Menü Kapat

Yazar: gurkan gur (sayfa 1 / 4)

kendi kafanızı kazıma kılavuzu – II

Y. Yarasalar için Y.

Sanırım hepsinin temelinde aynı olay yatıyor. İmamın oğlunun elinde patlayan terk edilmiş mayının kulaklarımda bıraktığı çınlama ve etrafa yayılan koku. Yanmış etle barut karışımı bir şeydi.

Bunun konumuzla alakası yok ama. Temelinde neyin yattığını önemsemiyorum artık zaten. Hiç önemsememeliydim.

Zaman zaman teyit etmeniz gerekir. Varlığınızı. Buradalığınızı. Sağ elinizin işaret parmağını duvara dayayın. Bir şeyler hissedeceksiniz. İmamın oğlu bağıra bağıra gözlerini yuvalarından fırlatıp gırtlağını yırtmaya çalışırken yaptığım gibi. Çömelip sağ elimin işaret parmağını toprağa dayamıştım. Çocuk bağırmakta haklıydı ama. Can çok acımıştır, eminim.

Yapıştırıcı toplayıp kasabanın dışındaki hurdalığa girerdik gizli gizli. Ben, imamın oğlu, Cem bir de. Cem annesiyle beraber düğün salonu işletiyor şu sıralar ayrıca. Sırf yapacak daha iyi bir şey bulamadığımız için giderdik oraya. Öyle gezinirdik ortalıkta. Bir bekçisi vardı. Çocukluktan yeni çıkmış Gürcü kızları kulübesine çağırır üç kuruş para verip saatlerce sikerdi. İçeri girdiğimizi hep bilirdi bilmesine ya yalnızca ara sıra bizi yakalamaya çalışır, eline geçirdiği seferlerde de evire çevire döverdi. Yapıştırıcılarımızı almaya çalışmazdı ama.

O gün yardımımıza ilk koşup gelen de o bekçi olmuştu. Hatırlıyorum. Ayaklarında terlikler, pantolonunun paçaları dizlerine kadar sıyrık, üzerinde terden sırılsıklam olmuş bir atlet ve fermuarını patlatıp dışarı fırlamaya çalışan ereksiyonuyla. Cem’in yerden topladığı şeylerin imamın oğlunun kopmuş parmakları olduğunu anladığı gibi bir bağırtı koyuverip o da bir şeyler toplamaya başlamıştı şokun etkisiyle. Ben hep aynı çömelmiş pozisyonda zeminden destek almaya çalışırken bekçiyle Cem zavallının etrafa saçılan organlarını bir araya getiriyorlardı.

Hakikatle olan münasebetinizi etrafınızı çevreleyen sahneler belirler. Ortam ne kadar hastalıklıysa zihin o denli kaypak olacaktır. Sonunda imamın oğlunu bir poşete doldurup götürdüklerinde anne babama neden toprağa dokunmaya devam etmek zorunda kaldığımı anlatabilmek için epey çabalamıştım. Toprak orada değil miydi her zaman? Her zaman orada olan şeylere sıkı sıkı sarılarak kurtulamaz mıydık kimsesiz boşluğa savrulmaktan?

Hava kapalıydı o gün. Bundan eminim.

Devam

Kendi Kafanızı Kazıma Kılavuzu

P. Paranoya için P.
Kazımaktan kastım arkeolojik arayıştır. Ateşin başında dişlerinizi gıcırdata gıcırdata otururken istemsizce derine hep daha derine sürüklenmenize yol açan tavır. Kazımaktan kastım arkeolojik arayıştır ve paranoya yolun sonundaki efsunlu sandıktır. Çeşit çeşit hazine barındırır içinde, zehirli hazineler. Böyle sinsi paranoya ama. Gözlerinizi çıtırdayan odunlara dikmiş rengarenk dalgalanan alevleri izlerken arkalardan bir yerlerden tatlı tatlı akıp giden paranoya. Kendi halinde.

