Menü Kapat

Yazar: gurkan gur (sayfa 2 / 3)

pazar ayinleri – 11. mektup

Zarafeti Pastel Renklerle Tasvir Etmeyenler Üzerine

Monet! Hı? Empresyonist hani. Fransız. Ellerinizi göbeğinizin üzerinde bağlamış mini mini minicik adımlarla dolanıyorsunuz. Tual üzerine yağlıboya. İki yüz on dokuz çarpı altı yüz iki. Santimetre. Hapsedilmiş gerçeklik. Her baktığınızda aynı noktada aynı şekilde süzülmeye devam eden nilüferler. Gün doğumları. Sandallar. Mide bulandırıcı! Parlak dişleriniz, ütülü gömleklerinizle izlediğiniz tabloların arasında geviş getirirken ortaya serdiğiniz tablo yani. Görüyorum. İsimlendiriyorum. Pantolonumun içinden tenime temas eden buz gibi metalin şiiri sinir uçlarımı titreştirirken. Yırtık postallarım ve sakallarımın arasına yuvalanmış cinlerimle. Suratımda ekşi bir gülümseme. Avlanıyorum. Hayatta kalabilmek için karanlık inlerinden dışarıya yalnızca Pazar günleri çıkabilen kokarcaları yemek zorunda kalan bir kaplan düşleyin. Becerebilirseniz. Kaplanın suratındaki ekşi gülümsemeyi. Sinir uçlarındaki titreşimi. Deliliğini.

Her şey bittikten sonra ziyaretimize gelen terk edilmiş peygamberlere anlatacağım öykümü. Diyeceği ki, G yumurtaları bulduğunda günlerden pazardı. Gülümseyin. Alelade bir Pazar. Yeterince güneşli, yeterince kalabalık, yeterince delirtici. Pazarlardan bir Pazar. Bir gece önce mideye indirdiği tüm o kahkahaların, sönük bakışların, yapışkan kelimelerin, sigara dumanına bulanmış zayıf hikayelerin, kötü müziklerin, yanmış yağın, ucuz parfümün, çaresizliğin, can sıkıntısının ve kimsesizliğin kokusuyla büzüşmüş ciğerleriyle. Öyle mi? G evinin salonundaki sehpanın üzerinde üç tane yumurta buldu. Bum! Bok, barut, kusmuk tadıyla kutsanmış rüyaların arasından süzülüp nilüferlerin ortasına çakıldığı bir sabah. Hiç tanımadığı insanların başına gelecek türlü musibeti öyküleyen rüyalardı bunlar. Sarhoş, hasta, yorgun olmasına aldırmayan rüyalar. Uykuya dalar dalmaz zihnindeki sahneyi ışıl ışıl aydınlatan rüyalar. Ve pastel değil. Kesinlikle!

Siz rüya görebiliyor musunuz peki sayın hocam? Ruhunuzu besleyecek cinnet tohumlarını beyin kıvrımlarınızın arasına serpmekle yazgılanmış ilahi kanalı canlı tutmayı başarabildiniz mi? Değişebiliyor, dönüşebiliyor, yükselebiliyor musunuz? Horoz gibi kabarıp kuduz köpekler gibi aydınlanabiliyor musunuz? Çekebiliyor musunuz, kozmik boşlukta öylesine süzülen serseri mayınları kendinize? Sanmıyorum. Sanmıyorum zira o ilahi kanalı canlı tutmayı başarmış olsaydınız omuzlarınızda taşıdığınız rütbelere ihtiyaç duymazdınız. Resim sergilerine. Güzel sanatlar fakültelerinin havasız sınıflarına. G’nin reçeteleri ne alemde acaba diye homurdanmazdınız ya da. Alıyor mu ilaçlarını? Dağlıyor mu zihnini? Tık tık tık. Gidi karpuz götlü pezevenkler sizi! Artık rüya göremiyorsunuz öyle değil mi? Yosun tutmuş duvarların arasında nefes nefese koşamıyorsunuz artık. Çıplak ayaklarınızın altında çam iğnelerini hissedemiyor, kemik baltanızla avladığınız düşsel canavarların oluk oluk akan kanından yükselen buharla parmaklarınızı ısıtamıyorsunuz.

