Menü Kapat

Yazar: Palomar (sayfa 1 / 2)

Yas Masalı

Yaşam, gecenin konusudur.

Gündüz Vassaf

Eğilip bükülen bir tanrının merhametinde gibiydim uzun zamandır, yaşanamayanlar bir kuyunun içine dolarken üzerimden dokuz yıl geçmiş. Hatırlamıyorsun diyorlar, hatırlamıyorsun, uyuyordun diyorlar, uyuyorsun. Kendinden kaçmak isteyen kocaman bir ağacın gövdesine hapsolmuş bir reçine gibi her şey, yapışkan ve yer çekimine kanmış. Akıyor?  Kanım vücudumdaki bir kara delikten diğerine bağlanıyor ve ben buradan aktıkça başka bir yerlerde doluyor olmalı diye düşündürüyor. Kendimi kendimle dolduruyorum, onu kendimden başka bir yerde yaşatmaya çalışıyorum. Yaşıyor? Hatırlayamadığım tüm sözler için bir kısa ıııı sesi verip sessizliği essizlikle cezalandırıyorum. Bir, Kısa, Es, Sus! Birdirbir kaça eşittir? Soruyorum! Yek, two, üç. Sorma! Cevaplar yerine cezalar! Kesiliyor. Kırmızı bir duman kapının kilidini zorluyor ve ince bir delikten içimize işler gibi zaman, bize toplum baskılı tişörtler ile başka isimler giydiriyor. Birbirine benzeyen odalarda hapsoluyoruz ve bu dumanı solurken ben, cezaların iç çamaşırları gibi içime işlediğini ve hatta tenimden de içerilere girdiğini ve artık çıplak dahi hissedemediğimi çünkü masallardaki fok balıklarının yeryüzünde dans edebilmek için derilerini çıkardıklarında yedi mevsimin sonunda etlerinin kuruyup pul pul döküldüğünü göremediklerini. Unutuyorum? Geçe yaklaştıkça karanlığa kalır gibiydi masalların endişesi, kanma! Başlığında kırmızının kanı, külden kedilerin yalanı ki ateşin cezasıdır bize. Kendini bulmak için aynalara sordun, güzelsin dedi, Bulma! Aynaların sırları bozulunca gerçekleri göstermediğini, biliyordun. Süveyda yolların, kapalı, ve ruhun bir penceresi diğerini bekliyor cereyanda kalsın diye.

Suyu beklerken ateşe daldın ama yanmayı da başaramadın. Kalıcı dövmeler gibi karadutların gölgesinde şimdi, renk vermeyen bir adam, rengini veren dutlara inat, silmeye çalıştıkça her yere bulaşan ve çıkmayacak diye düşündüğün bir mürdüme dönüyor. Dudağımda utangaç bir selam hissi, merhaba desem geçecek gibi. Onun yerine şarkılar mırıldanıyor, buralardan nasıl geçmek gerektiğini bilemiyor ve Jokond’a artık yalnızca rüyasında. Kavuşuyor? ‘Şen şarkılar gibi üzüntülüdür o’, tarifi mümkündür, Ah! Gülen kadınım, uykundan uyan. Anlatamadığın her şey gecenin konusudur. Bu, gündüze bir cevaptır.

And just as sure
One and one is two
(Beth Hart-Joe Bonamassa/ I’ll take care of you)

Karşılaşmalar

Sağ ayağım izmaritin yanına gelince durdum. Eğildim; yarısına dek içilmiş izmariti alıp cebime koydum. Kim atmış bunu bitirmeden?

Yusuf Atılgan – Tutku

Yurttan çıkıp yürüyorum, her gün aynı ben, aynı merdivenleri, farklı pantolonlar, farklı ayakkabılar bazen farklı düşünceler ama aklımın bir kenarında hep aynı seninle yürüyorum. Çantamda farklı kitaplar, kim bilir hangisinin iade edilme zamanı yaklaşmakta, bilmiyorum. Kütüphanenin önüne geliyorum. Geçen geceden kalma bir paket sigara çantamda. Sigara içmiyorum aslında ama tek tük de olsa bazen, biliyorsun. Bir sigara yakayım diye düşünüyorum içeriye girmeden. Siz de mi bulduğunuzda içenlerdensiniz yoksa? Evet, diyorum kendi kendime, bu da bir çeşit tiryakilik olsa gerek.

