Yazar: markopasha

Şiir ya(z/p)ılır mı?

Geçtiğimiz aylarda Birikim dergisinde bir şiir dosyası hazırlandı. Dergi henüz elime geçmedi ancak gedikli şiir okurlarının temel meselelerinin dizgi masasına yatırıldığını gösterdiği için başta değinme ihtiyacı duydum, öyleyse devam edebiliriz.

Mayakovski’nin devrim öncesi ve sonrası polemiklerini tufaya düşmeden, Yesenin’in ölümü etrafındaki dedikodulara da katlanarak cereyanlandırma çabasının bir ürünü olarak ünlü “Şiir Nasıl Yapılır?” metni, Rus avangardının sırasıyla formalist, konstrüktivist ve fütürist metodlarının şiir mafsalında kapılarını açtığı, “Nasıl Yapmalı”ların her ikisine de göz kırpan bir döküm.

Şiirin romantik bir belagatla boğuştuğu noktada, felsefede Wittgenstein’ın yaptığına benzer, dilbilimi ve belirsiz sözcelerin sırtını yasladığı yapısal kategorileri ön plana çıkartan, şairin temelde poetikasından mülhem ve hatta ibaret olduğu iddiasındaki bir metin bu. Kanonik olumsallığın deha söylemiyle sıvandığı bir dönemde, şairin kendisini kanonun top ağızından alıp, gülle fırlatmak için fitilin arkasına geçiren, ancak barutsuz bir dönemin ürünü.

Bu barutu komünist siyaset tedarik edecektir pek çok açıdan, pek çok yazar için. Ancak bu başka bir yazının konusu, en azından şimdilik.

Hölderlin’den itibaren modern şiirin boğuştuğu başlıca problem Homeros’un Platon’un hilafına savunulmasının ötesinde günün şairlerinin bir görevi olup olamayacağıydı. Mayakovski bu bağlamda şairi kişisel sözcelem (idiom) üzerinden dilin içerisinde özgül bir gramer adacığı olarak konumlandırıyor. Modern sanatın mimar ve mühendis profilleriyle kurduğu özdeşleyimi sürdürüyor.

Batı kanonu açısından kurucu olan Platon ve Homeros çekişmesi (agon), bir yandan aklın, diğer yandan mitin kültür açısından işlevini konumlandırırken, modern durum içerisinde şairin kanona dahil edilmek ve poetikasının dirimselliğine sadık kalmak arasında yaşadığı bocalama Rimbaud’dan beri zaten ölçüsüzce taşınan şairin trajedisinin kendisi.

Bu açıdan yapılabilen bir şey olarak şiir fenomeni, yenilikçi olmanın ölçüt haline gelmesi bir yana, Romantizmin ve yöntemsizliğin göbeğinden poiesis‘i çekip alması öte yana, şiirin içerisinde düşünüldüğü havzaya materyalist cepheden yaşam lehine avangard bir müdahaledir.

Geri dönüyorum; Murat Belge’nin “şairanelikten şiirselliğe” başlığıyla Türk şiiri içerisinde tartıştığı bu dönüşüm içerisinde kabaca yazılır, cevabından, yapılır cevabına geçişin izini sürmek mümkünse de, asıl soru, yazma ediminin kendisine dair geçiştirilen bir basmakalıbı da taşıyor. Bloklar, diyordu Deleuze, sinema zaman ve mekan, resim çizgi ve renk bloklarıyla düşünür. Şair ölçü ve ses bloklarıyla.

Son kertede mecranın (medium) kendisinden bağımsız bir düşünme olamayacağına göre, bu tartışmayı küflendiği yerden çıkarttığımız gibi taze bir cevapla taçlandırmayı da bilmek gerektiği kanaatindeyim. Shakespeare çağının geçtiği söylencesiyle büyütülmüş modernlik mitinin kendi üzerine kapanarak yok edilmeden, anka misali ateşe yürümesinden korkmadığım için.

SURET

I. Gün

Kuşun vurulduğu akşamdan kalma kargıyı yere bıraktım, sesi avluda yankılandı. Orada dinlenmesini istedim, göğsünde açılan yara oluk oluk kanarken bıraktığı son nefes geceye saydam bir çığlık gibi düştü. Onu oradan kaldırdılar. Kuşu, kargının mızrağı içerisinde, yattığı yerden kaldırdılar.