Rüyalarınızla beraber şehvetinizi de yitirdiniz, biliyorum! Şiirinizi. Euro dolar paritelerinin arasında geziniyorsunuz kadınlarınızın gergin sırtlarını düşlemek yerine. Kasıklarınızdaki yangını kanun hükmünde kararnamelerle söndürüyor, öfkenizi final ödevlerinin şekil şartlarını belirleyerek kurutuyorsunuz. Böyle olur muydu rüya görebilseniz? Akıl hastaneleri inşa edip dikkat testleri kurgulayabilir miydiniz? Sentetik uyuşturucularınızla kurutmaya çalıştınız bizdeki o kanalı. Tuzağa düşürdünüz. Sömürdünüz. Yasalarınızla. Adab ı muhaşeret kurallarınızla. Disiplin talimatnamelerinizle. Tedavi ettiniz sonra. Gombrich için, hı? İyi okuyun, sanatın öyküsünü. İyi okuyun emi? Sonra anlatın birbirinize. Koca memeli rehberlerinizden arakladığınız cümleleri yıkık dökük Fransızcanızla dışarı kusun. Bunları çizdiği sırada katarakt hastasıymış biliyor muydunuz? Les Nympheas! Aşağı yukarı iki yüz elli tane. Giverny mahallesindeki göletler!

Tepeden tırnağa balçığa bulanmış vaziyette çıkıyorum o göletlerin içinden. Bataklık çamuru.  Ve sakallarıma yapışan nilüferleri yiyor cinlerim. Zarafetten bahsediyorsunuz. Ölü gibi kokuyorsunuz. Pıtır pıtır damlıyor üzerimden bin sekiz yüz doksan beş senesinden bu yana tek bir dalgalanma bile yaşamamış o göletlerin çürük suları. Yayılıyor, sivri topuklarınızın altında çınlayan zeminlere. Karoları karartıyor. Yakıyor halılarınızı. Parmak uçlarıyla üzerimdeki balçığı şekillendiriyor kadınım. İnce boyunlu kırılgan çiçeklerle yumuşak, yumuşacık bir dokunuşun uyandırdığı yoğunluğu pastel renklerle tasvir etmek kafirliktir diye mırıldanıyor üzerime volkanlar resmederken. Tılsımlar. Kum fırtınaları. Çöl canavarları. Boşluğu yara yara ilerleyen mermiler ve keskin gülümsemeler. Katlanamıyor. Katlanamıyorum. Sikik çarşafların üzerine bırakılmış suratsız kemanları çizmekle ödevlendirdiğiniz öğrencilerinizin zihnine çaktığınız biçimsiz yansımanıza!

Buradayım.

Rüyalarım ve kıyamet yumurtalarımla beraber. Çıplak parmaklarıyla yerleştirdi üzerimdeki balçığa koruyucu büyülerini. Anlıyor musunuz? Avlanıyorum. Pantolonumun içinden tenime temas eden buz gibi metalin şiiri sinir uçlarımı titreştirirken. Zarafeti pastel renklerle tasvir etmeye çalışmayacak kadar deli kalabilmiş olanın hatırına! Karanlık inlerinizden dışarıya yalnızca Pazar günleri çıkabilen siz kokarcaları takip ediyorum. First evet flower grown in space makes its debut! Puf! Sizi ışıl ışıl rüyalara boğacağız. Keskin. Göz bebeklerinize saplanacak. Milyonlarca iğne ve rengarenk olacaklar. Ceplerimize doldurduğunuz sakinleştiricileri tezek duvarlı izbelerde yaşamış atalarınızın mezarlarından çaldığımız kafataslarının içinde ezip üzerine işeyecek sonra da tüm vücudunuzu bu güzelim karşımla kaplayacağız. Kaba olduğumuzu söylüyorsunuz ya. Söz, daha da kabalaşacağız.

Çünkü, buradayız. Halen. Temizlenmiş ve delirmiş halde. Terk edilmiş peygamberlerle karşı karşıya oturup sigara saracağımız gün için hikayeler biriktiriyoruz. Rüya görebiliyoruz. Şehvet duyabiliyoruz. Öfkelenebiliyoruz. Kurumadık yani. Canlıyız ve öyle kalacağız. Sahte deriden dikilmiş evrak çantalarınızı sallaya sallaya var oluşunuzun sağlamasını yeniden ve yeniden ve yeniden yapabilmek için korunaklı odalarınıza koştururken biz akşamdan yağan yağmurun hatırasıyla nemlenmiş banklarda oturup peşinizden gelen sinek sürülerini izleyeceğiz. Gerçekliğiniz dağılacak ama yine de çıkamayacaksınız yoldan. Maalesef.