Sitenin bahçıvanından başlayıp deniz aşırı ülkelerde yaşayan ve sadece adını duyduğumuz birilerinin eski arkadaşlarına dek dalga dalga yayılan sinyaller. Her şeye ayığım da bozuntuya vermiyorum kafasında. Paranoyayı yumuşak bir muhafazaya sarıp pıt diye götünüze sokuvermenizi sağlar. Girerken acıtmıyorsa zararlı olduğunu iddia edemezsiniz öyle değil mi?

Olabildiğince.

Yoksa alelade bir bahçe makasından bu kadar anlam çıkması da doğru değildir hani farkındayım. Ama insanı dehşete düşüren şey de tam olarak budur ya zaten. Tek bir bahçe makası bile aynı anda bunca mevzuyla ilintili ise? Nasıl bu kadar rahat yaşayabilir insanlar? Nasıl yaşayabiliriz?

Halbuki standart kullanıcı ihtiyaç anında tüm acil çıkışlara ulaşabilecek durumda olmalıdır. İcabında zifiri karanlıkta bile her şeyi görebiliyormuşçasına emin bir şekilde tüm dönemeçleri aşabilmelidir. Kaybola kaybola, düşe yuvarlana pratik yapmalıdır. Her gece karanlıkta kendimi sınıyorum. Daha iyi duyabilmek, koklayabilmek, dokunabilmek ve yalayabilmek için.

Puf!

Geldiği gibi dağılıyorsa yeterince samimi olamamışsınız demektir. Denemeye devam edin. Ya da bırakın, kendi kendine yuvarlansın aşağıya. Doğal hızında. Yer çekimi. Standart sapma. Bağımlılık eğrisi. Dibi bulacaktır nasıl olsa, sizi de peşinden sürükleyerek.

En kötü ihtimalle diğer sona kalanlarla beraber operasyona tabi tutarlar sizi de. Dert etmeyin. Mahşer meydanına yan yana sıralanmış binlerce ameliyat masası. Güneş enerjisiyle çalışan el matkaplarını kullanarak delikler açacaklar kafataslarınızın arkasında. Biliyor muydunuz? Sonra? Sonra bir güzel arındıracaklar işte hepimizi.

Her sabah yeni bir kıyamet kehaneti mırıldanırım kendi kendime. Yataktan çıkmadan önce. Hobi olarak.

Paranoya ilahi ibrikten beyninize dökülen asit damlaları gibidir. Yepyeni kanallar açar, varlığından bile haberdar olmadığınız sinirleri uyarır. Reflekslerinizi keskinleştirir. Tek sıkıntısı sürekli yeni delikler açmasıdır, biliyorsunuz. Yeni delikler. Sonra yeni delikler. Sonra daha yeni delikler. Ta ki hepsi birleşip nihai boşluğu doğurana dek.

Devam

çöl düşleri – VI

Cini Yakalamak

Gelecek nesiller bizden bahsederken rahatsız kanepelerimizde uyandığımız cenabet sabahları anmadan geçmeyecekler. Akşamdan kalmalık. Tıraş köpüğü ve takım elbiselerin çağrısı. Sırt ağrısı. Açık unutulmuş televizyondan yayılan sabah haberlerinin leş kokusuna bulanmış rüya artıkları. Gözlerimizin üzerinde. Gözlerimin. Yastığımın altında ezilmiş paketten bir sigara çekip yakıyorum. Kül tablası devrilmiş. Köpeklerden biri ayak ucuma kıvrılmış topuklarımı yalıyor, diğeri ise karşı kanepeye sırt üstü serilmiş ve salonun çıplak zemininde beş, altı, yedi adet bok öbeği sayabiliyorum. Sinekler uçuşuyor havada. Yeşil yeşil. Siyah siyah. Vızır vızır. Uyanış. Hem de tam alemlere halife olarak gönderilen insana yakışır biçimde. Öyle değil mi lan diye homurdanıp ayak ucumdakinin kahverengi kafasına hafif bir tekme atıyorum. Hırlıyor, kuyruğunu sallıyor. Sigaramın kalanını oturur vaziyette içebilmek için yattığım yerden doğruluyorum. Parmak aralarımda ve kanepenin üzerinde yeni yeni yanık lekeleri var. Balkon kapısından içeriye haziran güneşi dökülüyor, dışarıda herifin biri çim biçiyor (kokusunu alabiliyor, makinenin gürültüsünü duyabiliyorum) televizyonda Messi’nin dün gece attığı goller dönüyor. Geriniyorum. Telefonda bir mesaj, koşudan döndükten sonra beni ara diyor.