İçerken bir yandan bakıyorum kütüphane önündeki insanlara. Herkesin beklediği bir sen varsın sanırım… Yoksa neden kapı önünde, biz burada, ellerimizde sigaralar, hiç alışamadığımız, aslında bizim bile olmayan, başkasından aldığımız, bu iğreti, kötü kokulu ama içtiğimiz ama ciğerimizde dumanlar, sen, ben, bekleyenler, sana sarılanlar, senden ayrılanlar, kafasında seni büyütenler, hayal üstüne hayal kuranlar, kurduklarını yıkanlar, düşündükçe var edenler olmayanları, her şeyde anlam bulanlar ya da aradığını bulamayanlar derken bir sürü düşünceler uzayıp gidiyor. Sigaraya bakıyorum, filtrenin dibine gelmişim, son bir nefes kalmış fark ediyorum. Onu da çekip söndüreceğim derken elimden düşüveriyor sigara. Yerden alıp söndürüyorum fakat içimde bir garip his. Beklenmeyen bir bitişin verdiği huzursuzluk, ben böyle olsun istememiştim. O son nefesi de çekip yavaşça söndürürken kafamdakileri de sonlandıracaktım. Şimdi her şey havada asılı kaldı. Bir tane daha yakmaya karar verip bir sigara daha çıkarıyorum paketten. Her şey sil baştan tekrar etmekte, çakmak sesi, yakarken çıkan ateşe bakışım sonra kütüphane önünde bekleyenleri izlemem, seni beklediklerini düşünmem derken tıkanıyorum. Hayır, ikinci sigara fazla geliyor. Söndürmeliyim diye düşünüyorum. Bu daha yarım bir bitiriş olacak, emin miyim? Canım sıkılıyor, zaten sigara da söndürürken yamuluyor, kırılıyor, içindeki tütünler her yere dağılıyor, aynı kafamdaki düşünceler gibi.

Ani bir kararla parçalanmış sigarayla birlikte bütün paketi de atıyorum çöpe. Attıktan sonra da atmak yerine birine mi verseydim diye geçiriyorum aklımdan ama hayır, seni kimseyle paylaşamıyorum… Bu şey! Yalan. Koca bir yalan bu içtiğimiz, bu her gün yaşadığımız aynı merdivenlerde, farklı kot pantolonlarla. Üzerine ölü toprağı atamadığımız. Bir arkadaşın verdiği örnektir kafamda. Kadınlar diyordu, savaşa giden eşleri dönmeyince ama aylar ama yıllar, ama seneler gibi yıllar geçtikçe –geçsinler- ve gelmedikçe ölü bedenleri eş bildiklerinin, yani bir parça toprak atmadıkça ruhsuz bedenlerin üzerine, bitmeyen bir bekleyişin başrolleri… Onlar, onlar, onlar yani onlar basmadıkça sigarayı taşa toprağa, hep bir duman tütecek gibi mezarlarından.

Karşılamalar

Duyduğum bütün sesler yerlerini bir bir sessizliğe bıraktığında aklıma düşen tek bir soru vardı. Cevabını verdiler. Duyamadım. Cevapları duymaktan korkanın derdinden, insanlığın önünde eğilen bir tanrının merhametine sığındım. Ahir zaman alametleri gibi kulaklarımıza çalınanlar, zamanı donduran bu sorular. Kimin şarkısında kaybolduk da kimin sesinde bulduk kaybettiklerimizi?  Hakikatin müziğine âşık olan kulaklarımız ne zaman sessizliğin müptelası oldu? Biz ki, ilk sorunun ağırlığındayken çoğu zaman ve başka diğer soruları duymazdan gelirken, sonunu başından bellediğimiz romanların hangi sayfasında terk ettik erdemlerimizi? Yaşattığımız ve öldürdüğümüz bütün canlar adına sorduğumuz ilk soruyla sonunu getirdiğimiz romanlarda, bildiğimdir, en büyük savaşına hazırlar gibiyiz dünyayı ve çiçek dahi açmayan susuz ve tuzsuz topraklarında bu Dünya’nın, yalnızca bir serap görmekteyiz. İnsanlık değil savaş tarihidir zamanımız ve insanı utandıran kendi yaptığı değil, bir başkasının aldığı ve özrünü dahi dileyemediği candır.

