Menü Kapat

Yazar: gurkan gur (sayfa 2 / 6)

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 8

Z Zorba için Z

Tütünlük. Bir poşet dolusu filtre. Arap kağıtları. Kül tablası, birkaç izmarit dışında temiz. Üç, dört, beş adet fincan. Küflenmiş kahve, kuruyup kalmış çay poşetleri, çatlaklar. Köpeğin yemek kabı ve suluğu. Halı. Halının üzerinde yarısı kemirilmiş uzaktan kumanda. İki kanepe, birine yatak açılmış. Çarşaf, yorgan, yastık. Yastığın üzerinde kan lekeleri var, bana ait değil. Bahçeye açılan kapı yarı aralık. Perdeler dalgalanıyor. Ötesinde ne var ötesinde? Duvarlarda delikler, tavanda rutubet lekeleri, ayağımda çoraplar. Kalın.

Burada duruyoruz. Ne zamandır? Ensemizden aşağıya pıtır pıtır koşturan cinler. Omuzlarımızda, sırtımızda, kuyruk sokumumuzda ve kasıklarımızda. Kaşımamalıyım. Bir başlarsam kaşımaya, durduramayacağım. Kabul. Omuz omuza vermiş diğer kabulleri kabullenir gibi kabul. Böylesi en kolayı. Ellerin olayı ayrıdır ama. Parmakların. Bir sigara sarmalı. Bir tane daha. Sırf halen yapabiliyor olduğunu gösterebilmek için. Kime? Kendi kendine mırıldanıp gülümse. Çakmak tütünlüğün dibinde.

Yalnızlığın kademeleri vardır. İnsansızlık yalnızlıktan farklıdır. Sonsuzlukla sınırsızlık. Boşlukla hiçlik. Vidayla çivi. Cigarayla bonzai. Façayla kesik. Gündelik hayat tasnif edilmesi gereken kavramların yarattığı baskıyla şişmiş mesanenizi boşaltabilecek temiz bir köşe arayışıyla paldır küldür tamamlamak zorunda bırakıldığınız çorak bir parkurdur. Kahramanın çürümüş yolculuğu. Sergüzeşt. Ama her an altınıza işeyebilirsiniz. Öyle değil mi?

Ben şimdi nereye giderim yalnızlığındayız uzun zamandır. Bunu biz istedik. Tık tık. Parmak uçlarında. Üşümeye mi başladık? Ufak ufak kıpırdandıkça tatlı tatlı vücuda yayılan acı. Dalgalar halinde. Ben patlamış kaşından gelen sinyalim. Ben diz kapağındaki çatlak. Ben ayak baş parmağındaki kırık. Sigarayı yakıyorum. Burnumun direği sızlıyor. Envanter çıkarmaya devam. Kot pantolon, füme, üzerimde, sol dizinde lekeler. Sol elimin üst tarafında yanık izleri var. Ceketim yerde, gömleğimde delikler. Yanık?

Devam

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 7

E Enfeksiyon İçin E

Sonunda ihtiyarlardan biri uykudan uyanıp depoda olan biteni anlamak için aşağıya inmemiş olsa oracıkta öldürebilirdi B beni. Net. O gün anladım ki savrulma menzilimiz soyutlama becerimizin kalibresiyle doğru orantılıdır. Soyutladığını soyutlanmış haliyle kullanıp bir kenara mı kaldırıyorsun yoksa istediğin an diğer değişkenlerin tamamını sabitleyebileceğine inanacak kadar yandı mı kafan? Her yükselişin bir düşüşü var mıdır sahiden? Her uykunun bir uyanışı? Her labirentin bir çözümü?

Princess and Monster Game. Kareli defterimden bir sayfa koparıp köşelere turuncu ve mavi noktalar yerleştirirdim. Turuncu ve mavi. Turuncu ve mavi. Turuncu ve mavi. Denklemimi var etmeme olanak sağlayacak düzlemi usulca aşırabilmekti tüm çabam ve dileğim. Dış uzaydan. Kompleks fonksiyonlar teorisi? Muhtemelen. Uygun ortamı bulduğumda bırakabilir miydim kendimi boşluğa?

