Menü Kapat

Yazar: invalidasyoner

İbneler ve Uğur Böcekleri

Bir uğur böceği gördüğünüzde mideniz bulanıyor mu, ondan tiksiniyor musunuz ya da ondan korkuyor ve onu ezip öldürmek mi istiyorsunuz? Muhtemelen birçoğumuzun bu sorulara vereceği cevap hayır olacaktır. Ama başka herhangi bir böcek türü, zararsızlığı açısından uğur böceğiyle aynı derecede olanlar bile söz konusu olduğunda aynı soruların cevabı bu kez hayır olmayacaktır. Bunun nedeni oldukça açıktır. Söz gelimi bir hamam böceği ile bir uğur böceği biyolojik olarak birbirlerine her ne kadar yakın olurlarsa olsunlar biz onları çok farklı ele almaya çabalarız. Toplum uğur böceğine bir rol belirlemiştir ve böceğe bakış açımızı yönlendirmektedir. Bu bakış açısı yüzünden böceklerden korkan bir birey uğur böceğinden korkmayabilir. Buradaki durumu başka bir ifadeyle söyleyecek olursak, toplum korkularımızı/sevgilerimizi yönetmektedir. Henüz zararsız gibi görünmektedir bu ifade, peki toplumsal bakış nefretimizi de yönetebilir mi?

&

Toplumsal bakış insan hayatındaki belki de en önemli ve en temel bir meseleye dair algımızı da yönetir; cinsiyetler. Hatta artık bunun adı toplumsal cinsiyet’e dönüşmüş ve artık biyolojik cinsiyeti de aşan bir yapıya bürünmüştür. Hatta biyolojik cinsiyetlere bile farklı anlamlar ve roller yüklemeye başlanmıştır. İş böyleyken toplum içinde sıradan bir birey cinsiyetlere bakarken toplumun dayattığı bakışı kullanmak zorunda kalır. Erkekler şöyledir, kadınlar böyledir. İbneler? O da ne, öyle bir cinsiyet yok!!! Hindistan’da bir bölge halkına/toplumuna göre beş farklı cinsiyet var. 5! Hatta geçen yıllarda çıkan haberlere göre bu bakış açısı ülkenin sadece bir bölgesiyle sınırlı değil. Manşet aynen şöyle: “Hindistan’da üçüncü cinsiyet resmen tanındı.”

Hayata toplumsal açıdan bakmanın ne kadar da sığ bir bakış açısı olacağı aşikâr. Bizim topluma göre iki cinsiyet var başka bir topluma göre beş. Kim bilir daha başka bir topluma göre de hiç cinsiyet yok. (bakınız: Teletabiler) Peki hangisi doğru? Hangisini benimsemeli? Burada bir reçete mevcut değil ama önerilen şuna yakın: uğur böceğini diğer böceklerden ayıran, cinsiyetleri diğerlerinden ayıran bakış aslında senin bakışın değil, toplumunun bakışı. Toplumunun bu bakışı da genel geçer ve hatta kabul edilir değil. Yan komşu toplum tam tersi bakmanı ister. Okunaklı bir reçete olsaydı bakışını bi’ tekrar gözden geçirmeni ve toplumlar üstü bakmanı yazıyor olacaktı.

&

Toplumsal bakışın nefreti nasıl yöneteceği konusuna gelince: Homofobi, toplumsalın bireyde yarattığı korkudan daha fazlasını taşır bünyesinde. Gerçi korku da içinde nefreti barındırabilir. Yukarıdaki gibi örneğin korktuğumuz bir böceği ezmek isteyebiliriz. Buradaki nefret korkunun sonucudur. Kendi gibi olmayana, topluma uygun olmayana duyulan nefret… Durum maalesef şöyle: toplum elinde kumandasıyla biz robotları yine bize karşı kullanıyor. Uğur böceklerini ibnelere tercih ediyoruz.

Tolstoy Olasılığı ile Fotoğrafı Yırtmak

Tolstoy’un Vahşi Zevkler adıyla derlenen makalesinde savaş için gördüğü olasılık yüz yıl geçmiş ama hiç değişmemiş:

Yarın devlet liderlerinden biri budalaca bir söz söyleyecek, bir başkası da ona budalaca sözle karşılık verecek ve ben de bana hiçbir şey yapmamış olan, üstelik de sevdiğim insanları öldürmeye giderken, ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalacağım! Bu uzak bir olasılık değil…

Tolstoy bu olasılığı gördüğü için cesur değildi ama biz bu olasılığı bilmemize rağmen kendimizden bile sakladığımız için korkağın tekiyiz.