Sonya’nın önünde eğilmişti Raskolnikov.

‘Ne yapıyorsunuz?’ diye mırıldanmıştı Sonya.

‘Ben senin önünde değil, insanlığın çektiği acıların önünde eğildim’ demişti.

Birbirine çarpıp duran bu iki kelimelik sorunun yankısı kafamda! Ne yapıyorsunuz? İnsanlığın çektiği acılar önünde eğiliyorum. Ben Sonya, bir başkasıyım ve başka bir başkasının önünde eğiliyorum. Her eğildiğim acının ardından da bir soruyla başlıyorum sözüme: ne zaman son bulacak? Eğilmekten değil özrünü dileyememekten kırılıyorum.  Ben Sonya, tüm insanlığın kaderini zamanı birer birer saydığım ellerimde yitiriyorum. Sakladığımdır, sorduklarımın bir cevabı yok. Koktuğumdur, başıma gelecekler dizlerimin üzerinde.

İlk defa bir kapın olduğunda ve kapını çalan var diye ümitlenip kapıya koştuğunda ‘Kim o’ diye seslenmiştin bütün dikkatinle. Ne üzücü, bir ses bile duyamamıştın, ses vermemişlerdi. Kim o? Kapıları çalıp çalıp kaçanlar, onlar, hayatlarımızdan neler eksilttiler kim bilir? Sormadığındır, tek bir soruya sığmıyor hayatlar.

Umutsuz olma demiştin bana o gün. Hiçbir zaman umutsuz olmadım, râm olunacak bir ses duyarım mutlaka diye dinlerken kapıları, nefesim bana ihanet eder de sesi duymamı engeller diye nefes dahi almadım. Gerçek umudumuz Sonya’yı Raskolnikov ile sarmaş dolaş edip dizleri üzerinden kaldırmaktır. Eğilen ve bükülen, insanlığın peşi sıra giden umudumuz değildir, kadınlığı, erkekliği, hayvanlığı, bitkiliği ve ötekiliği unutturmaya çalışan zamandır. Eskiden unutmaktan korkardım şimdiyse hatırlayamadıklarıma seviniyorum. Kapıları çalıyorlar. Kim… Kim… Soramıyorum.

Cosımo, Ağaca Tüneyen Baron

Cosimo Piovasco di Rondo,
Ağaçların üstünde yaşadı,
Toprağı hep sevdi,
Gökyüzüne yükseldi.

Uzayıp kısalan bir gölgenin hikâyesine benzemeye çalıştım, olmadı. Devamını getireceğim dedim, beceremedim. Çok özendim, özenince olmaz. Şimdi geriye kalan her şey karadut gibi salıyor rengini parmaklarıma, bileklerime, kollarıma ve boynuma. Bu lafı nereden hatırlıyorum ki ben? Déjà vu  gibi bir şey bu diyor. Ben daha önce yazmışım gibi hissediyorum bu cümleleri, ne tuhaf. Çözemeyiz boş ver diyor, katılıyorum dediklerine, düşün düşün delireceğim yoksa.

