Menü Kapat

Yazar: gurkan gur (sayfa 2 / 4)

çöl düşleri – I

MADAME BOVARY ve PENGUENLERİ

Film izliyorduk. Madame Bovary. İlk kez 1857 yılında basılan kitabın Amerikan uyarlaması. Çiftlik evleri, koruluklar, kadınlar ve adamlar vardı. Konuşuyorlardı. Madame Bovary ilk çağdaş realist roman sayılıyormuş. Öyle diyorlar. Kanepeye yayılmış üzerimden kayıp giden sahneleri takip ediyordum. Madame Bovary şu an içinde bulunduğum durumda izleyebileceğim türden bir şeymiş. Öyle diyorlar. Öyle dediler. Madame Bovary izlemek ister miydim akşam? Neden olmasındı.

Şu an mutfaktayım. Mutfakta olduğumun farkındayım ve bu iyi bir şey. Nerede olduğumu fark edebilmem yani. Geri kalan her şey belli belirsiz bir sis perdesinin ardında biçim değiştirip duruyor fakat ben, mutfakta olduğum gerçeğine sıkı sıkı tutunuyorum. Yoksa kaybolurum öyle değil mi? Kişinin mekanla olan münasebeti gerçeklikle olan münasebetinin sürekliliğinin sağlanabilmesi açısından elzemdir. Naçizane tavsiyem, nerede olduğunuzu sık sık kendinize anımsatmanızdır. Bu sayede düşüncelerinizi bir arada tutan zincirin gacır gacır gacırdamasını engelleyebilirsiniz. Bana güveninin.

Şu an mutfaktayım. İçinden koca koca eğreltiotları ve gül fideleri fışkıran şu şey lavabo mesela. Biliyorum. Rengarenk bacaklarını tıkırdata tıkırdata bir oraya bir buraya gezinen kırkayaklar kaplamış mermer tezgahın üzerini. Ayaklarını sayabilirim. Otuz sekiz, otuz dokuz ve kırk. Yüzlerce, binlercesi var. Bir arada hareket ediyorlar. Omuz omuza vermiş ve kusursuz bir düzen içindeler. Görebiliyorum. Dalgalanıyorlar. Turuncu turuncu bir şeyler fısıldıyorlar sanki kulaklarıma. Zararsız şeyler. Bir arada hareket edebilmenin erdemlerine dair şeyler.

Bardaklarla fincanları yerleştirdiğimiz raflara sıralanmış kafalar var. Minyatür kafalar. Sahiplerini tanıdığım kafalar. Babam orada. İlkokul öğretmenim. Rahmetli dedem, torbacım ve çocukluk aşkım. Canlılar. Vücutlarının geri kalanının nerede olduğunu ya da rafa sığabilecek kadar ufalabilmeyi nasıl becerdiklerini bilmiyorum. Hoş onlar da bu tarz anatomik değişimlerin izahını verebilecek bilgeliğe sahipmiş gibi görünmüyorlar pek. Hepsinin suratında aynı vıcık vıcık gülümseme, çilli oğlan çocuklarının taptaze kokularından bahseden bir şiir okuyorlar ahenksiz sesleriyle.

Çıplak ayaklarımın çamur içinde olduğunu kafama takmamı engelliyor bu şiir. Siyahlı beyazlı karoların döşendiği zemin fokur fokur fokurdaya fokurdaya baloncuklar oluşturan ılık balçıkla kaplı. Ayak parmaklarımın üzerinden soğuk soğuk kayıp geçen şu şeyleri gizliyor bu balçık. Adım atmaya çekiniyorum. Çekinmemeliyim. Farkındayım. İlerlemeliyim. İlerlemem gerektiğinin de farkındayım fakat yine de çekiniyorum işte adım atmaya.

Sahiden ayıp yahu. Ayıp. İnsan kendi mutfağında da gönül rahatlığıyla hareket edemeyecek mi yani?

Devam

Pazar Ayinleri – 13. Mektup

ÇÖKÜŞ ÜZERİNE

Hamd alemlerin Rabbine mahsustur.