Her sabah koşarım ben. Sigaramı bitirip zemine dağılmış bok öbeklerini toplar, üst kata çıkıp sabah dileğimi diler ve kendimi dışarı atarım. Yaklaşık yedi buçuk kilometre. Vücudum benim muhallebi kasemdir. Üzerine işeyeceğim cami duvarım, içine gömüleceğim neşeli simülasyonumdur. Onu dövdürürüm. Vücudumu. İp atlar, ağırlık çalışır, adamın canını götünden çeken karın antrenmanları yaparım. Yorgunluk da tüm ucuz uyuşturucularla aynı çalışma prensibine sahiptir zira. Çok alıp az verir. Bir parça rahatlık için abanabildiğiniz kadar abanmanızı abanmanızı abanmanızı bekler sizden. Ucuz uyuşturuculara bayılırım. Zor yükselir, hızlı düşersiniz. Abartıdan, gösterişten uzaktırlar ama. Dramatize edilmemiş, ham. Sırtınızdan aşağıya süzülen ter damlaları götünüze kaçarken bunlardan hiçbirini yapamazsınız zaten. Titrek adımlarınızı birbiri ardına sıralamak vardır yalnızca. Pıt pıt pıt. Belirsiz gelecekteki anlamsız molaya ulaşmaktır tek gaye. Şimdiden sıcacık olmuş bir kaldırım taşına sırılsıklam yığılmak ve kahvaltı niyetine mideye indirdiğiniz bitki çayını içerde tutmaya çalışmak. Vıcık vıcık yapıştırıcıyla dolu bir poşedi ağzınıza dayayıp derin derin pek derin nefesler çekmek gibi.

Ne kadar yorulursak o kadar iyidir yani. Ben ve diğer benler için elbette. Öyle fısıldanıyor çünkü ruhuma. Kim fısıldıyor? Samimiyet mi istiyorsunuz diye soruyor sesin sahibi. Hakikat? O zaman bırakacaksınız kendinizi büyük görmeyi. Kolaya kaçmayı. Aynanın karşısında kıyafetlerinizi düzeltmeyi bırakacaksınız. Her okyanusu aşabileceğinizi düşünmeyi. Öz saygıyı yitireceksiniz, yitirin. Düşebildiğiniz kadar dibe. Ellerinizi bağlayıp boynunuzu bükecek, ben kimim ki, ben ne bilirim ki demeyi öğreneceksiniz. Benim ne önemim var ki. Ancak öyle genişler görüşünüz. Kendine olan inancını bütünüyle yitirmiş insandaki keskin berraklık kimde vardır başka? Gönül rahatlığıyla ben istemiyorum diyebilir o. Peki diyebilir. Sen öyle diyorsan diyebilir. Artık inanılmayacaktır anlattığınız hikayelere, inanılmasın. Yumruğununuz kuvvetine. Öfkenizin ateşine. Yeniden ayağa kalkmakla alakalı Hollywood düşleri kurmak anlamsızdır o noktadan sonra. İntikam planları yapmak. Zirvede uğuldayan rüzgara seslenmek. Ne sizi kabul edecek bir yuva ne de yaslanmanızı bekleyen aşina omuzlar. Yalnızca sefilliğinizin sonsuz samimiyeti.