Delirmek mi? Şu sürekli bahsettiğin deliren adamın hikâyesi vardı hani, peki biz onu ne zaman okumuştuk? Soruyu duyar duymaz derin sessizliklerden yollar yapıyorsun aramıza. Bu sessizlik de bayram sabahlarından kalma gibi, ne meymenetsiz, erkenden uyandırıyor annem, anne uyanmak istemiyorum, bu saatte baklava mı yenir? Pes edip kalkıyorum, ben onların ellerini öpüyorum onlar benim ellerime para tutuşturuyorlar. Az para, çok para; kimisi buruşturulmuş, kimisi katlanmış. Bir de kitap var, onu da tutuşturuyorlar elime, halamla eniştem getirmiş ve Gökçe okusun demiş. Tanrının ilk emrinin gölgesi gibi. Okusun. Sarıyorum bu emri parmaklarıma, bileklerime… Aman ne olur dur başlama yine! Kapağına bakıyorum kitabın, rengârenk kalemlerle çizilmiş bir çöp adam koymuşlar. Ağaca tüneyen bir baron mu bu? Pek bir çirkinmiş. Yazarın adını okuyamıyorum, hangi dilde anlamıyorum. Önemsemiyorum da. Ellerim de zaten küçücük, kimse öpmüyor.

İlk sayfayı okumaya başlıyorum, bir yemek masasında oturuyorlar, 12 yaşında bir çocuk, Cosimo, kızmış bir şeylere aynı benim gibi. Tartışıyor ailesiyle, koşarak çıkıyor evden, bir ağaç buluyor bahçede, tırmanıyor ve bir daha inmiyor. Anlamıyorum ki ağaçta nasıl yaşıyor, neyi reddediyor, hiç mi sevmiyor ailesini, o kadar mı kızgın? Hasta oluyor ağaçtan inmiyor; âşık oluyor ağaçtan inmiyor. Az şey anlıyor gibi oluyorum. Çok şey mi anlıyorum? Fakat bir ağaca çıkmanın delilik olmadığını yeni yeni fark ediyorum. O zaman çocukluk ya işte ben de özeniyorum. Nerede bir ağaç görsem tarif edemediğim bir tutkuyla ağacın tepesine çıkıp uzaklara bakma arzusu, sonrasında da çıktım ama nasıl ineceğim korkusu, ayaklarımın altını acıta acıta inme isteği olurdu. Şimdi gölgesinde oturuyorum yalnızca. Peki ya neyden korkuyorum?

Dedemin bir sürü zeytin ağacı var, hepsini de kendisi dikmiş ama dedem tarlanın en çok esen köşesindeki o kocaman incir ağacını sever gibi. Varsa yoksa ‘yemişler uyandı mı?’ sorusu dilinde. Gayet de ege insanı, incir demeyi de bilir ama yediği yemiştir. Ben de hep incir ağacına çıkıyorum nedense. Beyaz beyaz yapışkanımsı bir sıvı ellerimde, kaşındırıyor, yıkıyorum geçmiyor, yemişin sütü diyor dedem, yıka geçer, annem tulumbayı çekiyor, o kadar çok çekiyor ki tulumbadan sular taşıyor. Üstüm başım her yerim su içinde, üstelik buz gibi de soğuk, tarlayı su basıyor, zeytinler suların içinde yüzüyor. Dedem yemişleri soruyor,  olmuşlar diyorum, bal gibi hem de. Dedem gülümsüyor, o ağacın yemişi çok güzel diyor, takmış yemişlere, zeytinler diyorum esas, zeytin ağaçları sularda yüzüyor!  Babama bakıyorum, annem o kadar çok çekiyor ki tulumbayı hepimiz boğulacağız, az kaldı. Ağaca tüneyen baron yüzerek geçiyor yanımdan. Sonra vazgeçiyorum ben de tırmanmaktan, kendimi yavaşça suya bırakıyorum, sular yükseldikçe ağaçlar batmaya başlıyor, bu bir hayal, bu bir hayal, bu bir… Hayır, uyanamıyorum. Annem hem tulumbayı çekiyor hem de avazı çıktığı kadar bağırıyor ‘Cosimo, in aşağıya, düşeceksin’. Hayır anne! İnmeyeceğim. Bu dallar uzaya kadar çıkıyorsa oraya kadar, yok eğer çıkmıyorsa gittiği yere kadar. Hepsine selam vereceğim ben. Dedeme, Cosimo’ya ve tüm ağaçlara…