Zihnimizde çakan şimşeklerin yıkıcı aydınlığında bir görünüp bir kaybolan, şakacı cinlerin kurgucusuna mahsustur hamd. Diz çökün. Avuç içlerinizi nemli toprağa yaslayın ve durun. Yaklaşmakta olanın uğultusunu. İş makinalarınızın, cep telefonu melodilerinizin, motor homurtularınızın, topuk tıkırtılarınızın ötesinden. Üzerinize üzerinize. Umursamadan. Durup dinlenmeden. İnsaf göstermeden veya aman vermeden. yalnızca tüm sahiplerini gömmeyi becerebilenlerin duyabileceği o uğultuyu duyun. Gökdelenlerinizin bacalarını kaplayan yeşil bacaklı örümcekler gelsin aklınıza. Tam ortopedik yataklarınıza çöreklenen engerekler. Ofislerinizi istila eden çıplak iblisler. Güle oynaya ırzınıza geçecekler. Bana inanın. Yalvarırım. Hazır olmak zorundasınız. Temizlenmiş. Hafiflemiş. Kuvvetlenmiş halde. Elektromanyetik spektrumdaki frekansınızı keşfetmiş olarak. Uyanmış. Aydınlanmış. Çıplak. Tüm o dünyevi öteberiyi sırtınıza yüklemişken ne kadar uzağa kaçabilirsiniz? Gözlerini alemlerin bağırsıklarında bum bum patalayan zehirli balonların radyoaktif seraplarıyla bağlanmışken önünüzü nasıl görebilirsiniz? Ruhunuza bulaşmış onca pislikle beraber, nasıl tutabilirsiniz, kafanızı, suyun üzerinde?

Hamd alemlerin rabbine mahsustur.

Yağmurlu ikindi vakitlerinde terk edilmiş beton santrallerinin asık suratlı öfkesini pekiştiren sahipsiz baretlerin koruyucusuna mahsustur hamd. Derin bir nefes alın. Düşüşü tadacaksınız. Her canlı düşüşü tadacaktır? Öyle değil mi? Bizim tattığımız gibi tadacaksınız düşüşü. Tüm gözler üzerinize dikilmişken ve tam da inanmışken. Kontrolü ele geçirdiğinize. Allah korusun deyin. Dizginleri gevşetin. asansör kabinlerinin bile emrinize itaat etmeyeceği günle karşılaşmak zorunda kalacaksınız zira. Yazdığınız tüm algoritmalar dağılacak. Kahraamanlarınız terkedecek sahneyi. Çürüyüp rüzgara kapılacak hikayeleriniz. Ruhunuzu kurtarmalısınız. Maun masaların, emir komta zincirlerinin, koordinasyon merkezlerinin, yönetim kurulu tutanaklarının, koşu bültenlerinin, sepetteki yumurtaların ve polietilen hücrelerin anlamsızlığında boğulmak istemiyorsanız. Ömrünüz boyunca üzerinize geçirdiğiniz tüm o kimliklerin dirilip boğazınıza basmasını istemiyorsanız. Zaman dönüp dolaşacaktır nihayetinde. Siz inansanız da inanmasanız da dönüp dolaşacaktır zaman. Düşüş başladığında yüreğinize fazladan bir kuş tüyünün yüklenmesine bile tahammül edemeyecekken, kurtuluşla nimetlenmenin hayalini kurmak niye? Neyinize? Bilebilseydiniz keşke.

Hamd alemlerin Rabbine mahsustur.

Devam

Pazar Ayinleri – 12. Mektup

Bok Böcekleri Üzerine

Semi’na ve eta’na. Puf!