Gülümseyecek. Hafifleyecek. Kıkırdayacağız. Bizden kurtulamayacaksınız.


pazar ayinleri – diğermektuplar

pazar ayinleri – 10. mektup

GÖÇ DÜŞLERİ ÜZERİNE

Etrafımı saran gerçekliğin sahiden ne kadar gerçek olduğunu anlamamı sağlayacak o zihinsel motorum çalışmaya başlamadan evvel eşyanın sınırlarının esnekliğini test etmemeliyim. Buruş kırış olmuş emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği köpekleri ısırmaya çalışmamalıyım mesela. Bu iyi bir fikir değil. Sahiden. Değil. O an ne kadar parlak görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar eğlenceli görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar uhrevi görünürse görünsün. Değil. Ama yine de? Buradayken yani? Mithatpaşa caddesinden aşağıya doğru inerken. Kafam anaforken. Dinlerken kozmik boşlukta bağıra çağıra çiftleşen kertenkelelerin müstehcen öykülerini. Kıkırdarken kendi kendime ve sakallarımın arasında gezdirdiğim tüm diğer benlere. Kafamın arkasındaki delikten dışarıya dökülüyor kelimeler. Beyin kıvrımlarımın üzerine bağdaş kurmuş oturan bok suratlı ruh doktorunun kelimeleri bunlar. Biliyorum. Biliyorsun. Mithatpaşa caddesinden aşağıya iniyorsun. Aynı yoldan yıllar içinde hem de mümkün olan tüm ruh hallerinde geçince, yolla aranda tuhaf bir bağ oluşuyor, öyle değil mi? Biraz vıcık vıcık bir his. Sen halen burada mısın diye fısıldadığını duyuyorsun sokak lambalarının. Siktirin lan diye çiğniyorsun öfkeni dişlerinin arasında. Olmuyor ama. Horoz gibi kabarıyorsun binaların arasında, olmuyor. Olmadı. Olmayacak. Asla olmaz zaten, anlıyor musun? O yüzden saldırmıyor musun emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği çirkin köpeklerine.

Döndüğünüzde anlatacak bir hikayeniz yoksa eğer ve huzur içinde uzun uzun yaşanacak kafalara uygun sahneler biriktirmemişseniz parmak uçlarınızda, yola çıkmanın manası yoktur. Kimseyi baştan çıkaramayacaksanız vizyonlarınızla. Korkutamayacak, kızdıramayacak, büyüleyemeyecekseniz. Sarhoş edemeyecekseniz. Halinize bakar mısınız? Kavramlar tarafından zehirleniyorsunuz. Bana inanın. Uzun, çok uzun zamandır zehirleniyorsunuz hem de. Kel kafalı iktidarsız profesörlerle fil işkembeli tüccarların havasız odalarından dışarıya taşan kavramlar. Güzelce ambalajlanmış, ışıltılı, ölümcül kavramlar. Eski hikayeleri unutturan, devasa kurutma kağıtları gibi ruhumuzun üzerine yapışıp tüm deliliğimizi emen kavramlar bunlar. Uzmanlaşma mesela. Uzmanlaşma nedir abiler? Biriniz izah etsin bana. Koca koca sertifikalarıyla silahlanmış bir yatırım danışmanının (yatırım danışmanı, hı?) bir avuç çiviyle bir neşeli çekici kandıramaması hep ürkütücü gelmiştir bana. Elleriyle çalışmayı unutmuş insanların kurguladığı bu gerçekliğin içinde dengeli hayatlar yaşamamıza imkan var mı sahiden? Bütün, ışıltılı, keyifli.

Devam

Pazar Ayinleri – 9. Mektup

Güvercin Yumurtaları ve Alemlerin Uğultusu Üzerine

Tamamlanmadan terk edilmekle nimetlenmiş apartmanların çatı katlarında çatır çatır çatırdaya çatırdaya çatlayan güvercin yumurtalarından yayılan enerjinin titreşimini hissedin. Kasıklarınızda. Binlercesini birden. Ve aynı anda. Bum! Buradayız.  Asfalt zeminden dokuz kat yukarıda. Beton kolonlar ve demir iplerle örülmüş bu mağaralar sisteminin tepesinde. İstihare uykusunda. Yeşil ve kırmızı. Kıyamet frekansları. Tatmamız ve tatmamamız gereken tüm gerçekliklerin tozuna bulanmış parmaklarımızı dudaklarımızın üzerinde gezdire gezdire. Besliyoruz bağışlanmış deliliğimizi. Biz inananlar! Pıt pıt pıt. Karanlığa merhaba diyen güvercin yavrularını ısıtabilmek için tutuşturduğumuz ateşi mandalina kabuklarıyla canlandırıp hep bir ağızdan elhamdülillah diyoruz. Dokuz kat aşağıya yuvarlanan kelimelerimiz kimsesiz koridorlarda yankılanıyor. Asma kilitlere çarpa çarpa. Her biri üçer nefeslik ömre sahip düşsel kıvılcımlar saça saça. O kıvılcımların üçer nefeslik aydınlığına yüzlerini ekşiten göçebe meleklerin aminleri tırmanıyor böylece yukarıya. Dokuz kat. Paslaşıyoruz.