ağaca türeyen baron – italo calvino

Sonbahar

Her daim düşleri peşinde koşan sabırsızlık zamanının
güzel çocuklarına…

Özcan Alper, senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığı Sonbahar filmiyle ilgili Birgün gazetesine verdiği röportajda “Bu film benim vicdan borcumdu” demiş. Günlerdir bu sözün etkisi…  Yolda hızlı hızlı yürürken adımları karıştıran; biriyle konuşurken söylenilecekleri, yemek yaparken tuzu, haberlere göz atarken ne okuduğunu unutturan. Kafamda uğultusu, ardım sıra ayak sesleri. “Ne takmışsın sen de!” dediğinizi duyar gibi kulaklarım. İyi duyduğumdan değil, hep çok yüksek sesle konuştuğunuzdan.

Filmin ana karakteri Yusuf, 22 yaşında bir üniversite öğrencisiyken hapse giriyor. On iki yıl ceza almasına rağmen, onuncu yılın sonunda hasta olduğundan mütevellit serbest bırakılıyor ve kalan iki üç ayını doğup büyüdüğü yerde; Doğu Karadeniz’deki annesinin yanında geçiriyor. Bir yandan unuttuğu şeyleri hatırlamaya çalışırken, bir yandan da yeni olan her şeyi izlemeye başlıyor. Tek bir farkla elbette: Her şeye son kez bakmak zorunda olan bir adamın gözleriyle bakıyor.

Filmin çekimleri sırasında Özcan Alper, Yusuf’un dağ evinin önündeki manzaraya nasıl bakması gerektiğini Yusuf karakterini oynayan Onur Saylak’ a anlatırken şöyle bir anlatım yapıyor:

-Sen burada manzarayı izlemiyorsun. Bu ağaçlar, bir daha bu rengiyle göremeyeceksin. Bu karı bir daha bu şekilde göremeyeceksin. Hep şunu düşün ‘son kez bakıyorum’. Bu bir nevi vedalaşma gibi.

Özcan Alper’in vicdan borcu, Yusuf’un son kez baktığı ağacın yeşilini hafızanıza kazımaktır. Bir daha o şekilde göremeyeceği karı üzerinize yağdırmaktır. İşine gelmeyen her şeyi umarsızca unutan insanın beynine elektroşok vermektir. Filmin son sahnesinde taşınan tabutun içinde yalnızca Yusuf değil, Habil ile birlikte Kabil de yatmaktadır.  Yusuf’un çaldığı tulumun sesi belki de Özcan Alper’in vicdanının sesidir ve bir ağıda eşlik eder.

Dilediğimdir ki; zaman hepimiz için farklı akıyordur ve Yusuf hala orada, o tepenin yeşilini ve bir daha o şekilde göremeyeceği karın beyazını izliyordur.