Ya da bütün mesele torba torba dalgayla B’nin köyüne saplanmış olmamız mıydı? Samsın. Taş kırak mı kardeş? Köy evi diyorum, iki katlı çirkin bir yerdi. Etrafında ağaçlar, bahçesinde çiçekler, damında baykuşlar falan. Dişlerimizi nemli toprağa geçirip bütün köyü ters yüz edene kadar çiğnemek, çiğnemek, çiğnemek gelirdi içimizden. Gergin. Sıkılıyorduk işte.

Durup durup prensesle canavarın hadisesini anlatırdım B’ye. Zifiri karanlık kare odadan, odanın mutlak sessizliğinden, tüm kokuları nasıl emdiğinden, prensesin prensesliğinden ve canavarın canavarlığından bahsederdim kaşına kaşına. Saatlerce. Gacır gucur takılır, paslı paslı kıkırdardık. Aynı karanlık odada hiçbir şey görmeden, tek bir soluk dahi duymadan koşmak koşmak ve koşmakla yazgılanmış biçareleri düşündükçe keyiften kasıklarım karıncalanırdı. Yakalarsa şişler moruk canavar. Ama prenses de, göt korkusuyla nasıl ama? Pire gibi olurdu dimi?

Ben, B, dedesi ve anneannesi. TRT Televizyonu, kuzineli soba, yağmur bulutları, bardak bardak çay. Ne yemeğe ne uykuya ihtiyaç duyuyorduk. Şaşkın şaşkın bizi izliyordu ihtiyarlar. Gözlerimizdeki ışıltı arttıkça keskinleşiyordu hareketlerimiz. Nefes almadan takılıyorduk. Tilki yuvalarını, yaban domuzu sürülerinin kullandığı geçitleri, yıkılmış değirmenleri ziyaret ediyorduk. Tek bir tilki yavrusu ya da yaban domuzu göremedik ama. Salyangozlar, kertenkele kuyrukları, kuruyup kalmış bok öbekleri yalnızca. Değirmenler güzeldi fakat. İçeri sinmiş mısır unu kokuları, insanlar çekilip gittikten sonra mekanı iyiden iyiye ele geçiren cinlerin fısıltıları…

Nefes alıp verdikçe ciğerlerimize dolan zehir. Yabancı atmosfer iyi gelmez insana, farkında değildim o sıralar. Yeni yerler görüp yeni insanlarla tanışmak meselesi güçsüz düşürür metabolizmayı. Enfeksiyonun yayılma hızı artar. Birikiyordu işte bizim de içimizde. Ufak ufak.

Biriktikçe kuruluyordum ben de.

Devam

Kendi Kafanızı Kazıma Kılavuzu – 6

Ş Şam Kerhanesi için Ş

Şamda kerhaneye gitmiştim diye başlıyorum anlatmaya. Bir anda. Durup dururken. Arabadayız. Şirket arabası. Öğlen sonu. Gömleğimin kolları sıvalı, düğmelerim açık, sağ elim vitesin üzerinde, sol elimle hem cigalarığımızı hem de direksiyonu tutuyorum. Köpek arkada, götünü bize dönmüş öğürüyor. Kusacak.

Devasa bir sıcak su torbasının içinde dalgalanıyormuşum gibi hissediyorum anlatmaya başladığım andan itibaren. Şamda gerçekten bir kerhane var mıdır ondan bile emin değilim. Söylediğim hiçbir şeye de zerre kadar inanmadığının farkındayım bu arada. Ayıkmıyormuşum gibi yapıyorum sadece. Şama gittiğim doğrudur. Fakat gerçekten iyi bir hikayenin içinde en fazla kaç doğru bulunabilir?

Puf.

10 Riyal giriş ücreti. Şehrin hemen dışında, omuz omuza vermiş bembeyaz binalardan oluşmuş bir mahalle. Issız, yozlaşmış, küflü bir vaha düşle. Vaha deyince çölü, palmiyeleri falan da düşleyeceksin kabul ama o hiçliğin ortasına gidip bizim Yenidoğandan ya da Yayla Mahallesinden bir sokak da yerleştirmek zorundaymışsın gibi düşle. Mavi, sarı ve gri. Sokak köpekleri geziniyordu ortalıkta. Çocuklar koşuşuyordu. Bakkalları, manavları, tatlıcıları falan vardı. Öyle dışarı itilmişti ki mahalle, her türlü kültürel alışverişten izole kendi kronolojik gelişim sürecini türetmişti. Jargonları, ahlak anlayışları, kahramanları ve efsaneleri vardı. Kendi sebep sonuç zincirlerine göre değerlendiriyorlardı alemi. Oraya yalnızca sikişmek maksadıyla gelen adamlardan topladıklarıyla kendi kültürlerini inşa etmişlerdi. İstediğiniz çocuğun ailesine evlatlarını kiralamak için para teklif edebilirdiniz mesela. Rıza zorunluydu ama, koparırlardı taşaklarınızı yoksa. Hastalıklı. Bırakalım ama gerçekten arapça konuşup konuşamadığımı. Ona bakarsan Şam da gerçek Şam değildi belki? Ankara da gerçek Ankara değil artık mesela. Mersin de gerçek  Mersin değil.  Takılmamalıyız hakikate.