***

Bir çiçek bahçesi düşlüyorum. İçerisinde koyunlar, ebegümeçleri, leylaklar, homurdanan atlar ve başka ağırbaşlı küçükbaş hayvanlar. Onları çekiyorum, bulundukları yerin ayaklarının altından kaymayacağına kanaat getirinceye kadar bir halat yardımıyla çekiyorum ve üst üste yuvarlanmaya direnerek tek sıra halinde, ağaçlar dahil, diziliyorlar.

Hepsini olağanüstü bir titizlikle hızmalarının parıltısında izliyorum, burunlarından, gövdelerinden çekiyorum. Yıldız takımına benzer bir görüntüleri var, ellerini unutmuş bir ressam gibi ağzımla, çenemle, omuzlarımla izliyorum onları. Gövdemde hissediyorum.

Aynı adi maddeden yapıldığımızı görüyorum. Birimiz çevik, birimiz munis, birimiz yaz gününün ağırlığıyla kokularını baygın baygın üzerimize döküyor.

Aynı adi maddeden bu kadar şükran duyulacak bir görüntü, bir takım yıldız yarattığım için gurur mu duymalıyım?

Çiçek bahçesinin avlusuna kargıyla yaralanmış kuşu getirip, kan dolu gövdesi tüylerinin arasında parıldarken bırakıyorlar. Kan kurumuş, gözleri kapalı, soluksuz kalmış bir koşucu gibi cansız.

Onu oradan alıyorum, bu takım yıldızın ağırlık merkezini oluşturması üzere yere bırakıyorum. Çünkü onu katlettiler, ardıçı. Ancak siyah tüylerinin kurumuş kanla birlikte güneşin altında aynı bronza işlenmiş küçük kızıl mücevherler gibi parıldadığını görüyorum.

Bir delinin pencereden gelen kahkahası avluda uzunca bir süre tüm sessizliği yararak bir çan sesi gibi ürpertiyle yankılanıyor. Onu susturmanın olanağı yok, yavaş yavaş kurduğum takımyıldız dağılıyor, koyunlar avlunun köşesindeki su birikintisine, at arpalığına, ağaçlar ve çiçekler meltemlerine dönüyor. Evcil bir hayvanın huzursuzluğunu üzerimde hissediyorum.

Yoksun, yoksul ve efendi.

II. Gün

Metal bardakların parıltısında yüzümü izliyorum. Parmigianino’nun tablolaları gibi yüzümün aldığı biçim karşısında hayrete düşüyorum. Gülümsememin bardaktan yansıyan ışıkla aldığı biçim, parıltı karşısında hayrete düşüyorum. Bugünkü yemeğin yanında içtiğimiz bu bir bardak su karşısında, onun dinginliği karşısında hayrete düşüyorum.

Bugün benim için şaşırtıcı gençlikte bir gün, yavaşça aldığım yere bırakıyor ve üzgün bir çocuk gibi ondan ayrılıyorum.

Metalik sesiyle beraber su bardağa dökülürken uçurumu hatırlıyorum. Hiç görmediğim dağlık bölgelerin uçurumlarını, hepsini bir bir biliyor, tanıyorum. Yücelendiğim sanısıyla gövdemden kayalıklar çıkarttığım o güçlü günleri sadece bir kez daha tadabilsem, belki pek çok başka resim yapabilirim.

Nasıl ki çok sayıda resim yapabilirsem, bu avludan, bu cehennemi kapatmadan, bu ışıksız ve duvarsız loş hücreden de kurtulabilirim.

Buna inanmadan yaşayamayacağımı sanıyorum.

III. Gün

Başaramadım. Gündüz güzel geçiyordu ama gövdemi ılık bir güne bırakmak konusunda bugün, Hamletvari bir endişe duyuyorum. Bilinç sekteye uğratıyor eylemlerimi, burada bulunmak için fazla akıllıyım. Buradan kaçmak istediğime göre, ruhuma hapsolmuş bedenimi özgürleştirebildiğim günleri tattığıma göre, fazla akıldışı istekler içerisinde…

IV. Gün

Kuşların ötüşünde fazileti aradığım yıllar, pek çok dostum vardı. Şimdi bir çeşmenin karşısına geçmiş umudun sayrı görüntülerinin gelip geçişini izliyorum. Bu gibi şeyler için günün birinde fazla yaşlanmış olacağım. O gün geldiğinde yeni nesiller beni de işe yaramaz bir beygir gibi bir köşeye çekip vuracak.