Kısalan ve Yok Olan Gölgenin Hikâyesi

Henüz neye benzediğini bilmediğim için bir isim veremediğim gizli kahramanım bu öyküde yalnızca ben, sen, o diye geçmekte ve her ikili, üçlü, beşli insan ilişkisinde farklı farklı sıfatlar almaktadır. Kim olduğunu soranlara söylemem istendi ki, üzerinize damla damla yağan yağmuru, aniden esen rüzgârı, nereye uçacağını hiç şaşırmadan bilen kuşları, çukurlarda toplanan su birikintisini, varlığı, hiçliği, eşsizliği, sesi, sessizliği ve şimdi sayamadığım diğer tüm yaratımlar bir araya gelince oluşan ahengi var eden tanrının gölgesidir. Bir vardır, bir yoktur. Bir kısalır, bir uzar. Namıdiğer herkes, namıdiğer hiç kimsedir. Rivayet olunur ki, gölgesiyle birlikte dolaşan peygamberlerin sonu kutsal kitapta biter. İlahi melodiler duymaya alışkın olmayanların kulakları sağır olmaktadır ve bir ömür bu ahengin ritmini tutturamayıp, işitemedikleri bu sesin peşinde bir o yana bir bu yana giderek ömür tüketirler. Ses, uzayan ve kıvrılıp yeni yeni şekiller alan zamanın içinde hapsoladursun, aynı zamanda da genişleyip duran bir evrenin hızına asla yetişemeyeceğinden giderek daha da cılızlaşıp, bir gün hiç duyulamayacak kadar yaşlanacak olmasının verdiği acıyla bulunmayı bekler ve aynı hikâyeyi anlatır durur. Unutmamak için yazılan tüm romanlar gibi, yaşamın hafızasına değil belki ama insanların, gölgelerin ve peygamberlerin hafızalarına hiç güvenmez. Unutulmasın diye… Her gün aynı ben, aynı sen ve aynı onun olduğu, kendi çevresinde dönüp duran hikâyeleri sarar parmaklarına, bileklerine, kollarına ve boynuna. İlk onu öldürmez ama en sona da beni saklar. Öyle ki ben bunları o seni öldürdükten çok sonra öğreniyorum, ne kadar da şaşılası bir tesadüf. İnanırsan diye, unutursan diye. Ben unutmuyorum, sen de hatırlarken zorlanma.

Evvel zaman içinde diye başlayamayacağım bu hikâyenin anlatıcısı da yaratıcısı kadar usanmış bir halde, sıradan bir Salı gününde -ki ne sonudur haftanın ne başı, bir ömür deneyimleyecektir arada kalışı- ağaç dalları ve yapraklardan derip çattığı evinin bahçesinde otururken birden aklında bir düşünce beliriverir. Bazen öyle anlar yaşamaktadır ki, zaman lastikten bir kalıp gibi yumuşayıp, belki de en zayıf yerinden kim bilir, geçmişteki, gelecekteki ya da tam da şu andaki başka bir kendisine dokunmaktadır. Artık bu derme çatma evi bırakıp gitme vaktinin geldiğini nicedir bilse de bugün daha fazla kalmaması gerektiğini ve yolculuk için beklenen zamanın erimeye başladığını hissetmektedir. Bunları bana göre uzun sana göre kısa sayılabilecek kadar bir zamanda düşünüp, kararını verir. Her şeyi geride bırakıp yanına bir tek yol boyunca ona yetecek kadar su alıp, bahçe kapısından çıkar ve ormana dalar. Daldığı orman kendisi midir? Sonunda öleceği için sonunu hiçbir zaman öğrenemeyeceği bir hikâyenin anlaşmasına varır kendisiyle ve gölgesine tembih eder, yaşayacakları her olayı tek bir detayını bile atlamadan kaydedecektir. Peygamberlerin sonu kutsal kitapta biter, peki ya gölgelerin? Yalnızlığın içinden geçerler birlikte, güneşin bile girmeye üşendiği ormanın en karanlık köşelerinde onu ararlar ki aranmayı ve bulunmayı bekleyen şeyler hiç bitmiyor şu hayatta diye düşündürür. Sonsuz kere sonsuzluyor gibidir sanki hayat beni, seni ve onu. Sonsuz kere bulunmaya çalışılıyor da sonsuzlukta tekrar tekrar kaybediliyor gibi. Kaybedilmesin diye… Sarıyorum aynı hikâyeleri parmaklarıma, bileklerime, kollarıma ve boynuma. Arayışın bundan sonrası gölgenin, peygamberin ve tüm olan biteni çok uzaktan, çok yakından izleyen tanrının hafızasında gizlidir. Sessizce büyüyen bir ağacın, anlatılacak her şeyi bir ufak hışırtıyla anlattığı şey rüzgâra duyduğu aşktır. Kutsal kitaptaki ilk emirde şöyle buyurmaktadır, Esiniz. Yaratan, dinleyen, gözleyen ve bağışlayan tanrının adıyla, gölgenin şahitliğiyle, benim, senin ve onun refakatiyle. Esiniz.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.