Menü Kapat

Yazar: gurkan gur (sayfa 1 / 3)

çöl düşleri – VI

Cini Yakalamak

Gelecek nesiller bizden bahsederken rahatsız kanepelerimizde uyandığımız cenabet sabahları anmadan geçmeyecekler. Akşamdan kalmalık. Tıraş köpüğü ve takım elbiselerin çağrısı. Sırt ağrısı. Açık unutulmuş televizyondan yayılan sabah haberlerinin leş kokusuna bulanmış rüya artıkları. Gözlerimizin üzerinde. Gözlerimin. Yastığımın altında ezilmiş paketten bir sigara çekip yakıyorum. Kül tablası devrilmiş. Köpeklerden biri ayak ucuma kıvrılmış topuklarımı yalıyor, diğeri ise karşı kanepeye sırt üstü serilmiş ve salonun çıplak zemininde beş, altı, yedi adet bok öbeği sayabiliyorum. Sinekler uçuşuyor havada. Yeşil yeşil. Siyah siyah. Vızır vızır. Uyanış. Hem de tam alemlere halife olarak gönderilen insana yakışır biçimde. Öyle değil mi lan diye homurdanıp ayak ucumdakinin kahverengi kafasına hafif bir tekme atıyorum. Hırlıyor, kuyruğunu sallıyor. Sigaramın kalanını oturur vaziyette içebilmek için yattığım yerden doğruluyorum. Parmak aralarımda ve kanepenin üzerinde yeni yeni yanık lekeleri var. Balkon kapısından içeriye haziran güneşi dökülüyor, dışarıda herifin biri çim biçiyor (kokusunu alabiliyor, makinenin gürültüsünü duyabiliyorum) televizyonda Messi’nin dün gece attığı goller dönüyor. Geriniyorum. Telefonda bir mesaj, koşudan döndükten sonra beni ara diyor.

Her sabah koşarım ben. Sigaramı bitirip zemine dağılmış bok öbeklerini toplar, üst kata çıkıp sabah dileğimi diler ve kendimi dışarı atarım. Yaklaşık yedi buçuk kilometre. Vücudum benim muhallebi kasemdir. Üzerine işeyeceğim cami duvarım, içine gömüleceğim neşeli simülasyonumdur. Onu dövdürürüm. Vücudumu. İp atlar, ağırlık çalışır, adamın canını götünden çeken karın antrenmanları yaparım. Yorgunluk da tüm ucuz uyuşturucularla aynı çalışma prensibine sahiptir zira. Çok alıp az verir. Bir parça rahatlık için abanabildiğiniz kadar abanmanızı abanmanızı abanmanızı bekler sizden. Ucuz uyuşturuculara bayılırım. Zor yükselir, hızlı düşersiniz. Abartıdan, gösterişten uzaktırlar ama. Dramatize edilmemiş, ham. Sırtınızdan aşağıya süzülen ter damlaları götünüze kaçarken bunlardan hiçbirini yapamazsınız zaten. Titrek adımlarınızı birbiri ardına sıralamak vardır yalnızca. Pıt pıt pıt. Belirsiz gelecekteki anlamsız molaya ulaşmaktır tek gaye. Şimdiden sıcacık olmuş bir kaldırım taşına sırılsıklam yığılmak ve kahvaltı niyetine mideye indirdiğiniz bitki çayını içerde tutmaya çalışmak. Vıcık vıcık yapıştırıcıyla dolu bir poşedi ağzınıza dayayıp derin derin pek derin nefesler çekmek gibi.