Batıyorsunuz, nihayet. İçine boylu boyunca uzandığınız şeffaf bir tabuttasınız. Biçimli, pahalı, ışıltılı. Size özel. Sizin ölçülerinize göre imal edilmiş. Öylece uzanabilesiniz diye. Doğrulamayasınız, kollarınızı iki yana açamayasınız, bacaklarınızı oynatamayasınız, dizlerinizi bükemeyesiniz, dirseklerinizin üzerine abanamayasınız diye. Suratınızı kaşıyamayasınız, yattığınız yerde sağa sola dönemeyesiniz, eski zamanlarda yaptığınız gibi, sıkıldıkça taşaklarınızı sıvazlayamayasınız diye. Hareket edemeyesiniz diye kısacası. Büyük ölçüde. Hem, bu değil miydi istediğiniz? Bizim için yani? Boylu boyunca uzanalım ve hayatımızın geri kalanında hiçbir şeye dokunamayalım. Hı? Kendi iyiliğimiz için? Çıplak ayaklarımızla donmuş toprak üzerinde tepinmeyelim, hastalıklı kafalarımızı suratsız duvarlarınıza çarpa çarpa çatırdatmayalım, titrek parmaklarımızı cüzzamlı suratlarınızda dolaştırıp zehirlenmeyelim diye. Kendimize ve gerçekliğinize zarar vermeden. Öylece bekleyelim diye.

Hüküm sizdeydi zira.

Batıyorsunuz, nihayet. Cayır cayır yanan bir temmuz öğleninde bıraktılar sizi suya. Tıpkı bizi bıraktığınız gibi. Sahildeki kalabalığın gürültüsüyle kirlendi kulaklarınız. Dert etmeyin ama. Unutacaksınız. Bize söylediğiniz gibi. Yeterince zamanınız olacak unutmak için. Sesleri. Kahkahaları unutacaksınız mesela. Kadınlı erkekli, çocuklu büyüklü kahkahaları. Alev almış kumların üzerinde mahşeri bir zarafetle ilerleyen çöl kertenkelelerinin ayak seslerini. Büyük büyük kabarmış damarlarınızda fokurdayan kanın şiirini unutacaksınız. Açıktaki teknelerin motorlarından yükselen homurtuyu unutacaksınız. Martıları bile unutacaksınız. Rüzgarın baştan çıkardığı incecik kumaş parçalarının hışırtısını, dalgaların çağrısını, paramparça olmuş akvaryumlardan halılarınızın üzerine dökülen japon balıklarınızın kuyruklarını pat pat pat vura vura nasıl can çekiştiğini unutacaksınız. Duyamayacaksınız kısacası. Büyük ölçüde. Hem, bu değil miydi istediğiniz? Bizim için yani? Boylu boyunca uzanalım ve hayatımızın geri kalanında hiçbir şeyi duymayalım. Hı? Kendi iyiliğimiz için? Sakallarımızın arasında gezdirdiğimiz cinlerimizin çağrısıyla kendimizden geçmeyelim, apartman boşluklarından yükselen melodilerin peşine takılıp yolumuzu yönümüzü yitirmeyelim, kum fırtınalarınca perdelenmiş iblislerine cevap vermeye çalışırken kafamızı yakmayalım diye. Kendimize ve gerçekliğinize zarar vermeden. Öylece bekleyelim diye.

Hüküm sizdeydi zira.

Devam

pazar ayinleri – 11. mektup

Zarafeti Pastel Renklerle Tasvir Etmeyenler Üzerine

Monet! Hı? Empresyonist hani. Fransız. Ellerinizi göbeğinizin üzerinde bağlamış mini mini minicik adımlarla dolanıyorsunuz. Tual üzerine yağlıboya. İki yüz on dokuz çarpı altı yüz iki. Santimetre. Hapsedilmiş gerçeklik. Her baktığınızda aynı noktada aynı şekilde süzülmeye devam eden nilüferler. Gün doğumları. Sandallar. Mide bulandırıcı! Parlak dişleriniz, ütülü gömleklerinizle izlediğiniz tabloların arasında geviş getirirken ortaya serdiğiniz tablo yani. Görüyorum. İsimlendiriyorum. Pantolonumun içinden tenime temas eden buz gibi metalin şiiri sinir uçlarımı titreştirirken. Yırtık postallarım ve sakallarımın arasına yuvalanmış cinlerimle. Suratımda ekşi bir gülümseme. Avlanıyorum. Hayatta kalabilmek için karanlık inlerinden dışarıya yalnızca Pazar günleri çıkabilen kokarcaları yemek zorunda kalan bir kaplan düşleyin. Becerebilirseniz. Kaplanın suratındaki ekşi gülümsemeyi. Sinir uçlarındaki titreşimi. Deliliğini.