Devam

çöl düşleri – III

ÇARPANLARINA AYIRMA

Zaman zaman matematik problemi çözüyorum. Perspektifi kaybetmemek için. Ucuz şeyler. Kitapçılardan bir önceki yıla ait hazırlık kitapları satın alıyorum. Eski müfredat. KPSS. YGS. ALES. DGS. Büyülü kısaltmalar. Haramilerin mağarasına açılan kapıların anahtarları. Geriden takip ediyorum. Yoldayım ama. Nihayetinde sorular halen yanıtsız öyle değil mi? Bir sigara yakıp kanepeye uzanırım genelde. Çay. Kitaplar kucağımda. Kulağımın arkasında bir kurşun kalem, bir tanesi elimde. (Market işi kurşun kalemler. Yirmi tanesi 4.98 TL. Bittikçe yeni paketler alırım) Ağır ağır çözmeye başlarım testleri. Sırasıyla. Hile yapmadan. Ünite ünite ilerlerim. Yanlışlarımı tespit eder, doğru çözümü kavramaya çalışır, işin içinden çıkamazsam internetten yardım isterim. Parça parça. Onlarca sene önce kapatılmış dosyaları kovalayan bir dedektif eskisi olduğumu hayal ediyorum o kanepede uzanırken. Yüzlerce. Binlerce dosya.

Çözüyorum ve sayfaları çeviriyorum. Faktöriyel. Fonksiyonlar. Havuz problemleri. Çarpanlara ayırma. Çarpanlara ayırmaya bayılırım. Çarpanlara ayırma evreninde gerçeklik ziyadesiyle öngörülebilir biçimde kurgulanmıştır. Bütün mesele, görebilmek meselesidir. Doğru eşitliğe ulaşabilmek için. Dünyaya bakın, gözleriniz kamaşacaktır! Yattığım yerde kıkırdıyorum. Dünyaya bakın, gözleriniz kamaşacaktır! Kamaşıyor da. Tavanım koca bir yapboz nihayetinde. Perspektifi kaybetmemek için matematik problemleri çözmemi engellemeyecek kadar. Fonksiyon? İşlem yani. Değişken sayıları girdi olarak kabul edip bunlardan bir çıktı sayısı oluşmasını sağlayan kurallardır. Bir işlem türüdür. Dört işlemden sonra gelir. Nokta. Elimdeki kalemin ucu körelince kulağımın arkasındakiyle değiştiririm. Sonra yeniden çözmeye başlarım. Ta ki o da körelene dek. İki kalemlik zihin egzersizi. Sonra toplarım kitaplarımı. Tertipli olmakta fayda vardır. Kitaplar rafa. Kalemler kalemliğe.

