Günlerden bir gün, semtlerden bir semt, şehirlerden en kalabalığı ve ortasından deniz geçeninde, bankta uzanmış bir takım elbise varmış. Şehirdeki indirimlerden sıkılmış, paça boyunun alınmasından yaralı düşmüş, içine aldığı insanların göbeklerinden, çatlayacak kadar genişlemiş ve en sonunda dayanamamış kendini sahil kenarında bir banka atmıştı.

Evet o sizin ciddiyet sembolünüz, özel günlerde giydiğiniz, lisedeyken kendinizi mafya gibi hissetmenizi sağlayan, iş görüşmelerinin vazgeçilmezi, sisteme girmek için kullandığınız kendinizle sistem arasında ki bir uyum süreci. Adam olmanın kumaş hali!

Aslında takım elbise 1600 yılına kadar uzanan, günümüze gelene kadar değişikliklere uğramış bir Batı Avrupa saray kıyafetidir. Saray içinde  erkeklerle başlamış, kadınlara sıçramış daha sonrada halka inmiştir. Zaten önemli olanı da halka indikten sonra büründüğü roldür. Bizler o takım elbiseye girerek saraylılar gibi gözükmeye çalışıyoruz. Bir zümreye ait, diğerlerine göre daha güçlü insanlar gibi gözükmeye çalışıyoruz. Saraylar, firmalar, tek tipler, maaşlar, yol ve yemek paraları, primler hatta ve hatta senede iki takım elbise hediyeli işler… Birde “eşitlik” ve “aynılık” arasında ki farkı anlamayan zottirikler.

Aklınızda içinde bir insan varmış gibi hayal ettiğiniz bankta oturan takım elbise aslında üstünüzden çıkarıp yatağın üstüne attığınız bir kıyafet gibi, yani cinayet sonrası tebeşirle çizilen, faili resmi gibi uzanıyordu bankta… İçine gireni yiyordu… İçine girmeyen kendi kendini yiyordu… Bir güvercin indi yanına, üstüne bastı, yiyecek bir şeyler bulabilmek için biraz etrafında dolandı, gagasını hızlıca aşağı yukarı yapıyordu, tam ortasına sıçtı elbisenin ve kafasını kaldırdı, karşısında bir mağaza gördü. Bir takım alana bir takım bedava yazıyordu! Tam ortasında, minik, beyaz, koyu yeşilli bir bok olan yerdeki takım elbisemiz ve üstünde ki güvercin…