Her şey bittikten sonra ziyaretimize gelen terk edilmiş peygamberlere anlatacağım öykümü. Diyeceği ki, G yumurtaları bulduğunda günlerden pazardı. Gülümseyin. Alelade bir Pazar. Yeterince güneşli, yeterince kalabalık, yeterince delirtici. Pazarlardan bir Pazar. Bir gece önce mideye indirdiği tüm o kahkahaların, sönük bakışların, yapışkan kelimelerin, sigara dumanına bulanmış zayıf hikayelerin, kötü müziklerin, yanmış yağın, ucuz parfümün, çaresizliğin, can sıkıntısının ve kimsesizliğin kokusuyla büzüşmüş ciğerleriyle. Öyle mi? G evinin salonundaki sehpanın üzerinde üç tane yumurta buldu. Bum! Bok, barut, kusmuk tadıyla kutsanmış rüyaların arasından süzülüp nilüferlerin ortasına çakıldığı bir sabah. Hiç tanımadığı insanların başına gelecek türlü musibeti öyküleyen rüyalardı bunlar. Sarhoş, hasta, yorgun olmasına aldırmayan rüyalar. Uykuya dalar dalmaz zihnindeki sahneyi ışıl ışıl aydınlatan rüyalar. Ve pastel değil. Kesinlikle!

Siz rüya görebiliyor musunuz peki sayın hocam? Ruhunuzu besleyecek cinnet tohumlarını beyin kıvrımlarınızın arasına serpmekle yazgılanmış ilahi kanalı canlı tutmayı başarabildiniz mi? Değişebiliyor, dönüşebiliyor, yükselebiliyor musunuz? Horoz gibi kabarıp kuduz köpekler gibi aydınlanabiliyor musunuz? Çekebiliyor musunuz, kozmik boşlukta öylesine süzülen serseri mayınları kendinize? Sanmıyorum. Sanmıyorum zira o ilahi kanalı canlı tutmayı başarmış olsaydınız omuzlarınızda taşıdığınız rütbelere ihtiyaç duymazdınız. Resim sergilerine. Güzel sanatlar fakültelerinin havasız sınıflarına. G’nin reçeteleri ne alemde acaba diye homurdanmazdınız ya da. Alıyor mu ilaçlarını? Dağlıyor mu zihnini? Tık tık tık. Gidi karpuz götlü pezevenkler sizi! Artık rüya göremiyorsunuz öyle değil mi? Yosun tutmuş duvarların arasında nefes nefese koşamıyorsunuz artık. Çıplak ayaklarınızın altında çam iğnelerini hissedemiyor, kemik baltanızla avladığınız düşsel canavarların oluk oluk akan kanından yükselen buharla parmaklarınızı ısıtamıyorsunuz.

Rüyalarınızla beraber şehvetinizi de yitirdiniz, biliyorum! Şiirinizi. Euro dolar paritelerinin arasında geziniyorsunuz kadınlarınızın gergin sırtlarını düşlemek yerine. Kasıklarınızdaki yangını kanun hükmünde kararnamelerle söndürüyor, öfkenizi final ödevlerinin şekil şartlarını belirleyerek kurutuyorsunuz. Böyle olur muydu rüya görebilseniz? Akıl hastaneleri inşa edip dikkat testleri kurgulayabilir miydiniz? Sentetik uyuşturucularınızla kurutmaya çalıştınız bizdeki o kanalı. Tuzağa düşürdünüz. Sömürdünüz. Yasalarınızla. Adab ı muhaşeret kurallarınızla. Disiplin talimatnamelerinizle. Tedavi ettiniz sonra. Gombrich için, hı? İyi okuyun, sanatın öyküsünü. İyi okuyun emi? Sonra anlatın birbirinize. Koca memeli rehberlerinizden arakladığınız cümleleri yıkık dökük Fransızcanızla dışarı kusun. Bunları çizdiği sırada katarakt hastasıymış biliyor muydunuz? Les Nympheas! Aşağı yukarı iki yüz elli tane. Giverny mahallesindeki göletler!

