbir bağlaşık bulmayacağım, tek başıma kalacağım ve yalnız kendi adımı tehlikeye atacağım şeylere saldırırım… (…) Üçüncüsü: Kişilere saldırmam hiç; onları genel, ama usul usul yayılan ve yakalanması güç bir tehlike durumunu görünür kılmak için bir büyüteç gibi kullanırım.” Ecce Homo, Friedrich Nietzche. Çev. Can Alkor, YKY

“O (Şeyh İsmail Maşuki/Oğlan Şeyh, bn.) dedi ki : Ey bana nasihat verenler! Doğru söylüyorsunuz; iyi ama benim dinim sizin öğütünüzden daha üstün ve daha müthiş. Ben bu Dünyaya doymuş bir insanım. Canımdan bıktım. Aşk nedir tanınmadı. Beni öldürülmekle korkutmayın. Boş bir tehdittir bu. Ben kendi kanıma susamış bir kimseyim. Aşıklar her zamançin ölüme hazırdırlar. Aşıkların ölümü’bir çeşit değildir. Onların bir değil iki yüz canı vardır. Her an onu fedaya hazırdırlar ve feda ederler de. Ben hayatı tattım ve denedim. Biraz da ölümü tadayım ve ·tecrübe edeyim; ne çıkar bundan? Dünyada kim kalacak ki ben kalayım? Beni öldürün, öldürün beni. Benim katlimde hayat vardır.Ölüm tatlı şeydir, kafes kırılınca kuş uçar. Ben aşıkım, ölüme susamışım. Nöbetim geldi mi gonk vurur.” Gönül Meyveleri, Sarı Abdullah Efendi. Çev. Yakup Kenan Necefzade, Neşriyat Yurdu

Her şey söylenmiş. Her yol yürünmüş. Her dağ çıkılmış. Her su yüzülmüş. Hazır yani halbuki her şey; dünya niye yok olmadı hala?
Ne işim var bu yeryüzünde benim? Günler. Ve geceler. Ve geceler. Ve günler. Ölüm. Zulüm. Açlık. İşkence. Haz. Coşku. Doyum. Neşe. Neden bitmiyor?
Bırakmış. Aramıyor kendini. Korkusu da kabulü, umudu da. ‘Yabancılaşma’ büyük palavra. Zaten yabandı bütün dünya. Yerlileşmek istemişti sadece biraz, olmadı o da.
Eleştiri bitirdi onu. Olan bitenin başka türlü de olup bitebileceği ümidi. ‘Bu böyle olsun, şu şöyle olsun’dan kurtulmadıysan şeyhe muhtaçsın’ diyen Ahmed Amiş, sen bunu söylemekle şeyhe muhtaç düşmedin mi?
Güneşin battığı yerden dışarı sızan kanı içti. Savaşa iştahı tümden kapandı. Bilen susar. Seven düşer. Yeter kelimeler. İki yeter. Üç fazladır. Fazlası ifrat. İfratsa günah.
Kuşlar ne düşünüyor? Askıdaki çamaşırlar? Toprağın çatlamış yüzü? Su kokusu. Dövülen köpek yavruları. Şartlı sevenler. Dünyasızlık özlemi.
Herkes benim dediğime gelse ne olurdu? Hangi tatmin, hangi doyum o an utandırmadı beni kendimden? Neden cezası yok, bir ağrıyı savmak istemenin göğsünden? Tutunamıyorum, madde dökülüyor. Toparla kendini dünya! Ve öldür beni!
Özlemiyorum hiçbir şeyi. Belki biraz şarap. Yar dudağından ama. Günbatımından öpüyorum dünyayı. Ne lezzet, ne lezzet! Hak nefestir, nefes Hak. İntihar şeklini bunu bilerek seç.
Durmuyor rüzgar. Uzaklardan gelen ıslık sesleri. Bir şiir oku bana, ki canım gelsin çay demleyeyim. Yalan bu dünya anne. Kim tembihledi ki sana da bana söylemedin? Yalandır dünya. Güneş etrafında dönmesi benim eksikliğim.
Kaybedilmiştir yaşam. Daha ilk günden kaybedilmişti. Hatta hiç başlamamıştı bile zaten mücadelesi. Hüküm, hakimi dahi öncelemişti. Ahmed Amiş Efendi söylesin gene, ‘Olan olmuştur. Olacak da olmuştur. Olacak bir şey yoktur.’

