Yazar: gurkan gur

Tipler ve Hareketler Sözlüğü

Duvardaki Adam – Tip

Yatağın altına düşürdüğüm zeytin çekirdeği olmasa uyumayı becerebilirdim. Eminim. O ana kadar yolundaydı yani her şey. Etraf serinlemiş, içerisi güzelce havalanmıştı. Odama döndükten sonra soğuk bir duş alıp katlamıştım kıyafetlerimi. Ne olduysa o zeytin çekirdeği yüzünden oldu. Tıkır tıkır. Sonra duvarda gezinen kertenkelelerin ayak seslerini duymaya başladım. Sonra yan odadan gelen televizyon gürültüsünü. Gözlerim açıldı, yön değiştirdi rüzgar. Yanmış ölü kokusu doldu içeriye. Ufalanmış granit, çatlamış topuk kokusu doldu. Üst kattakiler sevişmeye başladı. Diz kapaklarım karıncalandı. Mecbur doğruldum yattığım yerde.

Ucuz oda, temiz yatak. Öyle yazıyordu tabelada ya da öyle tercüme ettiler bana, emin değilim. Rahatsız pansiyon şiltesi kesin ama. Üstelik bir zeytin çekirdeği saklanıyordu şimdi altında. Az evvel içeri dolan kokular taş zemine serilmiş de yere basar basmaz çıplak ayaklarımdan karın boşluğuma doğru yükseliyormuş gibi, vıcık vıcık desen değil, görmezden gelsen gelemiyorsun, yapışkan, rahatsız. Uzanıp bir sigara yaktım. Pıtır pıtır pıtırdattım ayak parmaklarımı. Komodinin üzerindeki zeytin kavanozunu aldım sonra kucağıma. Bir yandan sigara içerken bir yandan da zeytin yemeye devam ettim. Altı, yedi, sekiz tane. No i cant, no i cant diye bağırmaya başladı bu esnada kadının biri penceremin altından. Ardından pat pat pat yaklaşıp pat pat pat uzaklaşan mobilet pat patlarına binip uzaklaştı. Kadın. Sesin sahibi.

Dizlerimin üzerine çöküp aramaya başladım nihayetinde. Sigaram dudaklarımın arasında, etraf karanlık. Bir sağa bir sola süpürdüm avucumu dakikalar boyunca. Bolca toz, hayal kırıklığı, akşamdan kalmalık bulaştı avucuma. Leş gibi. Kuruyup taşlaşmış peçeteler, bir yarım cigaralık, bir kalem pil biraz da deterjan artığından sonra ancak ulaşabildim zeytin çekirdeğine. Çekip çıkardım pezevengi dışarıya. Kafası kaçmıştı besbelli, gergin, homurdandı. Bok vardı çektin çıkardın beni dışarıya dedi, cevap vermedim.

Cevap versem büyütecek çünkü. Bilirim. Siz de bilirsiniz böylelerini. Hele bir bozulmayagörsün mizansenleri, biraz dağılsın dümenleri, hemen başlarlar tatavaya. Abandıkça abanır, yükselir, sivrilir, sonunda sizi de çekiverirler durdukları noktaya. Sonrası keşmekeş. Ben istemiyordum ama. Orada bıraksam, sabaha kadar huzur vermeyecekti bana ama burada da duramaz artık. Onun gazıyla az evvel yediğim diğer zeytinlerin çekirdekleri de dillenmişti zira. Hep bir ağızdan, küllüğün içinden, bu da hep öyle avucumda. Yok şöyleydi yok böyleydi diye diye.

Yatağın altında bulduğum yarım cigaralığı ateşleyip şöyle bir gözlerimi yumdum birkaç saniye. Bayat. Az evvel avucuma yapışan toz, hayal kırıklığı ve akşamdan kalmalığın ekşi tadı da cabası. Dedim vereyim madem sizi birilerine? Ha? Dediler Allah! Ben öyle söyleyince bir anda çark etti yani namussuzlar. Sahi mi? Sahi lan! Şu cigaralığı bitireyim. Kalkıp çıkayım sonra dışarıya? Ama geç olmadı mı vakit? Oldu olmasına ya, en kötü inip lobiye bırakırım diye geçiriyordum aklımdan. Birileri gelip alırdı mutlaka bir boka benzetip. Öyle değil mi? Gıcır gıcır zeytin çekirdekleriydi neticede onlar. Hem de kaç taneydiler hani!