Tepeden tırnağa balçığa bulanmış vaziyette çıkıyorum o göletlerin içinden. Bataklık çamuru.  Ve sakallarıma yapışan nilüferleri yiyor cinlerim. Zarafetten bahsediyorsunuz. Ölü gibi kokuyorsunuz. Pıtır pıtır damlıyor üzerimden bin sekiz yüz doksan beş senesinden bu yana tek bir dalgalanma bile yaşamamış o göletlerin çürük suları. Yayılıyor, sivri topuklarınızın altında çınlayan zeminlere. Karoları karartıyor. Yakıyor halılarınızı. Parmak uçlarıyla üzerimdeki balçığı şekillendiriyor kadınım. İnce boyunlu kırılgan çiçeklerle yumuşak, yumuşacık bir dokunuşun uyandırdığı yoğunluğu pastel renklerle tasvir etmek kafirliktir diye mırıldanıyor üzerime volkanlar resmederken. Tılsımlar. Kum fırtınaları. Çöl canavarları. Boşluğu yara yara ilerleyen mermiler ve keskin gülümsemeler. Katlanamıyor. Katlanamıyorum. Sikik çarşafların üzerine bırakılmış suratsız kemanları çizmekle ödevlendirdiğiniz öğrencilerinizin zihnine çaktığınız biçimsiz yansımanıza!

Buradayım.

Rüyalarım ve kıyamet yumurtalarımla beraber. Çıplak parmaklarıyla yerleştirdi üzerimdeki balçığa koruyucu büyülerini. Anlıyor musunuz? Avlanıyorum. Pantolonumun içinden tenime temas eden buz gibi metalin şiiri sinir uçlarımı titreştirirken. Zarafeti pastel renklerle tasvir etmeye çalışmayacak kadar deli kalabilmiş olanın hatırına! Karanlık inlerinizden dışarıya yalnızca Pazar günleri çıkabilen siz kokarcaları takip ediyorum. First evet flower grown in space makes its debut! Puf! Sizi ışıl ışıl rüyalara boğacağız. Keskin. Göz bebeklerinize saplanacak. Milyonlarca iğne ve rengarenk olacaklar. Ceplerimize doldurduğunuz sakinleştiricileri tezek duvarlı izbelerde yaşamış atalarınızın mezarlarından çaldığımız kafataslarının içinde ezip üzerine işeyecek sonra da tüm vücudunuzu bu güzelim karşımla kaplayacağız. Kaba olduğumuzu söylüyorsunuz ya. Söz, daha da kabalaşacağız.

Çünkü, buradayız. Halen. Temizlenmiş ve delirmiş halde. Terk edilmiş peygamberlerle karşı karşıya oturup sigara saracağımız gün için hikayeler biriktiriyoruz. Rüya görebiliyoruz. Şehvet duyabiliyoruz. Öfkelenebiliyoruz. Kurumadık yani. Canlıyız ve öyle kalacağız. Sahte deriden dikilmiş evrak çantalarınızı sallaya sallaya var oluşunuzun sağlamasını yeniden ve yeniden ve yeniden yapabilmek için korunaklı odalarınıza koştururken biz akşamdan yağan yağmurun hatırasıyla nemlenmiş banklarda oturup peşinizden gelen sinek sürülerini izleyeceğiz. Gerçekliğiniz dağılacak ama yine de çıkamayacaksınız yoldan. Maalesef.