Jung’un kapıyı açmayışı

“Bundan böyle bütünüyle yalnızım. Artık size ‘Dinleyin!’ ya da ‘yapmalısınız’ ya da ‘yapabilirdiniz’ diyemem. Şimdi artık yalnızca kendimle konuşuyorum. Artık hiç kimse benim için daha fazla bir şey yapamaz, en ufak bir şey bile. Artık sana karşı bir ödevim yok ve senin de bana karşı bir ödevin yok çünkü artık gözden yitiyorum ve sen de benim gözümde yitiyorsun. Artık isteklerim yok ve senden de bir isteğim yok. Artık seninle savaşmıyor ve uzlaşmıyorum ve seninle arama sessizliği koyuyorum.” C.G.Jung

Bilemedim bu dünyanın işini. Cahiliyim sapın samanın. Yemişim, içmişim, yan gelip insanın ahvaline isim biçmişim sırf içim tam olsun diye. Bir hesaba girdim tutarsa tutar, tutmazsa benden değil diye. Durup günler gecelerce bir mucize aramışım, Hak’la alıp satmışım. Gördüm, değil ki görmedim, kaç kez gördüm, bildim, inandım ama tutup cebime koydum. Kirlendi sonra gene ellerim, unuttum gördüğümü, güya ayan beyana kandım yine, ekmeği, suyu, uykuyu, övüncü. Ağladım, güldüm, korktum, kahrettim, sövdüm, sevdim; ama her boşa düştüğünde adımlarım, taşın üzerine taş oturtamadığımda yani, gene o zaman, ama yine unutmak üzere anladım, can hesabından hiç vazgeçmemişim. Geldi çattı işte, kalmadı bir yolu, nasıl yaşayacağım bu dünyayı şimdi? Ölüp gidince mi bulacağım o uzak yurdumu? Hak, kalmamış ayıbım utancım gerçi ama bir şey ayıptır artık, utanırım; senden sana yolu nasıl isteyeyim?

“Susadığımda kaynak bana gelmezse ben kaynağa gidiyorum. Acıktığımda ekmek bana gelmezse ben ekmeğimi arıyorum ve bulduğum yerde alıyorum onu. Yardım etmiyorum ve yardıma gerek duymuyorum. Herhangi bir anda bir zorunlulukla karşılaştığımda yakında bir yardım eden var mı diye bakmıyorum ve zorunluluğu kabul ediyorum, eğilip bükülüyorum, kıvranıyorum ve savaşıyorum. Gülüyorum, ağlıyorum, küfrediyorum ama çevreye bakınmıyorum.” C.G.Jung

Bir ayağının bileğine bağlansam boynumun zincirinden, ne tozu toprağı varsa yollarının bir bir dilimle toplasam yutsam. Bir uçurumun kıyısına gelsen konaklasan; sorsan sonra tamam mı, devam mı. ‘Takdir senindir’ desem, sırf bunu diyebilmek için yaşamış olsam bunca günü geceyi ömrü: Takdir senindir Doğam.

Devam

2 + 2 = 5

Bugün bir şarkıda,
şarkının avludan, camdan,
aydan, yıldızdan bahsettiği bir yarısında
‘düşünme diyorum!’a gelmeden hemen daha
bir düşüşün oldu ki içime, eyvah!

uçurumdu, açıldı uğuldadı göğüs kafesimde
adın neydi, kimin kızısın?
can mısın, rüya mısın,
‘sanmışım’

dersem dilim çöllerin tuzunu süpürsün: ‘sanmışım’
kandım bir kere sol avucunun içine
nefesten kalıp, kokuna varmışım.
ki gayrı ölüm zûl değil, iştir bana
ola da teninden bir zerre kalkıp kopsa
dönüp düşse mezarıma
dersem derim girdiğin tüm denizlere gerilsin

ikini ikimle beşledim,
kazdım bir kere sol avcumun içine.

Toplumsuz Gerçekçiliğin Terki – Bir Bırakış Denemesi

Kim bilir hangi bedende gezmede Bulut’a…

Özgürlüğün bir sistem meselesi olmasa da, yani sistemli-sistemsel bir uğraşın amacına, bir hesap pusulası kalemine indirgenemeyecek bir yerde dursa da, gene de iki asli, kadim kavramla devamlı bir temas içinde olduğu söylenebilir: kurtuluş ve barış. Bunları çizgisel bir sıraya koymak, birini diğerinin nedeni yahut sonucu olarak sabitlemek, kavramları yukarıda sözü geçen sistemli-sistemsel uğraşa, hesap çizelgelerine sıkıştırıp sakatlamak olurdu. Ama tersine, öyle ki tanımlanırken kullanılan ölçüleri bile aşıp geçme, genleşme, bir mecazla, kendi rüzgarına binme temayülü vardır bu kelimelerde. Örneğin kurtuluş, tanımına indirgendiği bir cümleden kurtulmak anlamını da içerip aşar hemen. Yine de denemeli.