Böyle diye diye şortumun üzerine kısa kollu gömleğimi geçirip anahtarımı da boynuma astıktan sonra çıktım odadan. Yalın ayak, çekirdekler avucumda. Sarı ampul, uzun koridor. Hemen koridorun sonunda, merdivenin başında duruyordu duvardaki adam. Alnını duvara dayamış, sol eli ensesinin üzerinde, sağ eliyle de bacaklarının arasındaki bin yıllık yangın tüpünün pimini kavramış vaziyette. Ben gelirken orada değildi. Dizleri titriyordu, ter içinde kalmıştı. Mırıl mırıl bir şeyler anlatıyordu. Duvara. Yanmış fukara. Etraftaki herkesi ve her şeyi, tavandaki ampulün sarı ışığını söz gelimi, kapı kollarını, ayaklarınızın altındaki rengi kaçmış halıyı, soluduğunuz havayı, pencere pervazına uzanmış tekir kediyi ve insanları hatta en çok insanları sonra eşyaları sonra soluduğunuz havayı sonra da hayvanları, olduğundan daha pis, olduğundan daha bulaşıcı, olduğundan daha zehirli görmeye başladığınız bir saati vardır hani gecenin. Hah, işte tam olarak o saatinde çıkmıştım işte dışarıya. Farkındaydım. Farkındaydım ve bir an önce geri dönmem gerekiyordu karanlığa. Yatağıma. Yoksa o pis zaman dilimi, o tuzak, o kapan esnedikçe esneyecek, sadece esnemekle de kalmayıp bir yandan da derinleşecek, yayılacak, büyüyecek ve sonunda beni de içine çekecekti. Zehir edecekti günlerimi. Haftalarımı belki. Öyle olmasa çekirdekleri duvardaki adama vermezdim işte. Daha güçlü, daha ayık, daha stabil birilerini arar, en olmadı lobiye bırakırdım. Ama yapamadım. Ben de yoluma bakmıyor muydum nihayetinde?

Usulca yanaştım duvardaki adama. O duvara anlatmaya devam ederken uzanıp keten pantolonunun cebine bırakıverdim çekirdekleri. Bırakıverdim bırakıvermesine de çat, çeviriverdi o da yüzünü benden tarafa. Elim cebinde. Dev gibi adam. Kocaman kocaman olmuştu göz bebekleri, surat bembeyaz ve ateş gibi yanıyordu vücudu. Dudağının kenarından salyalarını akıta akıta bir şeyler söylemeye çalışıyordu şimdi bana. Korktum. Gayriihtiyari bir yumruk çıkartıverdim suratının ortasına. Sünger gibi emdi darbeyi. Where are you from diye haykırıp bir yumruk daha yerleştirdim buna. Yine emdi darbeyi. Where are you from? Ne sikimeyse sanki. Biraz daha yüksek sesle homurdanmaya başladı ama ikinci yumruktan sonra. Cevap vermişti belki de bana? İtalya demişti, Fas demişti, Rusya demişti? Ne bileyim. Elimi cebinden çıkartıp geri geri uzaklaşmaya başladım duvardaki adamdan. Odama ulaşana dek izlemeye davam etti beni kocaman kocaman olmuş göz bebekleriyle. Burnu da kanıyordu galiba biraz.

Kapımı güzelce kilitleyip yatağıma uzanana kadar üzerimde hissetmeye devam ettim bakışlarını. Karanlık yavaş yavaş dağıttı ama korkumu. Yan odadan gelen televizyon gürültüsü, halen sevişmeye devam eden üst kattakiler, sokakta patlayan bir bira şişesi ve camdan içeriye dolan yanmış ölü kokusuyla da iyiden iyiye gevşedim. Ağırlaştı gözlerim. Kısa kollu gömleğim üzerimde, kirli ayaklarımla daldım uykuya. Rüyamda da duvardaki adamı gördüm ama. Cebine bıraktığım zeytin çekirdeklerinin durup dinmek bilmeyen konuşmalarıyla iyiden iyiye ağırlaşan tribinden çıkabilmek umuduyla güm güm vuruyordu kafasını duvara. Vurdu, vurdu, vurdu. Öyle çok vurdu ki kocaman bir yarık açmayı başardı sonunda. Yarık büyüdükçe neşelendi. Gülümsedi. Omzunun üzerinden odama doğru şöyle okkalı bir tükürük savurduktan sonra da geçti yarıktan içeriye. Duvarın ötesine. Evine. İtalya’ya gitti belki de, Fas’a, Rusya’ya? Ne bileyim.