Dinleyin, size nasıl başlayacağını anlatıyorum. Biz yavru güvercinlerimizin kulaklarına eşyanın isimlerini fısıldarken mesela. Gözlerinizi kocaman açıp yatak odalarınızın kızılcık şerbeti rengindeki duvarlarında beliriveren kelimeleri göreceksiniz. Bir Cuma sabahında. Gözler parlamalı! Tanrı alemleri yaratmak üzere! Duvarlarınıza tırmanacak kertenkelelerin kutsal kuyrukları! Buz gibi nefesleriyle tıraşlı yanaklarınızı yalayacak mütebessim tabancalar bulacaksınız veya çorap çekmecelerinizde. Doğrudan sistemi sıfırlayabilmeniz için.  Büyülü patikalar açılacak önünüzde. Konut kredisi taksitlerini denkleştirebilmek maksadıyla iştirak ettiğiniz toplu tecavüz seansları sırasında, şöyle bir nefeslenip kıçınızı kremlemek için sığındığınız tuvalet kabinlerinin tavanlarında. İçine yıldız tozu rendelenmiş minik poşetler bitiverecek ceplerinizde. Bir iki üç nefes.  C17H21NO4. Bir daha geri dönmek zorunda kalmayın diye o masaların başına. Adımlarınız hafiflesin, kanatlansın diye ruhlarınız. Zira fazla ağırsınız. Ama takmayın bundan sonra kafanıza. Yavru güvercinlerimizle beraber, hepinizi önüne katıp hiçliğin çeperine dek sürükleyecek tufanlar dokuyoruz.

O çeperin ötesinde sınırsız bir tamamlanmamışlık hali karşılayacak sizi. Alemlerin uğultusu kulaklarınızda. Çatır çatır çatırdaya çatırdaya çatlayan güvercin yumurtalarından yayılan enerjiyle efsunlanmış vaziyette. Ve karanlık bodrum katlarında inzivaya çekilmiş göçebe meleklerce okunan muskalar olacak tutsak boyunlarınızda kravat niyetine. Reductio ab absurdum. Yarı saydam koltuklarınıza kurulup arkada bıraktığınız yaşamların üzerinden geçeceksiniz. Parmak hesabı yapa yapa. İstediğiniz tek şey, uç uca eklenmiş sahnelerdi ya eskiden. Hüküm hakkı sizdeyken. Çözümlenebilir mantık silsileleri etrafında şekillenen hikayelerdi ya hani. Serimi, düğümü ve çözümü keşfetmiştiniz ya. Tek tek parlayıp sönen mikro mucizelere kör kalmanız ondandı. Oysa şimdi. Yalnızca. Çırpılan kanatların hışırtısı, çatlak pencerelerden süzülen gün ışığı, dalga dalga kıvrıla büküle tavana yükselen duman, kum taneleri, sahipsiz kahkahalar, iç çekişler, ezan sesleri, çıtırdayan tohumlar var. Hep daha derine inecek yollar ve tamamlanmayacak hiçbir çember. Doğmadan sönmüş takımyıldızların tortusu çökecek üzerinize. Rengarenk.

Devam

Pazar Ayinleri – 8. Mektup

Kozmik Kukla Tiyatroları Üzerine

Toprağa ektiğiniz tüm medeniyetlerin tohumları aynı zehre gebedir. Mizansen. Tekrarlana tekralana efsunlanmış mizansenler. Canlı. Kötücül. Aydınlık. Yatak odalarınızdan okyanus çukurlarına.  Akıl hastanelerinden kum tepelerine. Cami avlularından bozkırlara. Üst üste binmiş gerçekliklerinizin daha uzun ömürlü olmasını sağlamak için kurgulanmış mizansenler. Aydınlık yüzlü misyonerlerinizin tatlı dilleri ve ütülü kıyafetlerini kullana kullana kafamıza çaktığı mizansenler. Yan yana dizilip boyun büküşleriniz. Alkışlarınız. Göz yaşlarınız. Tebessümleriniz. Trafik kurallarınız ya da. Kutsal kırmızıyla ulu yeşil. Okul bahçelerine toplayıp bağıra çağıra marşlar okuttuğunuz evlatlarınız. Uygun adım. Smart Casual. Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü. Sakal tıraşı. Sabah otobüsü. Mesai öncesi hızlı kahvaltı, hı? Kesekağıtlarınızda simitleriniz. Ve nasıl da ölü ölü ışıldar o pazartesi sabahlarında perdelenmiş gözleriniz. Kurban bayramları Toplu intiharlar. Pazar ilahileri sonra. Elektronik duyuru başlığı altında monitörden monitöre ulaştırdığınız vahiyleriniz. Ganj veya. Nehir olan hani? Aydınlanmak için, anlıyor musunuz?