Ne kadar yorulursak o kadar iyidir yani. Ben ve diğer benler için elbette. Öyle fısıldanıyor çünkü ruhuma. Kim fısıldıyor? Samimiyet mi istiyorsunuz diye soruyor sesin sahibi. Hakikat? O zaman bırakacaksınız kendinizi büyük görmeyi. Kolaya kaçmayı. Aynanın karşısında kıyafetlerinizi düzeltmeyi bırakacaksınız. Her okyanusu aşabileceğinizi düşünmeyi. Öz saygıyı yitireceksiniz, yitirin. Düşebildiğiniz kadar dibe. Ellerinizi bağlayıp boynunuzu bükecek, ben kimim ki, ben ne bilirim ki demeyi öğreneceksiniz. Benim ne önemim var ki. Ancak öyle genişler görüşünüz. Kendine olan inancını bütünüyle yitirmiş insandaki keskin berraklık kimde vardır başka? Gönül rahatlığıyla ben istemiyorum diyebilir o. Peki diyebilir. Sen öyle diyorsan diyebilir. Artık inanılmayacaktır anlattığınız hikayelere, inanılmasın. Yumruğununuz kuvvetine. Öfkenizin ateşine. Yeniden ayağa kalkmakla alakalı Hollywood düşleri kurmak anlamsızdır o noktadan sonra. İntikam planları yapmak. Zirvede uğuldayan rüzgara seslenmek. Ne sizi kabul edecek bir yuva ne de yaslanmanızı bekleyen aşina omuzlar. Yalnızca sefilliğinizin sonsuz samimiyeti.

Devam

çöl düşleri – III

ÇARPANLARINA AYIRMA

Zaman zaman matematik problemi çözüyorum. Perspektifi kaybetmemek için. Ucuz şeyler. Kitapçılardan bir önceki yıla ait hazırlık kitapları satın alıyorum. Eski müfredat. KPSS. YGS. ALES. DGS. Büyülü kısaltmalar. Haramilerin mağarasına açılan kapıların anahtarları. Geriden takip ediyorum. Yoldayım ama. Nihayetinde sorular halen yanıtsız öyle değil mi? Bir sigara yakıp kanepeye uzanırım genelde. Çay. Kitaplar kucağımda. Kulağımın arkasında bir kurşun kalem, bir tanesi elimde. (Market işi kurşun kalemler. Yirmi tanesi 4.98 TL. Bittikçe yeni paketler alırım) Ağır ağır çözmeye başlarım testleri. Sırasıyla. Hile yapmadan. Ünite ünite ilerlerim. Yanlışlarımı tespit eder, doğru çözümü kavramaya çalışır, işin içinden çıkamazsam internetten yardım isterim. Parça parça. Onlarca sene önce kapatılmış dosyaları kovalayan bir dedektif eskisi olduğumu hayal ediyorum o kanepede uzanırken. Yüzlerce. Binlerce dosya.

Çözüyorum ve sayfaları çeviriyorum. Faktöriyel. Fonksiyonlar. Havuz problemleri. Çarpanlara ayırma. Çarpanlara ayırmaya bayılırım. Çarpanlara ayırma evreninde gerçeklik ziyadesiyle öngörülebilir biçimde kurgulanmıştır. Bütün mesele, görebilmek meselesidir. Doğru eşitliğe ulaşabilmek için. Dünyaya bakın, gözleriniz kamaşacaktır! Yattığım yerde kıkırdıyorum. Dünyaya bakın, gözleriniz kamaşacaktır! Kamaşıyor da. Tavanım koca bir yapboz nihayetinde. Perspektifi kaybetmemek için matematik problemleri çözmemi engellemeyecek kadar. Fonksiyon? İşlem yani. Değişken sayıları girdi olarak kabul edip bunlardan bir çıktı sayısı oluşmasını sağlayan kurallardır. Bir işlem türüdür. Dört işlemden sonra gelir. Nokta. Elimdeki kalemin ucu körelince kulağımın arkasındakiyle değiştiririm. Sonra yeniden çözmeye başlarım. Ta ki o da körelene dek. İki kalemlik zihin egzersizi. Sonra toplarım kitaplarımı. Tertipli olmakta fayda vardır. Kitaplar rafa. Kalemler kalemliğe.