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 14

R- Rus Pazarındaki Kelebekler için R

Bildiğim bütün hikayeleri sonuncu kelebeğin üzerine okudum. Duyduklarım. Okuduklarım. Yaşadıklarım ve uydurduklarım. Ekinoksun birinci saatindeydik. Ocağın üzerindeki tencerenin dibinde küflenmeye terk edilmiş hazır çorba artıklarını mideye indiren cinlerin homurtuları eşliğinde.

Ceset yatak odasındaydı bu sırada. Kime ait olduğunun önemi yok. Bir kere öldükten sonra tüm ölüler birbirine benzer zira. Ezberlediği şarkıları söyleyemez, kabuslarını anlatamaz, parmak uçlarıyla eşyanın keskinliğini test edemez vaziyete düştükten sonra. Yine de toprağa karışmaktan iyidir ama bir kelebeğe sahip olmak.

Dokuz taneydiler. Dediğim gibi, bu sonuncusu. Rus pazarındaki şu topal oyuncakçıdan almıştım onları. Basit mekanizma, ucuz oyuncak. Bakır kaplama. Her biri birer karış uzunluğundaki kanatlarını iki yana açmış ayaklarının üzerinde durur, göbeklerinin tam ortasındaki mandalı sonuna kadar çevirip bıraktığınız zaman kanatlarını çırpa çırpa yürümeye başlarlardı. On dokuz, yirmi, yirmi bir adım. İrili ufaklı rengarenk benekler serpiştirilmişti kanatlarına. Paslanıp yok oldular sonra. Hava yedi süslerini, çırılçıplak kaldılar.

Birinci kelebeği mahalleden Murat için hazırlamıştım. Lise okuyordum o sırada. Trabzon. Yomra. Yomra’yı bilir misiniz? Okulun hemen karşısındaki tek edilmiş deponun arka tarafında. Bir Aralık akşamıydı. Sınıftan çocuklarla sigara döndürdüğümüz köşede çevirdim birinci kelebeğin mandalını. Patlak botlarımın ucundaki Kısa Maltepe izmaritlerimi dürte dürte. Sarışın oğlanlara bayılırdı mahalleden Murat. İlkokul çocukları. Kelebeğin üzerine onunla alakalı bildiğim herşeyi okuyup üfledim. Sonra bıraktım yere, izmaritlerin ortasına. On dokuz, yirmi, yirmi bir adım.

Durdu. Sonra titreye büküle dönüşmeye başladı. Anteni, kanatları, mandalı kayboldu. Bizimkinin suretine büründü. Minicik, korkmuş, anımsadığımdan ihtiyar vaziyetteydi. Bir şeyler söylemeye çalışıyor, yerinden kıpırdayamıyor, titriyordu. Eğilip ölçtüm, iki karış uzunluğundaydı. Gelirken yanımda getirdiğim kabın içine koydum pezevengi, sonra çıkarıp işedim üzerine. Tencere yarısına dek doldu sarı sarı. Yüzmeye çalıştı, beceremedi. Haykırdı, sesini duyuramadı. Sonra ağır ağır dibe battı.

(daha&helliip;)

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 13

J Japon Balıkları için J

On dört balık saydım. On dört minik japon balığı. Elimdeki sopayı bir kenara bıraktım, olduğum yere çömeldim ve parmak uçlarımla dürte dürte saydım. Yüksek sesle. On bir, on iki, on üç ve on dört.

Çoraplarım ıslanıyordu. Ayakkabılarımı çıkarmışım demek ki. Ayakkabılarımı hangi ara çıkardım lan diye düşünüp kıkırdadığımı anımsıyorum. Şimdi bile hoşuma gider düşünmesi. Merdivenleri çıkışımı, kapıyı çalışımı. Sopamı savura savura içeri daldıktan sonra yaptığım işe (karşıma çıkan herkesin kafasını çatlatmak) ara vermeden ayakkabılarımı çıkarışımı.

Ayakkabılarımı bulamadım.

Doğrulup bir sigara yaktım. Halen çalışıyordu televizyon. Az evvel olan bitenlerin hiçbirini umursamadan. Bir masanın etrafına toplanmış bir şeylerden bahsediyordu uzmanlar. Biliyorum, biliyorum çünkü televizyonun altında uzmanlar açıklıyor yazıyordu. Uzmanlar açıklıyor. Açıklasınlardı.