Başlangıçta hepsi hepsi üç minik kuralınız vardı halbuki. Hayatta kalmak için. O kadar. Sade. Karnınızı doyurduktan sonra canlandırdığınız ateşin karşısına bağdaş kurduğunuz sırada mesela. Rüzgarın etkisiyle eğilip bükülen sararmış otların köklerini mesken tutmuş ihtiyar ifritlerin şiirleri kulaklarınızda, dökülürken parmak uçlarınızdan güzelce ezip dudaklarınıza sürdüğünüz kenevir yapraklarının yeşili, kaslarınız gevşemiş, ısınmışken çıplak baldırlarınız ve birer ikişer tünerken biçimli omuzlarınıza, jilet kuyruklu şakacı iblisleriniz, kendi kendinize anımsatmakla görevlendirildiğiniz üç kristal levha. Güçlü olmalısın. Hızlı olmalısın. Hareket halinde olmalısın. Zira bir parça da olsa büyü taşıyabiliyordunuz o günlerde avuçlarınızda. Rotadan sapmamak için koca koca kubbelerin biçimsiz gölgelerine ömür sermediğiniz, uyanmak için dijital saatlerinizin ruhsuz dındınlarıyla kulak sikmediğiniz, takım elbiselerinizin üzerinde secdeye durmadığınız, tohum tespihlerinizi havuz problemleri çözmek için kullanmadığınız günlerdi.

Karın boşluklarınızda muhafaza ettiğiniz kara deliklerden rengarenk dalgalar halinde yayılırdı katatonik şizofreni illetinden muzdarip ateş böceklerinin tecavüzüne uğramış banka memurelerinin kıkırdamalarından dem vuran ilahiler. Başınızdan aşağıya döktüğünüz bir avuç kum görünmez olmanızı sağlayabilir, doğru kelimeleri doğru sayılarda tekrar ederek derin, serin, karanlık çöl kuyularında istirahate çekilmiş kızıl başlı engereklerin bilgeliğini tadabilirdiniz. Tırnaklarınızı kısacık kesip küf kokulu metinlerdeki anlatım bozukluklarını nasıl kovalayacağınızı öğreneceğiniz havasız sınıflara hapsolmak yerine nemli yosunların üzerine uzanıp kucağınıza aldığınız peri kızlarının masmavi göğüslerinin arasından süzülen ter damlalarını emebilirdiniz. Yükselebilir, patlayabilir, binlerce parçaya bölünüp yeniden birleşebilirdiniz. Ne yoksunluk krizleri budayabilirdi ruhunuzun kanatlarını ne de genel bilgi taraması yapan işkembe suratlı komiser yardımcıları. Her yeni güne başka bir surette uyanır, her geceyi ayrı bir kabusun gökkuşağına dokunarak uğurlardınız. On parmağınızda on keramet olurdu da dokunduğunuz çakıl taşları dile gelirdi. Ahir zamanda gök yüzünü kaplayacak uçaklardan, uzay boşluğunda süzülen uydulardan, stadyumlardan, otomobillerden, kısa dalga frekanslarından, antidepresanlardan, boşanma davalarından, transkriptlerden, motorlu taşıtlar vergilerinden,  göt kadar apartman dairelerine sıkışmış çekirdek ailelerden, kalabalık bulvarlardan ve alışveriş merkezlerinden bahseden kıyamet öyküleri anlatırlardı size. Güzelce delip boynunuza astığınız kertenkele kuyruklarına dizerdiniz o çakıl taşı suretindeki ölü hikayecilerin fosillerini.