Devam

çöl düşleri – II

KATATONİ

Kanepede oturuyorum. Hemen karşımda, var oluş amacını asırlar evvel yitirmiş, taş devrinden kalma unutulmuş bir savaş makinesini andıran şömine. Kışa kadar mühürlenmiş demir döküm kapıları sıkı sıkıya bastırılmış kansız dudaklarıyla sizi tepeden tırnağa süzen meymenetsiz ilkokul öğretmenlerini düşürüyor aklıma. Sigara. Yani bir sigara yakabilsem iyi gelecek. Biliyorum. Genelde iyi gelir zira. Şöminenin üzerinde kitaplar var. Bir makas, çiçekli böcekli bir vazelin kutusu, köpeklerin parçalanmış oyuncaklarından birkaçı, güneş gözlüğüm ve evin anahtarları. Kitapların kararları titreşiyor altlı üstlü. Görebiliyorum. Ara ara dışarı taşıp aşağıya, halının oraya yuvarlana kelimeleri gördüğüm gibi görebiliyorum. Pıtır pıtır. Zeminle temas eder etmez formlarını yitiriyorlar. Dönüşüyor, sertleşiyor, cisme bürünüyorlar. “Paul parmağındaki düklük mühür yüzüğünü dalgın dalgın ovuşturdu” cümlesini meydana getiren kelimelerden oluşmuş bir palmiye yükseliyor halımın üzerinde. Minyatür. “Serçeler havalandılar, bir kavis çizerek etraftaki çalılara kondular” cümlesi palmiye ağacının gölgesine parça parça yayılan bir gölet şimdi. Suları dalgalanıyor. “Anlamlı bir soru, yeter ki zaman uçup gitsin bilincimizden” L harfleri göletin kıyısında boy veren sazların var oluşuna olanak sağlıyor. A harfleri ise sazların arasında dolanan turuncu çöl kertenkelelerinkine. Böyle böyle genişliyor manzaram. Vaha. Su kanalları açılıyor. Kanalların arasındaki işlenmiş toprak cılız mısır fideleriyle kaplı. Göletle kanalların etrafını bir çember misali saran tek kapılı toprak kulübeler var. Pencereleri yok. Damları dümdüz. Kulübelerin arasında birkaç hastalıklı tavuk geziniyor. Bir kara keçi. Bir de kör yılan.

İzliyorum. Kanepemde oturuyorum. O kulübelerden birinde. O kulübelerden birinin sessizliğinde, kapıdan içeriye dolan ışığın ortasına yerleştirilmiş kanepemde oturuşumu izliyorum. Elimde bir çubuk. Burnumda kokular var. Tavuk pisliği, keçi tüyü, deve gübresi, geçen yazdan kalma yılan pulları. Rüzgarın etkisiyle dalgalanan palmiye yapraklarının uğultusu, göletten bana doğru sürüklenen serinlik. Eşiğimde incecik kum damlalarından oluşmuş bir tepecik. Çubuğumla yumuşak zemin bir şeyler çizmekteyim. Hatalı çemberler mesela. Yamuk yumuk. Bir şekilde iç içe geçmeyi başarmışlar fakat hiçbir geometrik kaideyi ciddiye almaz vaziyetteler. Tek başına duran harfler. Ailemden birilerini temsil ettiğine inandığım acemi şekiller çiziyorum. Babam için bir saat mekanizması annem için ise ahşap dolaplar. Çıplak kolda kendi kendine temizlenip tımarlanmış jilet kesikleri gibi. Kuru, çirkin, patavatsız duruyor kulübenin zeminine kazıdığım çizgiler. Hoşuma gitmiyor. Kendi kendime hoşuma gitmiyor diye mırıldanıp tükürüyorum ayaklarımın arasına. Beyaz. Köpüklü. Kıyıya vuran dalgaların ardında bıraktıkları gibi. Ve çıplak ayaklarım. Topuklarım pislikten kararmış. Bileklerimde kırmızı kırmızı lekeler var. Sol ayak baş parmağımda ise bir kara sinek. Kocaman. Tırnağıma konmuş, kanatlarını çırpıp kollarını ovuşturuyor. Rahatı bozulmasın diye tükürüğümle yumuşattığım çizimlerimi sağ ayağımla parçalıyorum. Çemberlerim dağılıyor. Baba saat mekanizmasıyla anne ahşap dolapları un ufak oluyor. Rahatlıyorum. Topuğumu gezdirdikçe. Dokunduğum ne varsa hiçliğe karışıyor. Önce eşyayı siliyor sonra eşyanın yükünden azad ettiğim alemi parçalamaya başlıyorum. Minik minik sabotaj bombaları patlatıyormuşum gibi gerçeklik duvarının üzerinde. Açılan boşluklardan içeriye dolan karanlık tarafından sarmalanmak istediğim için patlattığım bombalar. O karanlık ki, hemen evinizin duvarlarının bittiği noktada başlar. Aydınlığınızın hemen ötesinde. O karanlık ki yalnızca en arka sırada tek başına oturan dışlanmış bir ilk okul kızının dolu dolu olmuş gözlerinde rastlayabilirsiniz ona.