En azından çabalarımızın boşuna olmadığına inandıracak birkaç eser bıraksak? Yeterli olur mu? Yine unutmazlar, kendi namlarına aynı hataları yapmazlar, hatırlama ve tekrardan ibaret yaşam kuyusuna taş atmaya devam etmezler mi?

Umarım devam edecekleri kadar cesur olabilirim.

VII. Gün

Geçtiğimiz iki gün buraya bir şey yazmaya elim gitmedi. Neden diye düşündüm, geçtiğimiz gün neden buraya yazmadım. Dün bütün bunları hesap etmek, ne olmuş olabileceğinin ayırdına varmakla geçti.

Sanıyorum ki mutluydum, yaşamın hazin gelip geçişinden, ölümü hatırlamaktan ve unutmaktan ve bu gelip geçici gibi görünen anları çembersi bir iple birbirine bağlayan döngülerden mutluydum.

Karşı kaldırımda geçen kadınların loş gölgelerini gözlerimle oymaktan mutluydum. Şimdiyse yalnız yaşadığım dairemin içerisinde gördüğüm rüyaları biriktiriyor, onları dışarıya açılan pencerelerim yapıyorum. Pirincin taşını ayıklar gibi nahoş anlarını atıyor ve güzel günlere açılan pencereler yapıyorum.

Perdeler takıyorum, güneşli günlerde açıyor, kapalı günlerdeyse herkes evde olacağından örtüyorum. Görünmek istemiyorum. İnatçı bir karmaşayı içerimde barındırdığımı hissediyorum. Fırtınanın yaklaştığını hissediyorum.

Bir kahve koyuyorum ve bardağın altına bir altlık yerleştiriyorum. Rüya gibi bir güneş gelip geçiyor, yalnızca birkaç saniyeliğine. İçerideki güneşin merceğinden gördüğüm koca bir evren görüntüsü beni alıp götürüyor. Sanki tablolalardaki gibi, İtalya kıyılarına ilelebet kendisini serpmiş bir güneş.

Ressamlar işte bu ışığı taşımakla mükellef. Emin olduğum şeylerden biri de bu.

VIII. Gün

Atölyemde yapayalnız onu düşünüyorum. Ne yapsam, ne etsem onu aklımda kurmadan geçen saniyelerin birer yalnızlık abidesi, bir yoksula vurulan kırbaç, kirli bir pazarlığın sonunda ıskartaya çıkartılmış bir avuç lüzumsuz anı olduğu zannından kurtulamıyorum.

Yapmak istediğim şeyleri yapabiliyor olsaydım, şimdi bunları yazacağıma dair hiç bir teminat veremezdim. Resimlerim birikti, kenarda kuruyorlar. Onları yağlıboya tablolaların ihtişamlı tarihinde kurumaya ve yüzmeye bıraktım.

Şimdi yapmak istediğim yegane şey biraz daha onu düşünmemek için dışarı çıkmak, ilgilenecek başka şeyler bulmak. Böylelikle kendimi meşgul edersem en azından arzın merkezine onu yerleştirme hatasından bir müddet sonra kurtulabilirim.

IX. Gün

Ne gam, başaramadım. En tatsız gecelerimden birini yaşadım dün gece. Sanki dipsiz bir kuyu gibi beni çeken yalnızlıktan kurtulmak için elimde olan tek halat ona dair anılarmış da, durmadan bu halata asılıyormuşum hissi peşimi bırakmıyor.

Yalnız bu kadar bağımlı olmayı kendime yediremediğimi söyleyemeyeceğim. Kendimi içine koyduğum çileli günlerin sonrasında yine de avuntuyu onun sesinin hatırasında bulduğumu itiraf etmekten ne diye korkayım ki?

Yine de yanımda olmadan da, kokusuyla veya sesiyle, yapabilmeyi isterdim. Bu lanet ızdırıptan çekilip alınmayı, sıradan bir ruh gibi yaşamın olağan akışına katılmayı isterdim.

XII. Gün

Sanırım geçen iki buçuk gün içerisinde, alkolün de tesiriyle en azından kendime ait bir alanı kendi hatıralarım içerisinde açabilmeyi başardım. Aşkın dünyayı yöneten gizli bir el gibi bütün beynimi avucuyla çepeçevre kavradığını, olağan her türlü akışı sekteye uğratmak bir kenara, onun içerisine sinsice sızdığını, kahvaltı yaparken, elim meşgulken, çayı karıştırırken bir an olsun aklımdan çıkmadığı o sanrı dolu günler hakkında, inanın hiç ama hiç konuşmak istemiyorum.