Varlığı ve hiçliği çıplak topuklarınızın altında hissetmenin neye benzediğini bile anımsayamıyorsunuz ama artık. Bırakın büyünün doğasını anlamayı. Tıka basa dolusunuz dünyanın bilgisiyle. Cümle gerçeğinizi bir araya getirip uç uca ekleseniz de yürüseniz üzerinde, yine de ulaşamayacaksınız hakikatin en dış çeperine bile. Yetmedi çünkü size değil mi? Üç kristal levhanın himayesindeyken kurtlarla koşmak mesela. Fırtına bulutlarını takip ede ede kör kargaların kanatlarına rehber olmak. Çölün enginliği, gecenin örtüsü yetmedi. Parmak uçlarınızdaki kerametlerden asansörlü daireler için vaz geçtiniz. Isıtmalı koltuklar. Emeklilik ikramiyeleri. Unvanda yükselme sınavları için. Sanat galerileri, günlük gazeteler, otobüs terminalleri için. Bilmemnerdeki bilmemnesikim köprüsünün altında aptal aptal sırıtırken çektireceğiniz fotoğraflar için. Önce avuçlarınızdaki o bir parça büyüyü gömdünüz kurtlanmış incir ağaçlarının dibine sonra fazlasıyla cahil, basit, gösterişsiz bulduğunuz tanrınızı. Daha fazlası lazımdı size zira.

Devam

Pazar Ayinleri – 7. Mektup

Gerçekliğin Dokusundaki Sigara Yanıkları Üzerine

Ne zaman barışacaksınız canavarlarınızla? Gecenin kör karanlığında ensenizden aşağıya süzülen buzdan parmakların teninize kazımaya çalıştığı mesajları algılayabilecek kadar korkusuz, kabuslarınızın ortasında kahkahalara boğulabilecek kadar hafif, metruk mabetlerinizi ateşe verip yola koyulabilecek kadar uyanık olabilecek misiniz? Silip atabilecek misiniz eşyanın o yapış yapış çapağını gözlerinizden? Yattığınız yerden doğrulup burun buruna gelebilecek misiniz var oluşunuzla? Yoksa devam mı edeceksiniz kafanızı öte tarafa çevirmeye? Kaldırım taşlarının arasından filizlenen yabani yoncaları kutsayan yağmur damlaları birer ikişer infilak eder, koca koca antenlerinizden yayılan müstehcen frekanslar yüzünden kafayı sıyırıp rotasını yitirmiş melekler bembeyaz tüylerini etrafa saça saça gömme balkonlarınıza çakılır, bir köşede titreye titreye yok olmayı beklerken, sırf gidecek daha iyi bir yer bulamadıkları için cenabet ayaklarınızın altına serilen kızıl nefesli çöl ifritleri, şampiyonlar ligi ikinci tur kuralarını izlemeye devam mı edeceksiniz sizler? Konsolide bilançolar hazırlamaya? Altının gramını, mazotun litresini kovalamaya? Üzerinize abana gerçekliğin altında acınası orgazm taklitleri yapmaya? Sırf gücenmesin diye birileri?

Beceremiyorsunuz öyle değil mi? Unuttuğunuz pek çok şey gibi ve unuttuğunuz pek çok şeyle beraber. Yalan söylemeyi mesela? Şöyle ışıl ışıl. Keskin. Dumanı üzerinde hikayeler bile anlatamıyorsunuz birbirinize. Korkutamıyor, kışkırtamıyor, üzemiyorsunuz. Zarardır çünkü her şeyin fazlası. Öyle değil mi? Öyle öğretilmedi mi size? Hiç doya doya yüzemediniz söz gelimi. Ruhunuzu kanatlandıracak kadar sarhoşluğa düşemediniz, gözlerinizi köreltecek kadar yükselemediniz, kıskançlıktan minik minik minicik kor tanelerine dönüşecek kadar sevemediniz. Asla titremedi sizin parmaklarınız. Avuçlarınız terlemedi. Kekelemediniz. Öfkeden büyük büyük kabarıp tufanlar üflemediniz. Bilmiyorsunuz yani, rüzgarınızda ufalanan kemiklerden yayılan melodinin nasıl koktuğunu. Dalga duman esrara boğulup yeşermenin getirdiği bilgelikten bihaber, bekliyorsunuz payınıza düşen dakikaların tükenmesini. Elinize tutuşturulan kağıt parçalarının üzerine bırakılmış üç beş cılız kelimeden ibaret replikleriniz, ışıltılı ekranlarınızdan dökülen sterilize kahramanlarınız, şiirini yitirmiş şehir ve bölge planlamacıları tarafından çizilmiş oyun bahçelerini adımlayan tertemiz ayaklarınızla siz, hep kazanan tarafta durmaya devam edeceğinize inandırıldınız.