Perdeler sıkı sıkıya çekili. İyi aydınlanıyor etraf, sıcacık. Yemek masası, iki kanepe, kitaplık ve sandalyeler. Duvar dibine sıralanmış saksılarda çiçekler. Epey büyük bir akvaryumdu. Arbede esnasında kaymış olmalı sehpanın üzerinden. Bir ucu yerde. Çarpmanın etkisiyle parçalanmış o kısmı. On dört japon balığı dökülmüştü dışarı. Halının üzerine.

Zihin hep parçaları birleştirmeye meyilli değil midir zaten? Kulağımdaki uğultu. Birkaç adım ötemden başlayıp evin derinliklerine doğru ilerleyen kan damlaları. Şurada parçalanmış bir vazo, burada yırtık bir gömlek. Belli ki geçmişiz daha önce buradan.

(daha&helliip;)

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 12

H Hicret için H

Göçebe işaretleri okumakta ustadır. Bulutları tanır, toprağın nemini. Dalgaların melodisini. Akarsuyun kenarında zikre oturmuş ifritlerin etrafa yaydığı titreşimi tanır. Daha fazlası yok burada benim için der. Gırtlağını temizleyip eşikten öteye tükürür. Ateşine işer. Yürür.

Muhacirin durumu daha yapışkandır ama. Unutma. Daha fazlası yok burada senin için derler muhacire. Öyle alıştıra alıştıra da değil ayrıca. Bir anda. Deniz kenarındaki banklardan birine yerleşmiş cigara bağlarken mesela. Sokak lambalarının önünde sürüklenen poşetlerden alır tebliği. Karanlığın ötesine yuvalanmış sahipsiz ayak seslerinden. Ekşi ekşi saçlarına dolanan kokulardan. Dezenfektan. Çakmak gazı. Odun kömürü.

İşaretleri okumayı becerebilmek hayati önem taşır. Bahşedilmiş gerçekliğin sınırı. Hamur sertleşmeye başlamıştır artık. Parmaklarının arasında evirip çevirdiğin kelimeler eskisi kadar sıcak, sabah ezanına dek üzerinden geçen rüyalar eskisi kadar uçucu değildir. Kıyamet alametleri belirecektir birer ikişer. Fiziksel çöküş. Ruhi deformasyon. Kısa devre. Göz bebeklerinin arkasında cızır cızır etmeye başlar algoritma diyagramların. Mavi mavi tükürür, dokunduğun her yerde belli belirsiz bir yanık izi bırakırsın.

Hep böyle oldu. Rahmetli dedemle camın dibindeki masaya oturup durmaksızın yağan yağan ve yağan karı izlemekten başka bir bok yapamadığımız o uzun kışın sonunda. Ahmet’in cesedini tavandan indirip babasını aramak zorunda kaldığımız öğrencilik zamanlarımda. Eşyanın isimlerini ezberleyebilmek maksadıyla kapandığım dergahta. Arka arkaya eklenmiş küçük kıyametler. Düzenli aralıklarla parmak uçlarımızı rendeleyen ilahi eksperlerin gözetiminde. Kimin için biriktiriyoruz ki onca hikayeyi neticede?

(daha&helliip;)

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 11

K Konsültasyon için K

Nasıl dövüşmesi gerektiğini biliyor. Kavgaya dair pek çok gereksiz ayrıntıyı da anımsıyor. Sahiden. Tırnaklarına bulaşan pisliği, boynunda açılan yaradan akan kanın yarattığı hissi. Dişlerindeki kamaşmayı. Sadece, bilemiyor işte. Ne zaman başlayıp ne zaman durması gerektiğini kestiremiyor, anlıyor musun? Isırıyor ısırmasına ya dişlerini geri çekmeyi akıl edemiyor mesela. İstemediğinden değil, sahiden akıl edemiyor.