Ancak şu kadarını söyleyebilirim. Resim yapmaya yeniden başladım. Eskizler tamam, boya ve şase siparişlerini de verdim. Güzel bir resim çıkartacağım ortaya. O resim beni bu ızdıraptan kurtaracak.

En azından şimdilik bunu ümit ediyorum.

XIII. Gün

Resme başladım, elimdeki fırça tuvalin üzerindeki görünmez bir lekeyi, bir cismi çizgiler ve renkler formunda takip ederken söyleyebileceğim hiç bir şey yok: işte büyük mutluluk.Sessizliğin içerisine düşen bir imge, onun içerisinden, ateşle doğan bir imge. Kimin imgesi bu?

Sanırım bunu bana birinin söylemesine ihtiyacım yok. Bu…

O.

XIV. Gün

Dünden beri bir su birikintisinin içerisinden yavaş yavaş beliren bu suretin karşısında, onu daha da belirginleştirmek için çırpınarak resme devam ediyorum. Biraz boya şuraya ve birkaç çizgi buraya, bu bana gitgide yakınlaşan suretin içerisinden bir başkasının belirme ihtimali olduğunu düşünmem saflık olmaz mıydı?

Ancak bu gerçekten o mu, yoksa hayallerimde yarattığım kişi mi bu idi? İşte bu ürkütücü soruyu sorarken buluyorum kendimi. Meryem var mıydı, ya da var mıydı?

Bir sigara yakmak ve biraz olsun yarattığım portreyi izlemek için koltuğa uzanıyor, sırtımı kırmızı yastıklara uzatıyorum. Küllüğün olduğu sehpanın köşelerinden sarkan örtünün saçaklarında kül izleri var. Doğrusunu söylemem gerekirse, odaya sığamadığını hissediyorum bu tuvalin.

Resim, kendi emellerimin sonucu olan bir resim gerisingeri bana bakıyor. Gözlerinde ufukta uzanan yıldızları, günlerce gördüğüm rüyalar ve kabusların serpildiği o amansız gökyüzünü görüyorum. Bu gökyüzünün içerisinden bana doğru akan suretin kenarına yavaşça serpilmiş bir gülümseme ve ortasındaki nazik ve nazlı bir burun beni gerisingeri onun yanaklarındaki buluntu hüzne bırakıyor.

Meryem’i seviyorum.

Resim: Luke Hannam

Evolution

Bu albümü sanıyorum 2008 senesinde hazırladım. Electronica-rock-blues-experimental dolaylarında seyreden sounduyla o dönem ortalığa salmak için fazla deneyseldi. Şimdi, yaş otuza merdiven dayadıktan sonra tekrar dinledim ve paylaşmaya değer olduğunu düşünüyorum. Belki benzer veya daha da deneysel bir elektronik hatta sahip kimi parçaların bulundukları harddiski patlatır müzikal Gutenberg galaksisinde var olmaları üzere ikinci bir şans tanırım. Her şey hepimizi sarmakta ve ayartmakta olan düşünsel tembellikle yaşam hakkımız arasındaki dengenin bozulmasına bağlı belki de.

Sanırım bu albüm her şeyden önce olası bir “gelecek” hakkında. İyi dinlemeler.

Deleuze ve Unabomber: Tekno-fütürist estetiğe karşı anarko-otonomist sanat

Doksanlı yılların o şanlı pehlivanını kim unutabilir ki? Unabomber, 23 yaşındaki bir matematik profesörü olan bu Rus dehası üniversiteden ve onun kutlu alanından çekip gidiyor, kendisini dağlara veriyor. Doğayı sömüren tekellere karşı tel örgü kesme gibi sabotajlar (monkeywrenching) ve bombalı  eylemler düzenliyor. Sonunda yakalanarak hapsedilecek olsa da bize ilham dolu bir manifesto da bırakıyor, nam-ı diğer Unabomber Manifesto.

Bu manifesto lise çağında John Zerzan’la beraber ulaştığım iki önemli kaynaktı benim için. Unabomber’ın Nietszche’yi çağrıştıran Power Process kavramı, bunun etrafında şekillendirdiği kapitalizm eleştirisi, son derece özne temelliydi. Öznelerin yabancılaştığı, önemli hiçbir işte çalışmadığı (geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Graeber’in “bullshit jobs”ını hatırlamadan olmaz) ve kendini gerçekleştirme olanağından yoksun olduğu için güç kazanamadıkları ve zayıf birer birey olarak yetiştikleri için siyasetçilerin oyuncağı olduklarından bahsediyordu. Verdiği örnek ise McDonald’s çalışanlarıydı. Dolayısıyla Unabomber post-endüstriyel toplumda insan temelli bir özgürleşim çağrısının, etiğin işaret fişeğiydi bir anlamda.