Fotoğraf, 1918’den bir İngiliz askerin ve bir hemşirenin fotoğrafı. Aşı olan ya da tedavi gören asker utanmadan, sıkılmadan ağlıyor, koyvermiş. Çocukça bir ifadeye büründüğünü düşündüğümüz asker, fotoğrafa “sevimli” gözlerle bakmamızı şart koşuyor. Aslında bu durum fotoğrafı çekenin ön yargısını, biz fotoğrafa bakanların sürdürmesidir. Fotoğrafçının bu görüntüyü dondurma isteği ile senin benim şu anki bakışımızla gördüğümüz şey aynı şeydir. Tam fotoğrafçının olduğu yerde, elinde pozlamaya hazır bir makine olsa bu fotoğrafı senin de çekeceğinden eminim.

İşte bu zinciri kırmak için ve hatta fotoğrafı ters köşeye yatırmak için, Tolstoy’un bahsettiği o olasılıkla bu fotoğrafa bakmak gerekir. Çocukluk, sevimlilik gibi kavramlardan kurtulup; askeri, öldürmeye ve ölmeye hazırlanmış, üstelik olasılık mantığı makine yağıyla yağlanıp gevşemiş bir savaş makinesi olarak görebilmek, aynı zamanda fotoğraf(çı)ın boyunduruğundan kurtulmak anlamına gelecektir. Bunu görmek de o kadar zor değil aslında. Çünkü fotoğrafta 1918, İngiliz olmak ve 1. Dünya Savaşı da vardır görebilene.

Asıl düşündüğüm ise asker “bu benim değil, budalaca konuşan devlet liderlerinin savaşı” diyebilmiş midir hiç kendi kendine?

Dunganga Yapılanın Hikayesi: Aaahh Belinda

Kapitalizmin yarattığı belki de en suni sektör olan reklamcılığa Türkiye Sineması’nda yapılmış eleştirilerin en radikali, bu 86 yapımı olan Müjde Ar, Macit Koper’in filan oynadığı Atıf Yılmaz filmi olabilir. Bilen bilir sektörün bütün kirli çamaşırlarını döken “99 francs” isimli film de işini başarıyla yapar. Peki bir Aaahh Belinda bunu ne kadar yapabilir, üstelik 99 francs’tan yıllar önce? Anarşik karakterler yaratmadan “normal” insanlarla sisteme nasıl karşı olunur? Aslında film daha da fazlasını yapıyor bir şekilde. Reklam filminde oynayan bir tiyatrocunun duygu durumuyla sektörü, reklam filminde oynadığı için onu suçlayan elitist camiayı, ikisini birden eleştiriyor.

Hikaye temel olarak şöyle akar: Serap başarılı bir tiyatrocuyken, iyi para verdikleri için reddedemediği bir reklam filminde oynama kararı alır. Reklam filminde bir banka memuru, evli ve iki çocuk annesi bir karakter canlandırmaktadır. Çekimler devam ederken birden canlandırdığı karaktere bürünmüş ve artık Naciye olmuştur. Tiksindiği bir hayatı tiksinerek yaşamak zorunda kalır, bir yandan eski hayatına dönmeye de çabalar… Naciye Serap’ın kabusuyken, Serap Naciye’nin hayali olur. Ve bir zaman sonra, film senaryosu başarılı bir şekilde kurgulandığından, Serap-Naciye ikilemi seyirciye bulaşır. Artık hangisinin gerçek hangisinin kabus/hayal olduğu bulanıklaşmıştır. Bu durum iki tarafı birden eleştirme lüksünü bağışlar filme.

Dunganga ne ve dunganga yapılan kim? Söz dinlemeyen, yaramaz çocukları korkutmak için şöyle bir ninni söylenir, oradadır dunganga:

evvel zaman içinde
var imiş bir dunganga
alırmış çocukları
atarmış sepetine
yaparmış hep dunganga
duuunganga dunganga

Dunganga yapılan kim? sorusunu bilerek açıkta bırakmalıyız. Çünkü Lacan der ki: “İnsan cevabını bilmediği soruyu sormaz.”

Burada küçük bir ipucu: Ne kadar söz dinlemez, yaramaz olursak; o kadar yok dunganga.

Filmin tamamı için en yakın adres.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.