Devam

çöl düşleri – II

KATATONİ

Kanepede oturuyorum. Hemen karşımda, var oluş amacını asırlar evvel yitirmiş, taş devrinden kalma unutulmuş bir savaş makinesini andıran şömine. Kışa kadar mühürlenmiş demir döküm kapıları sıkı sıkıya bastırılmış kansız dudaklarıyla sizi tepeden tırnağa süzen meymenetsiz ilkokul öğretmenlerini düşürüyor aklıma. Sigara. Yani bir sigara yakabilsem iyi gelecek. Biliyorum. Genelde iyi gelir zira. Şöminenin üzerinde kitaplar var. Bir makas, çiçekli böcekli bir vazelin kutusu, köpeklerin parçalanmış oyuncaklarından birkaçı, güneş gözlüğüm ve evin anahtarları. Kitapların kararları titreşiyor altlı üstlü. Görebiliyorum. Ara ara dışarı taşıp aşağıya, halının oraya yuvarlana kelimeleri gördüğüm gibi görebiliyorum. Pıtır pıtır. Zeminle temas eder etmez formlarını yitiriyorlar. Dönüşüyor, sertleşiyor, cisme bürünüyorlar. “Paul parmağındaki düklük mühür yüzüğünü dalgın dalgın ovuşturdu” cümlesini meydana getiren kelimelerden oluşmuş bir palmiye yükseliyor halımın üzerinde. Minyatür. “Serçeler havalandılar, bir kavis çizerek etraftaki çalılara kondular” cümlesi palmiye ağacının gölgesine parça parça yayılan bir gölet şimdi. Suları dalgalanıyor. “Anlamlı bir soru, yeter ki zaman uçup gitsin bilincimizden” L harfleri göletin kıyısında boy veren sazların var oluşuna olanak sağlıyor. A harfleri ise sazların arasında dolanan turuncu çöl kertenkelelerinkine. Böyle böyle genişliyor manzaram. Vaha. Su kanalları açılıyor. Kanalların arasındaki işlenmiş toprak cılız mısır fideleriyle kaplı. Göletle kanalların etrafını bir çember misali saran tek kapılı toprak kulübeler var. Pencereleri yok. Damları dümdüz. Kulübelerin arasında birkaç hastalıklı tavuk geziniyor. Bir kara keçi. Bir de kör yılan.

İzliyorum. Kanepemde oturuyorum. O kulübelerden birinde. O kulübelerden birinin sessizliğinde, kapıdan içeriye dolan ışığın ortasına yerleştirilmiş kanepemde oturuşumu izliyorum. Elimde bir çubuk. Burnumda kokular var. Tavuk pisliği, keçi tüyü, deve gübresi, geçen yazdan kalma yılan pulları. Rüzgarın etkisiyle dalgalanan palmiye yapraklarının uğultusu, göletten bana doğru sürüklenen serinlik. Eşiğimde incecik kum damlalarından oluşmuş bir tepecik. Çubuğumla yumuşak zemin bir şeyler çizmekteyim. Hatalı çemberler mesela. Yamuk yumuk. Bir şekilde iç içe geçmeyi başarmışlar fakat hiçbir geometrik kaideyi ciddiye almaz vaziyetteler. Tek başına duran harfler. Ailemden birilerini temsil ettiğine inandığım acemi şekiller çiziyorum. Babam için bir saat mekanizması annem için ise ahşap dolaplar. Çıplak kolda kendi kendine temizlenip tımarlanmış jilet kesikleri gibi. Kuru, çirkin, patavatsız duruyor kulübenin zeminine kazıdığım çizgiler. Hoşuma gitmiyor. Kendi kendime hoşuma gitmiyor diye mırıldanıp tükürüyorum ayaklarımın arasına. Beyaz. Köpüklü. Kıyıya vuran dalgaların ardında bıraktıkları gibi. Ve çıplak ayaklarım. Topuklarım pislikten kararmış. Bileklerimde kırmızı kırmızı lekeler var. Sol ayak baş parmağımda ise bir kara sinek. Kocaman. Tırnağıma konmuş, kanatlarını çırpıp kollarını ovuşturuyor. Rahatı bozulmasın diye tükürüğümle yumuşattığım çizimlerimi sağ ayağımla parçalıyorum. Çemberlerim dağılıyor. Baba saat mekanizmasıyla anne ahşap dolapları un ufak oluyor. Rahatlıyorum. Topuğumu gezdirdikçe. Dokunduğum ne varsa hiçliğe karışıyor. Önce eşyayı siliyor sonra eşyanın yükünden azad ettiğim alemi parçalamaya başlıyorum. Minik minik sabotaj bombaları patlatıyormuşum gibi gerçeklik duvarının üzerinde. Açılan boşluklardan içeriye dolan karanlık tarafından sarmalanmak istediğim için patlattığım bombalar. O karanlık ki, hemen evinizin duvarlarının bittiği noktada başlar. Aydınlığınızın hemen ötesinde. O karanlık ki yalnızca en arka sırada tek başına oturan dışlanmış bir ilk okul kızının dolu dolu olmuş gözlerinde rastlayabilirsiniz ona.