Hep gözetildiniz.

Bu sayede hiç çıkmadınız yoldan. Elhamdülillah. Gecekondu mahallelerinin bol baharatlı karanlığında kıkır kıkır kıkırdayan şakacı sustalılar saplanmadı baldırlarınıza. Polis minibüslerinin mavi beyaz ayazıyla büzüşmedi ciğerleriniz. Çankırı caddesindeki tavernaların gölgeli koridorlarını işgal etmiş ter, anason, sperm kokuları arasında el yordamıyla ilerleyip Sarı Nebahat, ama hep Sarı Nebahat, isimli konsomatrislerin sivri mi sivri kristal parçalarıyla efsunlanmış dudaklarında biriken engerek zehrini emmediniz. Hiç kaybolmadınız kısacası. Alem – i beşerde. Kaybolmadınız. O yüzden bir türlü bulamadınız kendinizi. O yüzden yabancısınız kendi kokunuza. O yüzden bilemezsiniz damarlarınızda dolaşan kanın tadını. O yüzden hiç yutmak zorunda kalmadınız onlarca parçaya bölünmüş ön dişlerinizi. Hep başkalarına benzemeye çalışmanız da o yüzdendir ama. Sizden öncekilerin açtığı patikalarda uygun adım yürüyebilmek için götünüzü yırtmanız. Böylesine sönük, sıkkın, yumuşak başlı olmanız da. Çok da dert değildir hani. Öyle değil mi? Göl kıyısında düğün fotoğrafları çektirebiliyor, diploma alabiliyor, doğurabiliyor, dil tazminatları ve ücretsiz yurt dışı seyahatleri kazanabiliyor olduktan sonra yani. Kim neresine taksın havasız kömürlüklerde titreye titreye parmak aralarına iğneler saplayan gök yüzü gezginlerinin yaralı avuçlarında birkaç saniyeliğine vücut bulan mucizeleri? Ne münasebet yani?

Etrafınızı çevreleyen kubbenin belirlediği sınırlar içinde otlayan besili inekler gibisiniz. Usul usul dolanıyor, yargılıyor, cezalandırıyor, bağışlıyorsunuz. Kurallar koyup medeni hukuktaki hak kavramı üzerine tartışmalar başlatıyorsunuz. Ceplerinizde kafa kağıtlarınız, akademik bilgi sistemlerinde kayıtlarınız var. Koca koca şehirleriniz, çirkin mi çirkin apartmanlarınız var. Yüksek tavanlı konferans salonlarında salına salına yaptığınız yürüyüşleriniz var. Nerede konuşup nerede susmanız gerektiğini anımsatan görünmez uyarı mekanizmalarınız var. Varlar yani. Buradalar. Peki. Ötesinde, dışında yani koruyucu kubbenizin, çıplak ayaklarımla donmuş toprak üzerinde sadece benim duyabildiğim melodileri takip ede ede dans ederken hissettiklerim ne olacak? Parmağımı kasıklarımdaki diş izlerinin üzerinde gezdirmeye başladığımda zihnimi mavi mavi çevreleyen alevlerin cazibesi? Tanıdığım ve tanımadığım tüm tanrıların adını aynı yarım nefeste yücelterek boğazladığım biçarelerin ayak uçlarıma dökülen kanlarından yükselen buhar bulutları? O bulutların arasında bir görünüp bir kaybolan alemlerden yayılan ketum enerji? O enerjiyle keskinleşen dişlerim? Sertleşen kemiklerim? Kıvrak vücutlarıyla omuzlarımdan aşağıya atlayıp tamamlamak için onca çabaladığınız homojen çemberlerinizin ortasına çakılıp rengarenk infilak eden cinlerim? Ne olacak? Nereye koyacaksınız ümmetsizlikle ödüllendirilmiş peygamberlerin vasiyetlerini?