Öyle mi?

Sorun da burada başlamıyor mu zaten? Şama gittiğimi bilmeni istiyorum. Sen arabada beklerken girdiğim evin salonunda gördüklerimi unutmak istiyorum. Dönüştürüyorum. Hem Şama gittiğimi bilmen beni daha havalı göstermeyecek mi? Banditi. Ama dokuz beş ekmeğini de çıkarıyor iyi kötü. Olabildiğince serbest. Önce yaşamış, anlatıyor sonra. Hayali bile klişe. Renksiz arabesk. Sadece namuslu ailelerden oluşmuş mahallerde geçen sımsıcak komşuluk dizileri kadar sıkıcı eski okul. Fakat model ne kadar sade olursa o kadar çabuk istila eder varlığını. Biliyorsun? Yüksek standartları olan hiçbir istilacı göremezsin. İşkenceci olabilirsiniz. Tanrı, katil, zorba olabilirsiniz. Rollenebilir, yükselebilir, ışıldayabilirsiniz fakat istilacı olamazsınız. İstilacı ortalamadır çünkü. Klişedir. Sıkıcıdır. Tozludur.

Devam

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 5

B Boşluk İçin B

Vaktinden önce uyanan insan boğazından içeri tıkılan hiçbir veriye mukavemet gösteremez. Göz açık, kulak duymaktadır. Fakat güçsüzdür kolları. Ne yeterince uzağa koşabilir, ne de yeterince korkutucu sesler çıkarabilir. Ona düşen tek şey karın boşluğunda biriktirdiği imajların tamamını dışarı atmanın bir yolunu bulmaktır. Dünyevi ya da ilahi. Aydınlık ya da karanlık. Vaktinden önce uyanan insanın tek yardımcısı şakacı sustalıların kıkırdamasına başvurmaktır. Ki hafifleyebilsin. Ulaşabilsin boşluğun koynuna.

Atmosfer aldatıcıdır. Sahneyi tamamlamak maksadıyla kurgulanmış sesler. Havada süzülen kelimeler. Yüzler. Yüzeyler. Dünya bir oyun bahçesidir madem? Hı? Arkada kalan bütün o çöpü toplamak için birilerinin görevlendirilmesi gerekirdi öyle değil mi?

Çocukluk evimizin karanlık kömürlüğünde oturur, sol avucumda çevirip durduğum kürenin üzerine üflerdim nefesimi. Rus pazarından alınma oyuncak dünya. Alem. Alemler. Kendi canavarları ve efsaneleriyle. Arkamda bir yerlerde pıtır pıtır gezinen fareciklerin alemi. Şirin. Tepemden geçen boruların içinde yuvarlanan beşeri atıkların alemi. Duvarda tefekküre dalmış mütebessim örümceklerin alemi. Ankebut. Kendi küçük kıyametlerini omuzlarında gezdiren alemler. Ufacık bir titremeyle patlak vermek üzerine yazgılanmış kıyametler. Yapışkan.

Adımlarımızı kısaltıp nefesimizi seyreltmekten ibarettir. Farzdır üzerimize. Gözlerini kapat, görüşünü genişlet. Boşluk hep orada titreşecektir. Kısmetin. Varlığı dışlayıp fokur fokurdayan boşluk. İçine kabul etmeyecektir seni. Kozmik çöpçü boşluğun kıyısına bağdaş kurup beklemek zorundadır. Sonsuza kadar.