Devam

çöl düşleri – I

MADAME BOVARY ve PENGUENLERİ

Film izliyorduk. Madame Bovary. İlk kez 1857 yılında basılan kitabın Amerikan uyarlaması. Çiftlik evleri, koruluklar, kadınlar ve adamlar vardı. Konuşuyorlardı. Madame Bovary ilk çağdaş realist roman sayılıyormuş. Öyle diyorlar. Kanepeye yayılmış üzerimden kayıp giden sahneleri takip ediyordum. Madame Bovary şu an içinde bulunduğum durumda izleyebileceğim türden bir şeymiş. Öyle diyorlar. Öyle dediler. Madame Bovary izlemek ister miydim akşam? Neden olmasındı.

Şu an mutfaktayım. Mutfakta olduğumun farkındayım ve bu iyi bir şey. Nerede olduğumu fark edebilmem yani. Geri kalan her şey belli belirsiz bir sis perdesinin ardında biçim değiştirip duruyor fakat ben, mutfakta olduğum gerçeğine sıkı sıkı tutunuyorum. Yoksa kaybolurum öyle değil mi? Kişinin mekanla olan münasebeti gerçeklikle olan münasebetinin sürekliliğinin sağlanabilmesi açısından elzemdir. Naçizane tavsiyem, nerede olduğunuzu sık sık kendinize anımsatmanızdır. Bu sayede düşüncelerinizi bir arada tutan zincirin gacır gacır gacırdamasını engelleyebilirsiniz. Bana güveninin.

Şu an mutfaktayım. İçinden koca koca eğreltiotları ve gül fideleri fışkıran şu şey lavabo mesela. Biliyorum. Rengarenk bacaklarını tıkırdata tıkırdata bir oraya bir buraya gezinen kırkayaklar kaplamış mermer tezgahın üzerini. Ayaklarını sayabilirim. Otuz sekiz, otuz dokuz ve kırk. Yüzlerce, binlercesi var. Bir arada hareket ediyorlar. Omuz omuza vermiş ve kusursuz bir düzen içindeler. Görebiliyorum. Dalgalanıyorlar. Turuncu turuncu bir şeyler fısıldıyorlar sanki kulaklarıma. Zararsız şeyler. Bir arada hareket edebilmenin erdemlerine dair şeyler.

Bardaklarla fincanları yerleştirdiğimiz raflara sıralanmış kafalar var. Minyatür kafalar. Sahiplerini tanıdığım kafalar. Babam orada. İlkokul öğretmenim. Rahmetli dedem, torbacım ve çocukluk aşkım. Canlılar. Vücutlarının geri kalanının nerede olduğunu ya da rafa sığabilecek kadar ufalabilmeyi nasıl becerdiklerini bilmiyorum. Hoş onlar da bu tarz anatomik değişimlerin izahını verebilecek bilgeliğe sahipmiş gibi görünmüyorlar pek. Hepsinin suratında aynı vıcık vıcık gülümseme, çilli oğlan çocuklarının taptaze kokularından bahseden bir şiir okuyorlar ahenksiz sesleriyle.

