Menü Kapat

Yazar: LaLuna (sayfa 1 / 2)

Narın Rengi ve Sesi

Hatırlarsanız bir süre önce bir değişik biyografi başlığıyla pek kıymetli şair, müzisyen ve aşık Sayat Nova’nın hayatının alışılagelmişin dışında bir biyografi kurgusuyla anlatıldığı bir filmden bahsetmiştik: The Color of Pomegrenates. Sergei Parajanov’un 1969 yapımı bu filme ara sıra dönüp bakmamak elde değil. Fakat bizleri en az filmin kendisi kadar  heyecanlandıran bir diğer proje ise,  Nicolas Jaar’ın Pomegrenates albümü. Filme alternatif sountrack albümü olarak hazırlanan bu albümde Nicolas bizlere sanat eserlerinin biribirinden beslenirken ortaya çıkarttığı güzelliğin bir tesadüf olmadığını yeniden hatırlatıyor.

FIAT ARS-PEREAT MUNDUS

İnsanlığın kendine yabancılaşması o raddeye varmıştır ki, kendi yıkımını dahi birinci kalite bir estetik haz olarak yaşayabilecektir.

Teknik Araçlarla Yeniden Üretim (Çoğaltma) Çağında Sanat Eseri

Walter Benjamin

Siyaseti estetize etmeye yönelik her türlü çabanın doruğuna varacağı tek bir nokta vardır:savaş. Hem geleneksel mülkiyet sistemine dokundurmazken hem de en geniş ölçekteki kitle hareketlerine bir amaç gösterebilecek olan şey savaş ve sadece savaştır.  İşte, mevcut durumun siyasal formülü bu şekilde açıklanabilir. Teknolojik formulünüyse şöyle açıklayabiliriz: Bir yandan mülkiyet sistemini muhafaza ederken , öbür yandan günümüzün bütük teknik kaynaklarının harekete geçirilmesini sadece savaş sağlayacaktır. Belirtmeye gerek yok ki, faşistlerin savaşı yüceltmeleri bu tür argümanlara pek ihtiyaç göstermez.

Fiat ars-pereat mundus,* der faşizm ve faşizm savaştan, teknolojinin değiştirmiş olduğu algı duygusunun sanatsal yolla karşılanmasının sağlanmasını bekler. Bunu en açık biçimiyle sanat için sanat düşüncesinin hayata geçirilmesinde görebiliriz. Homeros’un devrinde Olimpos’taki tanrıların gözünde seyirlik bir şey olan insanlık, artık kendisi için bir seyir malzemesidir. İnsanlığın kendine yabancılaşması o raddeye varmıştır ki, kendi yıkımını dahi birinci kalite bir estetik haz olarak yaşayabilecektir. Faşizmin siyaseti estetize etmesinin bizi getirip getireceği yer burasıdır. Komünizm ise buna sanatı siyasallaştırarak karşılık vermektedir.

*(lat.) dünya batıp gitse de sanat olsun.

makalenin  tamamı. [eng] 

tülay.

Tülay German, 1935’de İstanbul’da nispeten varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Sanatçının, gerek şarkı söylemesine karşı çıkmaları gerekse sol tandanslı biriyle ilişki yaşıyor olmasını onaylamamaları ailesiyle bağlarının kopmasına neden oldu.

Tülay German’ın hayatına bakıldığında ilk anılacaklardan biri hayat arkadaşı Erdem Buri’dir; bir radyo programcısı, entelektüel, döneminin önemli aydınlarından biri. Onunla tanışana kadar Batı müziği icra eden Tülay German onun önerisiyle caz söylemeyi bıraktı. Buri’nin deyimiyle “düşünce şarkıcılığına” yöneldi. Bu süreçte ilk hiti Burçak Tarlası’nı çıkardı. Böylece Anadolu Pop’un tohumları atılmış oldu.

Tam o tarihlerde marksist görüşü anlatan bir kitabı Türkçe’ye çevirdiği için Buri 15 yıl hapis istemiyle yargılandı ve kaçmaya karar verdi. 1966 senesinde kimseye haber vermeden Tülay German da onunla birlikte bugün hâlâ yaşamakta olduğu Paris’e gitti.

German, Fransa’da birçok albüm kaydetti ve konser verdi. Saygın plak şirketi Philips’le sözleşme imzaladı. Kariyerinde gün geçtikçe yükselen sanatçı, o dönemde ülkesindeki olaylardan etkileniyordu; bu tanıklıklar onun zamanla siyasi yönü ağır basan bir müzisyene dönüştürdü. Öyle ki radikal bir kararla bütün finansal yatırımını harcayıp Philips’le sözleşmesini feshetti. Türk halk türküleri ve Nazım Hikmet, Yunus Emre gibi şairlerin şiirleri için bestelenmiş şarkıları söylemeye başladı. O artık Paris’teki Türk ve kendi ülkelerinden benzer şeylere mazur kalmış göçmenlerin sesiydi.