Gülümseyecek. Hafifleyecek. Kıkırdayacağız. Bizden kurtulamayacaksınız.


pazar ayinleri – diğermektuplar

pazar ayinleri – 10. mektup

GÖÇ DÜŞLERİ ÜZERİNE

Etrafımı saran gerçekliğin sahiden ne kadar gerçek olduğunu anlamamı sağlayacak o zihinsel motorum çalışmaya başlamadan evvel eşyanın sınırlarının esnekliğini test etmemeliyim. Buruş kırış olmuş emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği köpekleri ısırmaya çalışmamalıyım mesela. Bu iyi bir fikir değil. Sahiden. Değil. O an ne kadar parlak görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar eğlenceli görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar uhrevi görünürse görünsün. Değil. Ama yine de? Buradayken yani? Mithatpaşa caddesinden aşağıya doğru inerken. Kafam anaforken. Dinlerken kozmik boşlukta bağıra çağıra çiftleşen kertenkelelerin müstehcen öykülerini. Kıkırdarken kendi kendime ve sakallarımın arasında gezdirdiğim tüm diğer benlere. Kafamın arkasındaki delikten dışarıya dökülüyor kelimeler. Beyin kıvrımlarımın üzerine bağdaş kurmuş oturan bok suratlı ruh doktorunun kelimeleri bunlar. Biliyorum. Biliyorsun. Mithatpaşa caddesinden aşağıya iniyorsun. Aynı yoldan yıllar içinde hem de mümkün olan tüm ruh hallerinde geçince, yolla aranda tuhaf bir bağ oluşuyor, öyle değil mi? Biraz vıcık vıcık bir his. Sen halen burada mısın diye fısıldadığını duyuyorsun sokak lambalarının. Siktirin lan diye çiğniyorsun öfkeni dişlerinin arasında. Olmuyor ama. Horoz gibi kabarıyorsun binaların arasında, olmuyor. Olmadı. Olmayacak. Asla olmaz zaten, anlıyor musun? O yüzden saldırmıyor musun emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği çirkin köpeklerine.

Döndüğünüzde anlatacak bir hikayeniz yoksa eğer ve huzur içinde uzun uzun yaşanacak kafalara uygun sahneler biriktirmemişseniz parmak uçlarınızda, yola çıkmanın manası yoktur. Kimseyi baştan çıkaramayacaksanız vizyonlarınızla. Korkutamayacak, kızdıramayacak, büyüleyemeyecekseniz. Sarhoş edemeyecekseniz. Halinize bakar mısınız? Kavramlar tarafından zehirleniyorsunuz. Bana inanın. Uzun, çok uzun zamandır zehirleniyorsunuz hem de. Kel kafalı iktidarsız profesörlerle fil işkembeli tüccarların havasız odalarından dışarıya taşan kavramlar. Güzelce ambalajlanmış, ışıltılı, ölümcül kavramlar. Eski hikayeleri unutturan, devasa kurutma kağıtları gibi ruhumuzun üzerine yapışıp tüm deliliğimizi emen kavramlar bunlar. Uzmanlaşma mesela. Uzmanlaşma nedir abiler? Biriniz izah etsin bana. Koca koca sertifikalarıyla silahlanmış bir yatırım danışmanının (yatırım danışmanı, hı?) bir avuç çiviyle bir neşeli çekici kandıramaması hep ürkütücü gelmiştir bana. Elleriyle çalışmayı unutmuş insanların kurguladığı bu gerçekliğin içinde dengeli hayatlar yaşamamıza imkan var mı sahiden? Bütün, ışıltılı, keyifli.