Yumurta poşetlerine yapıştırıcı doldurup büyük büyük nefeslenirdik. Mahalleden çocuklarla. Terk edilmiş Tekel fabrikasının arkasında. Sırtımızı duvara yaslar, ayaklarımızı ileri uzatır, birkaç metre ötemizde çürümeye terk edilmiş dev reklam tabelasını izleye izleye rüyaya dalardık. Paslı. Büyütülmüş siyah beyaz fotoğraf. Siyah beyaz bir kamyon. Siyah beyaz şarap fıçıları. Siyah beyaz fabrika. Siyah beyaz ağaçlar. Siyah beyaz avlu. Siyah beyaz takım elbiseleri içinde siyah beyaz adamlar. Kafam sulandıkça sahne gevşer, ağır ağır hareket etmeye başlardı siyah beyaz levhaya mühürlenmiş biçareler. Hep aynı düzlem üzerinde ama. Bir ileri bir geri. Bİr ileri bir geri. Bir ileri bir geri. Aynı fıçıları aynı sırayla yükleye boşalta. Kafam açılana kadar.

Devam

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 4

S. Sultan için S.

Aracı dönüşmeli kullanırdık. Nöbetleşe. Öyle söylemişti. Aracı dönüşmeli kullanacağız canım kardeşim demişti. Nöbetleşe. Land Cruiser. Maviymiş bir zamanlar. Bu konuda çok netti Sultan. Buluşma noktalarında bizi bekleyen alıcıların da kendisi gibi davranmasını beklerdi. Mavi Toyota. Ne yaparsam yapayım vaz geçiremedim onu bu takıntısından. Zaten niye umursamıştım o kadar bilmiyorum. Paslı kaportamızın üzerinde tek bir mavi leke dahi olmamasına rağmen. Hep öyle tanımladık kendimizi. Mavi Toyota işte. Görmüyor musun?

Altı saat ben kullanırdım altı saat de o. Sınırı geçtikten sonra ilk molamızı Tikritde verir, Bağdat’a varana dek bir daha durmazdık. Güzel yerdi Tikrit. Halen öyle midir bilmiyorum. Neyi ne kadar bildiğimden de emin değilim zaten artık. Çoktan terk edilmiş bir odanın duvar diplerinde birikmiş toz zerreciklerinin stabilitesine ne kadar güvenebilirsem o kadar güvenebiliyorum onlara da. Anılarıma. Ufacık bir hava akımıyla havalanıp dört bir yana dağılan toz zerrecikleri. Uçuşurken eşsizler kabul. Hafif, zarif, büyülüler. Fakat yenilecekler de yer çekimine eninde sonunda. Bir duvar dibine çökecek, bir daha asla başladıkları noktaya dönemeyecek, kendi dizilimleriyle beraber benim gerçekliğimi de perişan edecekler. Odanın aynı oda olmasının bir önemi yoktur anlıyor musunuz? İzdüşümü yitirdikten sonra aynı düzlem üzerinde yürümeye devam etmeniz sizi kaybolmaktan kurtaramaz zira.

Keşke bu kadar kaygan olmasaydı elimde kalan sahneler. Çöl kumuna böyle bulanmış olmasaydı. Yüksek tavanlı odalarda rakı içip afyon tüttürdüğümüz mayıs gecelerinin gölgesi. Minderlere otururduk. Ardına kadar açık pencerelerden içeri dolan rüzgarın taşıdığı kızgın kum taneleri yapışırdı darbuka eşliğinde dans eden kadınların terli vücutlarına. Cız! Turunculu yeşilli dumanlar yükselirdi. Ter kokusu. Elden ele dolaşan çubuk. Parmak uçlarımdaki buzdan yangın.

Sabah ezanından sonra yola çıkar, gece boyunca üzerimize serilen tüm o büyünün etkisiyle iyiden iyiye bulanıklaşan manzaranın ortasında hedefini ıskalamış olmanın verdiği hafiflemeyle sarhoşa dönmüş piç mermiler gibi ilerlerdik. Nereye? O kısmını düşünmemem gerektiğini öğütlerdi sürekli Sultan. Motorun homurtusunu duyabiliyor, yolun sonunu göremiyorduk neticede. Gaza basıp direksiyonu tutmamız gerekiyordu sadece. Öyle de yapıyorduk. Gaza basıp direksiyonu tutuyorduk yani.