Biraz kişisel hayatımdan örnekler vermek istiyorum. Bunu okuduktan sonra günde 8 saat kullandığım bilgisayarımı beş sene boyunca bıraktım, daktiloyla yazmaya başladım. Maksat yazmaksa, daha eski teknolojilerin de kullanışlı olduğunu keşfettim. Bilgisayarla yaptığım çizim ve tasarımları bir kenara bıraktım ve yağlıboya resimler yapmaya başladım. Normalde bilgisayar başında olmaktan ötürü vakit bulamayacağım pek çok kitabı okudum. Bugün bir sanatçı olarak hayatımı idame ettirmeye devam ediyorum. İşte size bir power process öyküsü.

Zerzan ise, özne temelli ontolojiyi bir kenara bırakıyordu. Kısacası, uygarlığın doğa üzerinde yarattığı tahakküme karşı gelecekteki ilkellere dönüşmemiz gerektiğini söyleyen Zerzan, anti-tarihselci, 68’deki hippilerin radikal kanadından bir eko-anarşist. Şirketlerin tahakküm altına aldığı doğaya karşı gelecekte ilkellere, vahşilere dönüşmez isek ekolojik yıkımın yakın olduğunu haber veren bir kampana düdüğü.

Bu iki ismi bağlayan kişi ise, bana kalırsa 68 kuşağının ötesine düşen Gilles Deleuze. Deleuze’ün hayvan-oluş kavramıyla ortaya koyduğu, yazmanın bilhassa bir çeşit hayvan-oluş biçimi olduğu üzerinde durması, uygarlığın kaderine ortak olmayı bırakıp, başka bir oluşu kuşanmamıza imkan veriyor.

II. Uygarlığa kat çıkmayı bırakmak, anarko-otonomizmde belleğin yeri

Tekniğin getirileri bize mevcut örgütlenme tarzı içerisinde, kapitalist makine içerisinde yalnızca kıtlık ve ekolojik tahribat değil, aynı zamanda savaşlar ve sömürgeci pratikler de bıraktı. Dolayısıyla bu kötü geçmişten kurtulmak için öncelikle onu eleştirmek, daha sonra belleğin, iyi anıların ülkesini keşfe çıkmamız gerekiyor.

Deleuze’ün Bergson’a olan ilgisinin temelinde bellek temasını işleme biçimi yatıyor. Bir başka anti-tarihsel cephe açarken, tarihsel materyalizmin içkinci-eleştirel konumuna karşı belleği ve farklılaşma süreçlerini Zerzan gibi tamamen dışarıda bırakan anlayışları da eleştiriye tabi tutuyor. Zerzan’a kalırsa ilksel imge, yani doğayla kurduğumuz yansıtmalı-imgesel ilişkiyi yeniden tesis etmek gerek. Bu açıkçası biraz kırılgan bir konum, gerekli olduğundan da şüpheliyim.

Bu anlamda uygarlıktan uzaklaşma, onun geldiği yer itibariyle yalnızca apokaliptik-fütürist yaşam ufkuyla, ilkel ideolojileri arasında sıkışıp kalmamak için, uygarlığın yarattığı ve gömdüğü belleği ve melankoliyi de işleme görevini üzerimize yüklüyor, eğer ki power process’ten sağ çıkmak istiyorsak.

Farklı naratifler, tarihi çözümleyen anlatılar her zaman vardır. En bilimseli bile olaylarda taraf tutar. Günümüzü açıklamadığı sürece de rafa kaldırılırlar. Mesele bunlar arasındaki fark ve tekrar ilişkisini gözetme meselesidir. Birbirleriyle örtüşen motifleri görme ve siyasi ve estetik pratiğe bu noktada müdahale edebilme cesaretidir. Dünyadan kaçış yok. Dolayısıyla yapabileceğimiz, Nietszche’nin 19. yy sonunda fısıldadığı gibi “geleceğin-filozofları”na dönüşmek, tarihsel akışın rölatif mantığına hapsolmadan, oyunun kaotik mantığı içerisindeki patternleri görerek estetik/politik kontra-ataklar geliştirmek olabilir. Bu anlamda “hepimizin içerisindeki Üçüncü Dünya”yı (Deleuze) aramaktan başka bir şey yapmıyordu aslında Unabomber.