Devam

Pazar Ayinleri – 6. Mektup

Apartman Boşluklarında Unutulmuş Tanrılar Üzerine

Ustalıkla anlatılmış öyküleriyle efsunladılar sizi. Işıltılı kelimeleri, karizmatik kaybedenleri, düşerken bile façayı çizdirmemeyi başarabilen kahramanlarıyla. Karton kapakların arasına sıkıştırılmış yol hikayeleriyle. İç içe geçmiş renkleriyle. Melodileriyle. Fısıltılarıyla. Olur olmaz her köşe başında burun buruna geliverdiğiniz anıtlarıyla bağladılar ayaklarınızı. Yağmurlu Pazar sabahları kurguladılar sizin için. Kalın battaniyeler. Kadife sesli cılız şarkıcılar kurguladılar. Modern mucizeler. Sonra bütün bu güzellikleri koca ağızlarına atıp çiğnemeye başladılar. Kamaştırdılar gözlerinizi. Düştünüz. Aydınlık suratlarınız, samimi kahkahalarınız, peri adımlarınızla. Derine. Apartman boşluklarını kendilerine mesken edinmiş tatlı dilli tanrıların kucağına düştünüz. Gülümsediler. Etrafınızı çevreleyen duvarlarda ağır ağır ilerleyen sarılı turunculu, morlu yeşilli, grili pembeli salyangozların göz yaşlarıyla zehirlediler vücutlarınızı. Dişlerinizi körelttiler, kısalttılar pençelerinizi. Bak dediler, görüyor musun yıldızları? Kurumuş güvercin bokuyla örümcek ağından başka bir sikim yoktu oysa orada. Hayranlıkla açtınız ağızlarınızı. Titredi hassas ruhlarınız. Kandırıldınız.

Hayata abanmanızı öğütlemeye başladılar hemen ardından. Zamanı kovalamanızı. Ortamın gerçekliğini zedelemeyecek biçimde davranmanızı. Adabı muaşeret. Dışarıya açılmanızı, kalabalığa karışmanızı istediler. Sizin gibi olanlarla bir araya gelip çoğalmanızı istediler. Zira bunun için yaratılır tüm peygamberler. Tanrılarının kucağına sürüklenecek ümmetler toparlamakla görevlendirilirler. Sokaklara dağıldınız. Sinema salonlarına, sınıflara, meyhanelere, kerhanelere, ceza evlerine dağıldınız. Tüm imanınız ve zayıflığınızla. Elinizi uzattığınız her şeyi ışığınızla kirleterek. Birer ikişer dünyaya getirdiğiniz sakat çocuklarınızla. Kanınızdaki zehri cümlelere dökmenizi sağlayan mucizelerinizle. Yumuşak başlılığı, itaatkarlığı, kanaatkarlığı kustunuz üzerimize. Titrek parmaklarınızla gök yüzünü işaret ederken fark ettirmeden derinleştirdiniz çevremizdeki çukurları. İstediniz ki sizinle beraber hapsolalım. Hiç uzaklaşmayalım. Delirmeyelim. Öfkelenmeyelim. Sarhoşluğa kapılmayalım. Leş gibi kokuyordu şimdiden çürümeye başlayan ruhlarınız. Yürekleriniz kararıyor, ağırlaşıyordu zihinleriniz de umursamıyordunuz. Başarı hikayeleriniz vardı çünkü. Yaşasın! Çemberiniz genişliyordu. Yaşasın! Yağmur gibi dökülüyordu kesenize alemlerin nimetleri. Yaşasın! Çeşit çeşit, renk renk ama binlerce yıl evvel çürümeye başlayan, kurtlanmış nimetlerdi bunlar. Yaşasın ağzını yüzünü… Yaşasın!

Paket programlar. Tek kullanımlık büyüler. Dönüşüm rehberleri bahşettiler size. Doğrayıp ambalajlayın. Etiketleyip çakın diye. Torbacılardan doktorlara, orospulardan imamlara. Tüm hastalıkları çözümleyip isimlendirdikten sonra hepimize aynı ilacı itelediniz. Ne çok şey öğrendik idealist öğretmenleriniz sayesinde. Paranoid şizofreni. En büyük ortak bölen. Gini katsayısı. Kaos teorisi. Kolonoskopi. Monadlar. Viraj demiri. Arz talep eğrisi. Mukavemet. Disülfiram. Naltrexone. Morfin sülfat. Denetimli serbestlik. İstikbal. Aşk acısı. Tanrının kuzuları. Takva. Erkete. Kakafoni. Durduğum yerden bakınca, bir şekilde yürümeyi, konuşmayı, düzüşüp homurdanmayı öğrenmiş kelimelerden başka bir bok göremiyorum. Şükürler olsun hepinize. Meksika usulü acılı tavuk siparişi veren optik formlar, ellerinde bomonti şişeleriyle teftiş kurulları, yürekleri avuçlarında Genç Wertherler var. Omuzlarını titrete titrete nasıl da sızladığını anlatıyorlar. İçlerinin. Dibe vurmaya çalışırken umduklarından çok daha derine yuvarlanan kısır şairleriniz var. Çatlamış bar taburelerine ömür serip ağlak arkadaşları için toksikoloji sözlükleri karalıyorlar.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.