Çıplak ayaklarımın çamur içinde olduğunu kafama takmamı engelliyor bu şiir. Siyahlı beyazlı karoların döşendiği zemin fokur fokur fokurdaya fokurdaya baloncuklar oluşturan ılık balçıkla kaplı. Ayak parmaklarımın üzerinden soğuk soğuk kayıp geçen şu şeyleri gizliyor bu balçık. Adım atmaya çekiniyorum. Çekinmemeliyim. Farkındayım. İlerlemeliyim. İlerlemem gerektiğinin de farkındayım fakat yine de çekiniyorum işte adım atmaya.

Sahiden ayıp yahu. Ayıp. İnsan kendi mutfağında da gönül rahatlığıyla hareket edemeyecek mi yani?

Devam

Pazar Ayinleri – 13. Mektup

ÇÖKÜŞ ÜZERİNE

Hamd alemlerin Rabbine mahsustur.

Zihnimizde çakan şimşeklerin yıkıcı aydınlığında bir görünüp bir kaybolan, şakacı cinlerin kurgucusuna mahsustur hamd. Diz çökün. Avuç içlerinizi nemli toprağa yaslayın ve durun. Yaklaşmakta olanın uğultusunu. İş makinalarınızın, cep telefonu melodilerinizin, motor homurtularınızın, topuk tıkırtılarınızın ötesinden. Üzerinize üzerinize. Umursamadan. Durup dinlenmeden. İnsaf göstermeden veya aman vermeden. yalnızca tüm sahiplerini gömmeyi becerebilenlerin duyabileceği o uğultuyu duyun. Gökdelenlerinizin bacalarını kaplayan yeşil bacaklı örümcekler gelsin aklınıza. Tam ortopedik yataklarınıza çöreklenen engerekler. Ofislerinizi istila eden çıplak iblisler. Güle oynaya ırzınıza geçecekler. Bana inanın. Yalvarırım. Hazır olmak zorundasınız. Temizlenmiş. Hafiflemiş. Kuvvetlenmiş halde. Elektromanyetik spektrumdaki frekansınızı keşfetmiş olarak. Uyanmış. Aydınlanmış. Çıplak. Tüm o dünyevi öteberiyi sırtınıza yüklemişken ne kadar uzağa kaçabilirsiniz? Gözlerini alemlerin bağırsıklarında bum bum patalayan zehirli balonların radyoaktif seraplarıyla bağlanmışken önünüzü nasıl görebilirsiniz? Ruhunuza bulaşmış onca pislikle beraber, nasıl tutabilirsiniz, kafanızı, suyun üzerinde?

Hamd alemlerin rabbine mahsustur.

Yağmurlu ikindi vakitlerinde terk edilmiş beton santrallerinin asık suratlı öfkesini pekiştiren sahipsiz baretlerin koruyucusuna mahsustur hamd. Derin bir nefes alın. Düşüşü tadacaksınız. Her canlı düşüşü tadacaktır? Öyle değil mi? Bizim tattığımız gibi tadacaksınız düşüşü. Tüm gözler üzerinize dikilmişken ve tam da inanmışken. Kontrolü ele geçirdiğinize. Allah korusun deyin. Dizginleri gevşetin. asansör kabinlerinin bile emrinize itaat etmeyeceği günle karşılaşmak zorunda kalacaksınız zira. Yazdığınız tüm algoritmalar dağılacak. Kahraamanlarınız terkedecek sahneyi. Çürüyüp rüzgara kapılacak hikayeleriniz. Ruhunuzu kurtarmalısınız. Maun masaların, emir komta zincirlerinin, koordinasyon merkezlerinin, yönetim kurulu tutanaklarının, koşu bültenlerinin, sepetteki yumurtaların ve polietilen hücrelerin anlamsızlığında boğulmak istemiyorsanız. Ömrünüz boyunca üzerinize geçirdiğiniz tüm o kimliklerin dirilip boğazınıza basmasını istemiyorsanız. Zaman dönüp dolaşacaktır nihayetinde. Siz inansanız da inanmasanız da dönüp dolaşacaktır zaman. Düşüş başladığında yüreğinize fazladan bir kuş tüyünün yüklenmesine bile tahammül edemeyecekken, kurtuluşla nimetlenmenin hayalini kurmak niye? Neyinize? Bilebilseydiniz keşke.