Hiçbir medyum kısıtlamasına varmadan, ama kendimizi sürekli disiplinin imkânlarına (çünkü sınırlamak, belirlemek bize yaratıcılığın da kapısını aralar) tabi kılarak bu özgürleşme yolculuğunda edindiğimiz imgeleri yaratıcı süreçlere tabi tutmak, günümüzün estetiği bunun üzerinden şekilleniyor.

Büyük prodüksiyonların tüketicisi olmak bizi zayıf düşürüyorsa, mikro direnişler örgütlemeli ve iyi karşılaşmalardan beslenmeli. Bunun yolunu tıkamayan rejimler, yönetimler ise geçici bir süreliğine bile olsa politik ufkumuza yerleşebilir.

Şiiri şiirle ölçmek?

Sketch for Rimbaud; Auerbach, Frank, 1976

Edip Cansever’in TRT’de 1970’li yıllarda yayınlanan bir röportajında, söz eleştiriden açıldığında, ki bu açılışı da kendisi yapar Cansever, şiiri eleştirmenin ancak bir başka şiirle mümkün olduğu gerçeğini dile getirmek için şu cümleyi kurar: “şiirin ölçüsü yine kendisidir”.

Daha sonra YKY’de Şiiri şiirle ölçmek olarak bu konudaki ve genel olarak şiir hakkındaki yazıları toplandı. Peki Cansever’in şiir eleştirisine getirdiği yorumsamacı yaklaşım güncelliğini ne kadar koruyor, bugün oradan ne öğrenebiliriz?

Mesela eleştirinin kendisi metodoloji ve şiir arasında, kendini şiir olarak yazan bir kuramsal metin kılığında beliremez mi?

Derrida’nın kuramsal metinlere olan yorumsamacı yaklaşımı, edebiyat metinlerine kuramsal yaklaşımın bir eleştirisiyse, bunun sonucunda kuram-söylem (discourse) ilişkisi/çelişkisi metod tartışmasının sınır boylarında yeni soluklar alıyorsa, edebiyatı bir tarihçe, kendi tarihçesini de yazan bir gelecek-tarihçesi olarak düşünmek ne gibi ufuklar açacaktır? Hangilerini kapatacaktır?

Kuram, analiz ve eleştiri metodları arasındaki bu çapraz ilişki, bizi buradan nereye götürür?

Marx’ın 18 Brumaire’de “devrimin şiiri gelecekten çekilip alınacaktır” diyerek özetlediği, kuşaklarca şairi etkisi altına alan ve anlaşılamadan bırakılan kategorik buyruğu Marx’ın kendi dilinin edebiliği bir kenara, edebiyat tarihini elektriklendirmek açısından bugün bize ne söyler?

Edebiyat bir zahmet ölü taklidi yapmayı bırakabilir mi, lütfen?

Dahası, örtüyü kaldırmama eylemi, kısaca şiirin örtüsüne dokunmamak, hatta şiiri örtü ve çıplak olarak düşünmek, edebiyat ve diğer sanatlar açısından bize ne kazandırır? Kurama ne kaybettirir, hangi boşluklarını sezdirir ve havalandırır?

Edebiyatın ansiklopedikleştiği ve antolojilerin ağırlığının altında ezildiği bir sürecin çözülmesinden sonra, yani çağımızda, Canseveryen eleştirinin önemi ne durumda? Savaştığı yel değirmenleri hala yerinde mi? Yoksa makinelerin kuşatmasıyla pabucu dama mı atıldı?

Bana kalırsa, kuram yeterince edebileşir ancak edebiyat-söz sanatı-retorik olarak ele alınmaz ise, edebiyat da içkin bir eleştirinin, pekala insan aklının ameliyat masasında lezzetli bir şekilde iştaha indirilebilir.

Kilisevari buhurdanlığının baygın kokusu dağıtılabilir. Camları açar, hayatı koklar, çiçeklere döneriz. Bu üstün edebiyatçıların sol gösterip sağ vurduğu, kurnazlıklarıyla ağırlaştırdığı yeni kanonlardan da kurtulmuş oluruz.

Kısacası, isyankar evlat taklidi yapan babalar koltuğuna oturur, biz de rahat rahat nefes alırız.