Özcü anlayış, karşı-biçimci oluşuyla malul, ve hatta bu biçim karşıtlığında mahkumdur. Biçimden kaçınma, ona rastladığı her yerde sözünü-silahını kuşanıp siper alma yönlü bir sükekli teyakuz hali, duyarlık ve dikkatini rehin almış, dolayısıyla olanbiteni görüşünü ve duyuşunu ketlemiş, duyusuna boyunduruk vurmuş demektir. Daimi ve takıntılı bir değilleme, taşın taş olmak dışında olabileceği şeyler aleminde gezemez, taşın taş olmaksızlığında zincirlidir o. Dolayısıyla taşta (esasında) kendi taşından başka bir şey görmeyen o sistemli-sistemsel uğraşın, o çizgisel-hesaplı gerçekliğin, velhasıl, biçimcinin eylemlerinin, tanım ve tariflerinin, topyekun iradesinin tepkisel kutbunda, bir tür kuyruk durumunda mahsurdur. Çünkü özcü, taşın taş olmayışında değil, taşın biçimcinin taşı olmayışında diretir, ki bu da önce biçimcinin bir fiilini veya tarifinin gerektirir.

Benzer sorunları her türlü ikilir için sayıp açabiliriz; öz-biçim yerine madde-mana, usul-esas, iç-dış da getirsek, temelde ikici, zıtçı, kutupçu düşünmenin sorunlarını sayıyor olacağız. Bizi buna dil zorluyor. Varlığı da, zamanı da dilden çıkarsarken çoktan ikiciliğin, dolayısıyla sistemin, hesabın, ‘mevcut’ veya ‘somut’ öntakılarıyla güya apaçıklığın, oysa yalnız kalabalıkların kabulüyle meşrulaştırılıp dayatılan bir gerçekliğin tuzağına çekilmiş oluyoruz. Öyle görünüyor ki kurtuluş, nihai olarak, yaşamın kendsinden bir an evvel değilse şayet, kesinlikle dilin bu kullanımından kurtuluş anlamına geliyordur. Bu yönüyle de o, dilinde bir şiirle çıkagelendir. Düşünmenin yeniden düşünülebileceği, bakışın yeniden bakış, duyunun yeniden duyu, dikkatin yeniden dikkat kılınabileceği bir dünya olarak şiir. Konuşmaya hırsını, hevesini, hevasını gösterecek, onu nefsinde, şiddetinde, hesabında-kitabında gösterip faş edecek olan şiir.

Devam

Allah’ın Üç Fakiri

Sazının tek teli kalmış şarapçı Hasan’a…

Kimisi misafirdir bu dünyada. Kapı kapı dolaşır, ikram görür, hoşluk dağıtır. Nereye gitse, yeri yurdu hep uzaktadır. Uzaktadır ama vardır da, misafiri misafir yapan, çıkıp geldiği bir yerin yurdun oluşudur. Zaten ikramını da bu esas üzere görür, hoşluğunu da bu esas üzere dağıtır. O hep uzaktaki yerin yurdundan çıktığı günle birlikte düzmeye başladığı yol hikayesidir misafiri kuran. Böylece geriye doğru izlendiğinde misafir az çok bilinebilir biridir. Zaten bilinebilir oluşu üzerinden biraz da, hikayeleri misafirin dinlenebilir. Zira o hep uzaktaki yeri yurdunda, bu dönmesiz, bu ölümüne yolculuk kararıyla sonuçlanan yaşantısı her ne idiyse (bu her sohbette başka bir türevi anlatılan bütün bütüne bir efsane de olsa) hikayeleri de bu yaşantının tartısında, bu yaşantıya nazaran yahut kıyasla başka başka değerler yüklenir, lezzetler kazanır. Ve bu zamanla, yol sürdükçe öyle bir hal alır ki, aslı astarının peşini bırakır, vazgeçeriz misafir gerçekten kimdir. Misafir bu irtifaya ulaştırabildiğinde hikayesini, asıl şimdi dinlenmeye başlayacağını bilendir. Artık isterse, ölebilir de.