Sahil yolunun sonundaki balıkçı barınağındayız. Takılıyoruz. Piknik tüpünün üzerinde fokurdayan çaydanlık, sağlı sollu dolanan tombul sarmalar, tavandan sarkan çıplak ampulün zayıf ışığı. Birkaç metre ötemizde çürümeye terk edilmiş kayıklardan yayılan rutubet kulübenin içine kadar yayılıyor. Ürpertici. Bir noktada kuma saplanmışlar. Kimse de çabalamamış o çirkin kereste yığınlarını kurtarmak için. İllüzyon. Barınak yerinde duruyor da etrafta tek bir balıkçı dahi yok. Sandallar kedi yuvasına, duvar diplerine yığılmış ağlar ise hastalıklı rüya kapanlarına dönüşmüş. Umursamıyoruz.

Sekiz, dokuz, on kişi var içeride. Benimle on bir ediyor. İfritlerimi saymıyorum. Parkalı, bereli, bezgin tipler. Kısacık kesilmiş tırnakları, biçimsiz parmakları, çukura kaçmış gözleri ve esrardan kanlanmış göz bebekleriyle sakin sakin fikir alışverişi yapıyorlar. İnancını yitirmiş diyor biri. İnancını yitirdiği için böyle oluyor. Tekrar tekrar ısırmak istemediği için dişlerini geri çekmiyor. İhtiyarlıktandır diyor diğeri. Kaç yaşında bu? Kaç zamandır seninle? Yorulmuş. Ölmek istiyor. Bok çukuruna atılıp parça parça denize ulaşabilmek maksadıyla çürümeye terk edilmek istiyor. Şu kayıklar gibi.

(daha&helliip;)

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – 10

D Düşüş için D

M ve B burada. Beraber düşüyoruz. Beraber düşmenin de kendine has bir şekli vardır ama. Unutmayalım.

Soğuk. Dışarıda yağan yağmurun gürültüsünü duyabiliyor, sırtımdan aşağıya süzülen ter damlalarının iç çekişlerini hissedebiliyorum. Salonun ortasında dikiliyorum, ellerim ceplerimde. M kapüşonunu çekmiş. Altı gözü ve bir burnu var. B ise köpekle beraber.  Anlamını kendilerinden başka kimsenin kestiremeyeceği düşsel işaretleri takip eder gibiler. İzledikçe zonkluyor göz bebeklerim.

Salonun ortasında dikilmek. M’nin altı gözünde altı farklı güneş ışıldıyor. Madem beraber düşüyoruz. Madem her nefesimizle bir parça daha genişletiyoruz eşyanın etrafındaki koruyucu çeperi. Birbirimizin yıldız ışığı altında yol almayı da öğrenmeliyiz. Huysuzlanıyorum belli belirsiz. Huysuzlanmamalıyım. Dizlerimizin üzerinde yaylanıyoruz. Müziğin sesi rüzgarın uğultusunu bastırıyor. Ne kadar uzatabiliriz?

İstasyona ulaşmak için arabaya bindiğimde yağmur yeni başlamıştı. Gri. Avludaki ağaçların sağa sola savrulurken etrafa yaydığı hışırtı. Kapının dibindeki kırık vazoya dökülen damlalar. Canlı. Olabildiğince. Lacivert yağmurluk, kazak. Temiz pantolon, temiz ayakkabılar, evden çıkmadan evvel dişlerini fırçalayıp saçlarını toparla. Gündelik koşuşturmacaya dalmadan önce tamamlanması gereken açma germe hareketleri. Yoksa çok yanar insanın canı.

M ve B gelecek. Trenle. Gidip karşılamalıyım çocukları. Organizasyon beyanı. Operasyon duyurusu olarak da isimlendirilebilir ama. Gün içinde uğranacak durakları uğrama vesilelerini de dahil ederek yüksek sesle beyan etme hali. Kişisel motivasyona olumlu etkisi göz ardı edilemeyecek düzeyde.

Ne zamandır bu tempodayız? Nasıl bir eğri üzerinde hareket ediyoruz? Kalorifer. Müzik. Yoğun trafik. Üzerinden yağmur damlalarının süzüldüğü camlara vuran stop lambası yansımaları. Sarılı kırmızılı. Her sabah biraz daha güç dönüyorum vücuduma. Bacaklarım, parmaklarım, kulaklarım.

Dura kalka ilerliyordum. Dura kalka ilerlemenin şanı üzerine uzun bir söylev vermiştim zamanında. Kafamda evden istasyona kadar uzanan bir harita, ışıl ışıl. Kendimi yanıp sönen sarı bir  noktacık olarak düşlüyorum. İzdüşümsel  kararsızlık. Geçip gittiğim bulvarlar ise ardımdan kararmakla yazgılılar.

(daha&helliip;)