Bunda bir mermi ve gülümseme arasındaki coşkulu birliği bulmamıza vesile olacak, hayırlı bir gelişme vardır.

Osurmaktan Korkan Kızlar ya da Kuşlar Sonatı

"Mis gibi zafer kokuyor!"

Gergin bir akşamın sonunda, sevgilisiyle yaptığı hararetli ya da küçük bir tartışmanın sonrasında ya da tat duyusuna bir gece bile olsa fazlaca teslimiyetin ardından, genç kızların yegâne korkusu olabilecek bir durumdan bahsedeceğim şimdi size.

İşten gelmiştir, paltosunu çıkarır, yemeğini hazırlamaya koyulur. Ya da daha derslikte mini mini eteğiyle bir genç kızdır. Okul kıyafetlerini çıkartır. Tuvaletini yapar yapmaz, onun en korkulu rüyalarından olan sesli bir osuruk, başında taşıdığı ve kendisini orada güvenli ve güzel hissettiği aynayı, edepsizlik sızan ince bir çatlakla doldurur. Artık o büyümüş, bir genç kadın olmuştur.

Bu kısa girizgâhtan sonra, size çeşitli osurma çeşitleri üzerinden, adeta Aristoteles’in bilim metodunun inceliğiyle Hölderlin’in şiirsel dehasını buluşturmuş kısa bir taksonometri örneği sergileyeceğim. Ayrıca belki Eco’nun çokça bahsini ettiği kayıp komedi kitabının olası içeriğine dair emareler de bulabilirsiniz.

Liste sonsuzca uzatılabilir mi, sanmıyorum. Ama yaptığım çalışmanın, psikoloji bilimine dahi temel teşkil edebilecek bir derinlik içerdiği konusunda Türkiye’dekinden çok daha saygın Bilim Kurulu üyelerinin onayı olduğunu size söyleyebilirim.

Dişilerde Osuruğun Çeşitleri

– Genç kızların fısıltılı konuşmaya benzeyen osuruğu:
Genç ve güzel kızlar, narin bedenleriyle osurma pratiğini tatbik etmek istediklerinde, güneşin ve yaşamın, kısacası libidolarının dolaştığı bütün bedensel hücrelerini osuruk kapıyı çaldığında, fısıldarken dudaklarını büzmeye çalıştıklarında olduğu gibi, göt deliklerini büzmek üzere kullanırlar. Bu sırada çıkan ıslık misali gazın sesi, ılık yaz gecelerinde kuşların cıvıldadığı bir bahçenin titrek saksağanlarının bölünmemiş uzun tümcelerini andırır.

Bu ıslık çeşidi genelde 24 yaşına kadar varlığını sürdürür ve vulvası genişleyen ve klitoral orgazmdan vajinal orgazma genç kadın, artık daha gürültülü, umursamaz ve hoyrat seslerle de olsa iletişimi sürdürmeye devam eder.

– Olgun kadınların şempanze kahkahalarına benzeyen osuruğu:

Bu kadınlar, dul veya hiç evlenmemiş olsalar bile, genç kızlık duygularını çoktan bir çeyize doldurup o çeyizi de çoktaaan denizin derinliklerine belki bir Mavi Marmara gezisi sırasında bırakmışlardır. Onlar için bikinili poz verip ağız dolusu gülümsemek neyse, osurmak da öyle doğal bir vakadır. Osuruklarıyla sevilmedikleri sürece kendilerine pek bir değer atfedilmeyeceğinin farkındadırlar.

Bu kadın türünü Nişantaşı galerilerinden Levent’teki müzelere değin süren sergi güzergâhı üzerinde, kahkahalarını yanındaki kadın arkadaşlarının omuzlarına yüklenerek bastırmaya çalışırken duyabiliriz. Duyamayacağımız şey ise, artık evde, kocasının ya da sevgilisinin yanındaki varlığıyla, genişlemiş büzüğünün üzerini örttüğü dekolteli elbiseler ya da kot pantolonlar arasında oturmuş kamusal kişiliği arasındaki geçiştir.
Bu ikisi arasındaki ayrımı, adeta bir sahne yıldızı gibi ustaca yapmış olan bu kadınların osuruğunun kokusu ise, fısıltı halinde osuran genç kadınların ince ve lavanta kokulu osuruklarının aksine damperli kamyonların arkalarında bıraktığı toz bulutu içerisinden yayılan çimento ve kuru tezek kokusuna benzer. Kimi zaman ise kesilmiş muz ağacı yaprakları gibi koktuğu da görülmüştür ancak bu bir istisnadır.