Devam

Pazar Ayinleri – 9. Mektup

Güvercin Yumurtaları ve Alemlerin Uğultusu Üzerine

Tamamlanmadan terk edilmekle nimetlenmiş apartmanların çatı katlarında çatır çatır çatırdaya çatırdaya çatlayan güvercin yumurtalarından yayılan enerjinin titreşimini hissedin. Kasıklarınızda. Binlercesini birden. Ve aynı anda. Bum! Buradayız.  Asfalt zeminden dokuz kat yukarıda. Beton kolonlar ve demir iplerle örülmüş bu mağaralar sisteminin tepesinde. İstihare uykusunda. Yeşil ve kırmızı. Kıyamet frekansları. Tatmamız ve tatmamamız gereken tüm gerçekliklerin tozuna bulanmış parmaklarımızı dudaklarımızın üzerinde gezdire gezdire. Besliyoruz bağışlanmış deliliğimizi. Biz inananlar! Pıt pıt pıt. Karanlığa merhaba diyen güvercin yavrularını ısıtabilmek için tutuşturduğumuz ateşi mandalina kabuklarıyla canlandırıp hep bir ağızdan elhamdülillah diyoruz. Dokuz kat aşağıya yuvarlanan kelimelerimiz kimsesiz koridorlarda yankılanıyor. Asma kilitlere çarpa çarpa. Her biri üçer nefeslik ömre sahip düşsel kıvılcımlar saça saça. O kıvılcımların üçer nefeslik aydınlığına yüzlerini ekşiten göçebe meleklerin aminleri tırmanıyor böylece yukarıya. Dokuz kat. Paslaşıyoruz.

Dinleyin, size nasıl başlayacağını anlatıyorum. Biz yavru güvercinlerimizin kulaklarına eşyanın isimlerini fısıldarken mesela. Gözlerinizi kocaman açıp yatak odalarınızın kızılcık şerbeti rengindeki duvarlarında beliriveren kelimeleri göreceksiniz. Bir Cuma sabahında. Gözler parlamalı! Tanrı alemleri yaratmak üzere! Duvarlarınıza tırmanacak kertenkelelerin kutsal kuyrukları! Buz gibi nefesleriyle tıraşlı yanaklarınızı yalayacak mütebessim tabancalar bulacaksınız veya çorap çekmecelerinizde. Doğrudan sistemi sıfırlayabilmeniz için.  Büyülü patikalar açılacak önünüzde. Konut kredisi taksitlerini denkleştirebilmek maksadıyla iştirak ettiğiniz toplu tecavüz seansları sırasında, şöyle bir nefeslenip kıçınızı kremlemek için sığındığınız tuvalet kabinlerinin tavanlarında. İçine yıldız tozu rendelenmiş minik poşetler bitiverecek ceplerinizde. Bir iki üç nefes.  C17H21NO4. Bir daha geri dönmek zorunda kalmayın diye o masaların başına. Adımlarınız hafiflesin, kanatlansın diye ruhlarınız. Zira fazla ağırsınız. Ama takmayın bundan sonra kafanıza. Yavru güvercinlerimizle beraber, hepinizi önüne katıp hiçliğin çeperine dek sürükleyecek tufanlar dokuyoruz.

O çeperin ötesinde sınırsız bir tamamlanmamışlık hali karşılayacak sizi. Alemlerin uğultusu kulaklarınızda. Çatır çatır çatırdaya çatırdaya çatlayan güvercin yumurtalarından yayılan enerjiyle efsunlanmış vaziyette. Ve karanlık bodrum katlarında inzivaya çekilmiş göçebe meleklerce okunan muskalar olacak tutsak boyunlarınızda kravat niyetine. Reductio ab absurdum. Yarı saydam koltuklarınıza kurulup arkada bıraktığınız yaşamların üzerinden geçeceksiniz. Parmak hesabı yapa yapa. İstediğiniz tek şey, uç uca eklenmiş sahnelerdi ya eskiden. Hüküm hakkı sizdeyken. Çözümlenebilir mantık silsileleri etrafında şekillenen hikayelerdi ya hani. Serimi, düğümü ve çözümü keşfetmiştiniz ya. Tek tek parlayıp sönen mikro mucizelere kör kalmanız ondandı. Oysa şimdi. Yalnızca. Çırpılan kanatların hışırtısı, çatlak pencerelerden süzülen gün ışığı, dalga dalga kıvrıla büküle tavana yükselen duman, kum taneleri, sahipsiz kahkahalar, iç çekişler, ezan sesleri, çıtırdayan tohumlar var. Hep daha derine inecek yollar ve tamamlanmayacak hiçbir çember. Doğmadan sönmüş takımyıldızların tortusu çökecek üzerinize. Rengarenk.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.