Kimisi yabancıdır bu dünyada. Fırlatılmıştır filozofun dediği gibi, yerkürenin bir noktasına. Gölgelerde yürür imkanı varsa, gün kararınca başlar adımlamaya; gündüzün, öğle vakti gölgesizliği altında kalıverdiyse işin, gücün, insan trafiğinin, ilişkilerinin ortasında, sessizlik, şaşkınlık ve yargısızlıktan bir bulutsu örer yerleşir içine. İyidir ne kadar unutulsa bir yerde. Yabancının hikayesi yoktur, yani ilk bakışta, yüzeyden bir şey anlamayız. Ne kadar izlesek de, takibin bir yerinde kopar gider görüntüden, bir boşluk bırakır ardında, neyle dolduracağımızı bilemeyiz. Kim nasıl kurar kurgularsa öyledir artık, zamanla köşeleri kırılır mantığın. Sonra gene yabancıyı bir köşede, bu olan bitenlerden habersiz, biraz hızlı, biraz dalgın, yürürken görürüz. Yabancı nadiren sevilir, daha ziyade hep şüphededir. Nereden geldiği, neden geldiği, nereye gideceği meseleleri işlendikçe, içerdikleri muamma da büyür. Bu tekinsiz, zeminsiz, belirsiz varoluşu yabancının, çevreyi kendi güvenliğinden, imanından, bilip ettiğinden şüpheye düşürür. Kimisi bu şüpheyi örgütleyip yabancıyı ezmeye, derisini yüzmeye götürür, kimisi bu şüpheye tutunup yabancıyı anlamaya, korumaya koyulur; çoğuysa ağırlık ne yana çökerse o yana meyleder, uykusunu uyur. Gün gelip de yabancı ortalarda görülmediğinde anlarız, bir hikaye yaşanmıştır burada. Her bir kafa, yabancıyla kendi küçük temasını merkeze alıp diğer duyumları ve olayları bu merkez üzerine örerek bir gerçek sürer ortaya. Ne zamanki kafalar tükenir, yorulur, bir kış gelir geçer, sular durulur, yabancının bıraktığı yere unutuş gelir kurulur.

Kimisiyse sığıntıdır bu dünyada. Karanlık, meçhul, muamma hiçbir şey yoktur onda. Hikayesi açık, basit ve sadedir. Bir acı kader, bir büyük felaketin olması mecbur değildir illa. Ne kolu, kafası yetmiştir yükünü taşımaya. Belki bırakmış, belki altında kalmış, belki de ölüme yatmıştır düşüp kaldığı yerde. Her kim çekip çıkardıysa onu çukurundan, tanımaz, bilmez de; öyle çok düşmüş, öyle çok yolda kalmıştır ki, zamanla öyle yılmış, öyle bıkmıştır ki canından, taş atanı da, elinden tutup kaldıranı da bir olmuştur artık gözünde. Bir yaprak gibi savrulup konduğu her kapı eşiğinde bir kez daha denemiş, kendinden saklayarak en çok da (öyle ya, ekmeği hakedecek hiçbir iş görmemiş) yemiş içmiş, biraz semirip güçlenince de gitmiş suyun başını tutana küfretmiş. Sık sık haddini, hududunu şaşırır sığıntı, iş tutamayışı ağır gelir ona, ama bir de görür ki bu ağırlık onu çukurundan çekip çıkaran, ağzına lokmayı koyandandır. Karışır kafası, alıştıkça lokmasına, oyuna çekildiğini düşünür. ‘Lokmam Allahtandır, kimdir bunlar?’ der, dikelir bazen biraz. Sonra bir yerde yoluna çıkar ekmeğin, beli bükülür, kırılır. Sussa birikir çatlar, konuşsa kıyamettir, lanettir. Eğse boynunu, bazen kabul ağırdır ama çoğun açlık daha ağır. Ve bir bakar, batmış bulaşmış, oyundadır, şimdi hangi rüzgar bu yaprağı şu kapı önünden alıp uzaklara savuracaktır? Bir ölüm vardı üzerine yatıp kaldığı, şimdi hangi gölgeye kaçmış, saklanmaktadır? Sığıntının uykuları zorlaşır, üstü başı tozlanır, bir ayağı diğerine dolanır; tutar çocukluğunu düşünekoyulur.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.