– Olgun (30-45 yaş) arası kadınların fesleğen kokulu osuruğu:
Kimi kadınlar ise olgunlaşmalarına rağmen fısıltılı olmasa bile güzel genç kızlık günlerinden kalma o mini mini elbiseleri bir kenara bırakıp, gençliği flu bir kamera filtresi gibi giyinerek osurabilirler. Bunlar, en deneyimli kadınlar arasında yer alan, genç olmasalar bile gençliğin “ruhunu” yakalamış ve olgunlaşmanın diriliğiyle dolaşan, gezen, tozan ve eğlenen, ancak hovardalıkla vurdumduymazlığı karıştırmayan, merhametli bir osuruğa sahip kadınlardır.

Merhametlidir, çünkü kokmaz, ancak fısıltı şeklinde olduğunu da söyleyemeyiz osuruklarının. Daha ziyade gürültülü bir yaz eğlencesinin arkada bıraktığı akşam güneşi gibidir onların osuruğu. Bedenlerindeki deniz tuzunu sofrada değerlendirebilseydik, şehvetle yıkandıkları denizin bütün nimetlerini 7 oğlan çocuğunun doyduğu bir ziyafete dönüştürebilirdik. Ancak onlar, cömert olmamayı da seçebilmeyi öğrenmiş varlıklar olarak, doğanın nimetlerini seçtikleri erkeklere, genç erkeklere sunmayı istediklerinden, reddetmeyi de bilirler. Yalnızca mutsuzluğu ve kederi değil, ki keder de kimi zaman gece girilen Ege denizi kadar tatlıdır, ancak hak edilmemiş neşeyi de.
Çalışkan bir osuruktur bu, çalıştığı her halinden bellidir.

– Hovarda genç kadın osuruğu:
Bu osuruk çeşidi, sanki olgun şempanze kahkahası osuruğuna sahip kadının akrabası gibi gelebilir, ancak aldanmayınız. Daha ziyade fazla sürülmüş bir pahalı parfüm kokusunu andırır, ağır, bunaltıcı ve düşünmeyi engelleyicidir. Ya tiksinir ve kaçarsınız, çünkü gerçek yüzünü size ilk anda ifşa etmiştir, ya da düşünceniz ambale olduğu için herhangi bir Sapiens erkeği olarak yargı ve yazgınıza yenik düşersiniz. Verilmemiş sadakam varmış diyeceğiniz günler ise yakındır.

Genelde Moda sahilinde özçekim yapan bu hanımlar, hanımdırlar çünkü osurukları sessiz ancak kuvvetlidir, bu tam bir hanımın osurma şeklidir, sosyal medyadaki popülerlikleri için mide ve karın kasları fazlaca çalıştığından yemek tekliflerini kolayca reddedebilirler. Pilates sonrası alınan duş, Cihangir’de bir Yoga eğitmeniyle bir yaz aşkı, osuruklarının verdiği boğucu ve asla yaşanmamışçasına ortadan kalkan tatta bu deneyimler gizlidir.

Onların büzüklerinden aldıkları eğitimin kokusunu duyabilirsiniz. Sesi ise uzaktan gelen bir davul sesini ya da iki kilometre ötedeki pahalı bir villanın arazi taksidi ödenmediği için yıkılışını andırır. Çoktan kapitalizm tarafından ıskartaya çıkartılmış koku duyumuza verdikleri hasarlı eğitimin ise tamiri zordur.

– Yetmişlik lisan bilen hanımefendi osuruğu:
Bir şimşeğin çakışı gibi ansızın parıldar, sesini çok sonradan duyarsınız. Hatırladıkça da “ben bu sesi bir yerden hatırlıyorum”, “sizi bir yerde görmüş müydüm” duygusuna kapılırsınız. Asla unutulmayacak bir yemek tarifi gibi kapıda sizi bekleyen bir sevgilinizin yokluğunda peşinizden gelir, ensenize yapışır ve travmaya dönüşebilirler.

Resmi tarihin detaylı analizlerini içeren kitaplar gibidir bu hanımefendilerin osuruğu. Önce tanıdık gelir, ancak daha yakından kokladıkça kesif içeriğin moleküllerine ve zevkine maruz kalırsınız.
Özel okullarda hocalıktan emekli olmuş, ya da sefir karısı olabilirler. Her halükarda Boğaz havası almaya çıktıklarında onları bulabilir ve duyabilirsiniz.