Devam

çöl düşleri – I

MADAME BOVARY ve PENGUENLERİ

Film izliyorduk. Madame Bovary. İlk kez 1857 yılında basılan kitabın Amerikan uyarlaması. Çiftlik evleri, koruluklar, kadınlar ve adamlar vardı. Konuşuyorlardı. Madame Bovary ilk çağdaş realist roman sayılıyormuş. Öyle diyorlar. Kanepeye yayılmış üzerimden kayıp giden sahneleri takip ediyordum. Madame Bovary şu an içinde bulunduğum durumda izleyebileceğim türden bir şeymiş. Öyle diyorlar. Öyle dediler. Madame Bovary izlemek ister miydim akşam? Neden olmasındı.

Şu an mutfaktayım. Mutfakta olduğumun farkındayım ve bu iyi bir şey. Nerede olduğumu fark edebilmem yani. Geri kalan her şey belli belirsiz bir sis perdesinin ardında biçim değiştirip duruyor fakat ben, mutfakta olduğum gerçeğine sıkı sıkı tutunuyorum. Yoksa kaybolurum öyle değil mi? Kişinin mekanla olan münasebeti gerçeklikle olan münasebetinin sürekliliğinin sağlanabilmesi açısından elzemdir. Naçizane tavsiyem, nerede olduğunuzu sık sık kendinize anımsatmanızdır. Bu sayede düşüncelerinizi bir arada tutan zincirin gacır gacır gacırdamasını engelleyebilirsiniz. Bana güveninin.

Şu an mutfaktayım. İçinden koca koca eğreltiotları ve gül fideleri fışkıran şu şey lavabo mesela. Biliyorum. Rengarenk bacaklarını tıkırdata tıkırdata bir oraya bir buraya gezinen kırkayaklar kaplamış mermer tezgahın üzerini. Ayaklarını sayabilirim. Otuz sekiz, otuz dokuz ve kırk. Yüzlerce, binlercesi var. Bir arada hareket ediyorlar. Omuz omuza vermiş ve kusursuz bir düzen içindeler. Görebiliyorum. Dalgalanıyorlar. Turuncu turuncu bir şeyler fısıldıyorlar sanki kulaklarıma. Zararsız şeyler. Bir arada hareket edebilmenin erdemlerine dair şeyler.

Bardaklarla fincanları yerleştirdiğimiz raflara sıralanmış kafalar var. Minyatür kafalar. Sahiplerini tanıdığım kafalar. Babam orada. İlkokul öğretmenim. Rahmetli dedem, torbacım ve çocukluk aşkım. Canlılar. Vücutlarının geri kalanının nerede olduğunu ya da rafa sığabilecek kadar ufalabilmeyi nasıl becerdiklerini bilmiyorum. Hoş onlar da bu tarz anatomik değişimlerin izahını verebilecek bilgeliğe sahipmiş gibi görünmüyorlar pek. Hepsinin suratında aynı vıcık vıcık gülümseme, çilli oğlan çocuklarının taptaze kokularından bahseden bir şiir okuyorlar ahenksiz sesleriyle.

Çıplak ayaklarımın çamur içinde olduğunu kafama takmamı engelliyor bu şiir. Siyahlı beyazlı karoların döşendiği zemin fokur fokur fokurdaya fokurdaya baloncuklar oluşturan ılık balçıkla kaplı. Ayak parmaklarımın üzerinden soğuk soğuk kayıp geçen şu şeyleri gizliyor bu balçık. Adım atmaya çekiniyorum. Çekinmemeliyim. Farkındayım. İlerlemeliyim. İlerlemem gerektiğinin de farkındayım fakat yine de çekiniyorum işte adım atmaya.

Sahiden ayıp yahu. Ayıp. İnsan kendi mutfağında da gönül rahatlığıyla hareket edemeyecek mi yani?

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.