German, 1987’de sahnelerden sessizce çekildi ve müzikal kariyerini noktaladı. 1993’te de Erdem Buri’yi kaybetmesinin ardından izole bir yaşam sürmeyi seçti.

Kaynak: Didem Pekün | Tülay German: Kor ve Ateş Yılları , Sinopsis


diy diy

birine “kitap oku!” demek yerine ona kitap ayracı hediye etmektir belki çözüm.

etilen sosyete | aslında siz de yapabilirsiniz birimi

olmuş mu? ister misiniz?

bir değişik biyografi – the color of pomegranates

her yapı, her eser, ait olduğu dönemin, dinin ve kültürün simgesi gibi. iyi bir film de böyle olmalı, bir kültürü simgelemeli. yoksa her ülkenin kendine ait kültürü ortadan kalkarak burjuvazinin ortak kültürüne dönüşür

“the color of pomegranates” sergei parajanov’un 1969 yapımı filmi. sergei abimiz ermeni kökenli ve 20. yy’ın en önemli yönetmelerinden olduğu pek çokları tarafından vurgulanıyor. tarkovsky’den daha iyi diyenler de mevcut. bütün yorumları bir kenara bırakarak herkesin hem fikir olduğu noktaya odaklanabilirsiniz – muhakkak izlenmesi gereken bir değişik biyografi.

mubi.izle
youtube.izle
torrent.indir

volapük: tek toplum tek dil

Alman bir din adamı olan Johann Schleyer’e, bir gece uykusunda ilahi bir güç tarafından evrensel bir dil yaratması gerektiği buyrulur. Babil Kulesi  efsanesini alt üst eden bir argümandır bu. Şimdi düşününce aynı Tanrı, zamanında ona ulaşmak için bir kule inşa eden insanoğlunun bu davranışını kibirlilik olarak yorumlar ve ceza olarak konuştukları dili karıştırır. Dillerin kökenine ait eski inanışlarından yalnızca birisidir bu.

İşin efsane yahut söylenti kısmı böyleyken diğer yanda yıllardan beri imkansızlığı bilinen ancak yine de bir umut olmasının hep düşlendiği bir şey olmuştur bu “ortak dil” istemi. 1879’da Schleyer’in ilahi dürtülerle giriştiği bu işin sonucunda Volapük (vol “world” – pük “speak”) adında yapay bir dil peyda olur . İlk yapay dil oluşturma girişimi olan Volapük’ün, 1880’lerin sonuna doğru dünya çapında 200’den fazla topluluğu ve 25 tane de dergisi ortaya çıkar. Hatta ve hatta 1879’da Paris’te gerçekleşen 3. Volapük Kongresi tamamen Volapükçe yürütülür.

Schleyer Alman olmasına rağmen, Volapük’ü oluştururken büyük oranda İngilizce’yi baz almış. Yine de kaynağının saptanması Schleyer’in oluşturduğu seslendirme sisteminden ötürü oldukça zordur. Mesela Volapükçe “paper/kağıt”  pöp,  “beer/bira” bil,  “proof/kanıt” blöf  ve “love/aşk” löf  demek.  Basitleştirmek adına kelimeler genelde tek hece ile sınırlandırılmaya çalışılmış. Ayrıca küçük çocuklar ve Asyalılar konuşmakta zorlanmasınlar diye  “r” sesinden mümkün olduğunca kaçınılmış. Bununla birlikte ö,ü gibi noktalı sesler kullanılmaya devam edilmiş. Çünkü Schleyer’e göre noktalı seslerin olmadığı bir dil monoton, kaba ve sıkıcıdır.Fakat bu seslere aşina olmayan topluluklar bir süre sonra Schleyer’in canını sıkmaya başlar. Özellikle Amerika’da birtakım yerel gazeteler deyim yerindeyse, Volapük ile dalga geçer.

                                                           “A charming young student of Grük

                                                           Once tried to acquire Volapük

                                                           But it sounded so bad

                                                           That her friends called her mad,

                                                           And she quit it in less than a wük.”

Tüm bu olanların ardından Volapük hareketi 1890’larda etkisini yitirmeye başlar. Scheleyer Volapük Akademisi’ni terk eder ve kendi akademisini kurar. Ancak ortak dil arayışları son bulmaz elbette. 1887’de bir diğer ortak dil hareketi olan ve Volapük’ten çok daha uzun yıllar boyunca varlığını sürdüren Esperanto ortaya çıkar.

Ortak dil ütopyasının iyimserliği insanın suratında bir gülümseme yaratmıyor değil. Zira okuma yazmayı söktüğü sıralarda kendi alfabesini yaratıp günlüklerini o alfabeyle yazan bir dolu insanız. Birbirini anlamak güzel ama tüm mesele anlaşılıp istenip istenmemekte.

Yine de lazım olur bir iki kelime Volapük de ben öğreneyim derseniz, buyrunuz.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.