Hamd alemlerin Rabbine mahsustur.

Devam

Pazar Ayinleri – 12. Mektup

Bok Böcekleri Üzerine

Semi’na ve eta’na. Puf!

Batıyorsunuz, nihayet. İçine boylu boyunca uzandığınız şeffaf bir tabuttasınız. Biçimli, pahalı, ışıltılı. Size özel. Sizin ölçülerinize göre imal edilmiş. Öylece uzanabilesiniz diye. Doğrulamayasınız, kollarınızı iki yana açamayasınız, bacaklarınızı oynatamayasınız, dizlerinizi bükemeyesiniz, dirseklerinizin üzerine abanamayasınız diye. Suratınızı kaşıyamayasınız, yattığınız yerde sağa sola dönemeyesiniz, eski zamanlarda yaptığınız gibi, sıkıldıkça taşaklarınızı sıvazlayamayasınız diye. Hareket edemeyesiniz diye kısacası. Büyük ölçüde. Hem, bu değil miydi istediğiniz? Bizim için yani? Boylu boyunca uzanalım ve hayatımızın geri kalanında hiçbir şeye dokunamayalım. Hı? Kendi iyiliğimiz için? Çıplak ayaklarımızla donmuş toprak üzerinde tepinmeyelim, hastalıklı kafalarımızı suratsız duvarlarınıza çarpa çarpa çatırdatmayalım, titrek parmaklarımızı cüzzamlı suratlarınızda dolaştırıp zehirlenmeyelim diye. Kendimize ve gerçekliğinize zarar vermeden. Öylece bekleyelim diye.

Hüküm sizdeydi zira.

Batıyorsunuz, nihayet. Cayır cayır yanan bir temmuz öğleninde bıraktılar sizi suya. Tıpkı bizi bıraktığınız gibi. Sahildeki kalabalığın gürültüsüyle kirlendi kulaklarınız. Dert etmeyin ama. Unutacaksınız. Bize söylediğiniz gibi. Yeterince zamanınız olacak unutmak için. Sesleri. Kahkahaları unutacaksınız mesela. Kadınlı erkekli, çocuklu büyüklü kahkahaları. Alev almış kumların üzerinde mahşeri bir zarafetle ilerleyen çöl kertenkelelerinin ayak seslerini. Büyük büyük kabarmış damarlarınızda fokurdayan kanın şiirini unutacaksınız. Açıktaki teknelerin motorlarından yükselen homurtuyu unutacaksınız. Martıları bile unutacaksınız. Rüzgarın baştan çıkardığı incecik kumaş parçalarının hışırtısını, dalgaların çağrısını, paramparça olmuş akvaryumlardan halılarınızın üzerine dökülen japon balıklarınızın kuyruklarını pat pat pat vura vura nasıl can çekiştiğini unutacaksınız. Duyamayacaksınız kısacası. Büyük ölçüde. Hem, bu değil miydi istediğiniz? Bizim için yani? Boylu boyunca uzanalım ve hayatımızın geri kalanında hiçbir şeyi duymayalım. Hı? Kendi iyiliğimiz için? Sakallarımızın arasında gezdirdiğimiz cinlerimizin çağrısıyla kendimizden geçmeyelim, apartman boşluklarından yükselen melodilerin peşine takılıp yolumuzu yönümüzü yitirmeyelim, kum fırtınalarınca perdelenmiş iblislerine cevap vermeye çalışırken kafamızı yakmayalım diye. Kendimize ve gerçekliğinize zarar vermeden. Öylece bekleyelim diye.

Hüküm sizdeydi zira.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.