Ne kadar yorgun olursam olayım, yolcu koltuğuna geçtiğim gibi dağılıverirdi uykum. Kalın kalın cigaralıklar. Yolluk. Termos termos çay. Torpidoda captagon. Üzerine bumerang sembolü kazınmış olan hapları severdik ikimiz de. Vaadedilmiş yan etki. Mideden beyne. Sonra tekrar mideye ve tekrar beyne. Zaman zaman yanımızdan geçip giden askeri araçlar dışında tek bir canlılık belirtisine rastlamadan. Göz alabildiğine düzlük. Bir yerlerde paldır küldür devam eden savaşı ancak bir yerlerde bizi izleyen tanrıyı ciddiye aldığımız kadar ciddiye alabiliyorduk. Sarı, keskin, hastalıklı düzlük. Önce bakışlarımızı sonra da düşüncelerimizi yutardı.

Devam

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 3

A Ahmet İçin A

Bugün içimizdeki öfkeyi besleyen kaynaklardan bir tanesinin dibine uzanıyoruz. Uzanıyor muyuz?

Amca Ahmet kendini asmış. Konuşmanın evveli de vardı muhakkak. Fakat zihnimin anlamlı bir bütün halinde algılamayı becerebildiği yegane kelimeler bunlardı o geceye dair.

Salonda oturuyordum. Pencerenin kenarına yerleştirdiğimiz yeşil koltukta. Kocaman. Kumaşı yırtılmış. Kollarından fırlayan süngerleri ve kıpırdadıkça kıçınıza batan asırlık tahtalarıyla rahatsız, suratsız, kaba bir şey. Eskişehir’e dair tüm gerçekliğimi özetleyen yeşil koltuğum. Rahatsız, suratsız, kaba. Suratsız, rahatsız, kaba. Hemen sokağın karşısındaki Ticaret Lisesi Mezunları Derneği lokalinin kocaman tabelasından dökülen ışıklar buz tutmuş kaldırımları aydınlatıyor, pencere camına vuran yansımamı daha berrak bir hale sokuyordu.

Amca Ahmet kendini asmış. Ben de cigara yuvarlıyordum o sırada. Çıplak ayaklarımı altıma toplamış, hırkamın düğmelerini sonuna kadar iliklemiştim. Amca Ahmet kendini asmış ve yanında tüm dünyevi sıcaklığı götürmüş. Kimsesiz sokak, sararmış parmaklarım, masadaki kül tablası. Duvarlardaki çatlaklar. C elini kolunu sallaya sallaya bir şeyler anlatmaya çalışıyordu telefonun öbür ucundaki adama. Amca? Ahmet’in babası işte. Buraya kadar tamamdı. Denklemin başat eklemine kadar sürüklenmeyi başarmıştı zihnim sonra da bırakmıştı kovalamayı.

Birinci cigaralığı tamamladıktan sonra ikincisini hazırlamaya başladım. Dalgayı ayıkla, zıvanayı ayarla, tütünle karıştır. Kafamı yaptığım işten kaldırmadan, birkaç metre ötemdeki koridorun sonunda, en dipte bulunan odanın tavanından sallanan şeyi düşünmemeye çalışarak. Kendi kendime mırıldana homurdana yaladım kağıtları. Birer birer.

Amca Ahmet üzerimize serilmiş kadife örtüyü çekip alıverdi. Sis dağıldı senin oğlun yüzünden. Yandı ışıklar. Tükendi eşyanın tüm şiiri. Etrafımıza ördüğümüz duvar ağır ağır fakat büyük bir kararlılıkla çöküyor işte. Çuha kaplı kare masamızdaki tüm sigara deliklerini, tüm yemek lekelerini, tüm tütün kırıntılarını görebiliyordum. Karşımdaki otuz yedi ekran televizyonun üzerini kaplayan toz zerreciklerinin tamamını, plastik sandalyemizin üzerindeki çatlakları, eve yerleştiğimiz günden bu yana temizlemeyi akıl edemediğimiz halımızın sertleşmiş tüyleri arasında dolanan mikroskobik ifritleri, tavandan sarkan örümcek ağlarını, karşı duvara dayanmış kahverengi kanepenin muhtelif bölgelerini kaplayan kan ve sprem lekelerini de.

Ayrıntıların arasında kaybolup büyük resmin sorumluluğundan kurtulabilmekti tüm niyetim. Kısa devre durumunda ortaya çıkması muhtemel olumsuzlukları bertaraf etmek maksadıyla düzenlenmiş sigorta tertibatları. Hepimizin kafasında aynı görünmez şarteller vardır. Mekanizma ne kadar alengirli ise sigorta panosu da o kadar büyük olacaktır. Kurgulanmış refleks. Koşullu karartma. İptal protokolü.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.