Yazar: gunter

Aptallar, Tanrılar ve Despotlar Aynı Dili Konuşur

Aptallığı, tanrısallığı ve despotluğu buluşturan ortak bir özellik vardır. Bu onların kullandıkları dilin içinde saklıdır. Bu dilin en büyük özelliği birbiriyle çelişkili olan önermeleri içermesidir. Bir despot bu dili kullanır. Bugün savunduğu bir şeyi ileride inkar edip tam tersini savunabilir. Kutsal kitaplar da bunun gibidir. Bir bölümünde anlattığı şeyi başka bir bölümde inkar edebilir yada anlatılan tanrı ve evren hikayesi tamamen çelişkilerle doludur. Ve bu kutsal kitapların farklı yorumlamasından doğan farklı mezhepleri ele alalım çelişkinin inancın içerisinde ne kadar büyük bir yer kapladığını görebiliriz. Hatta inancın temel sebebinin bu çelişki olduğunu söylemekle daha açık sözlü olmuş olunur. Kendi inancı konusunda bu durumu açık bir sözle dile getiren Tertullian inancının temeli olarak şu cümleyi kurar ”Saçma olduğu için inanıyorum”. Hristiyan dinindeki Teslis inancı üzerine edilmişti bu söz; yani baba, oğul ve kutsal ruhun bir olduğunu inancı üzerine. Tertullian’ın bu inanç saçma olduğu için inanıyorum diyerek inançların temelinde yatan nedeni göstermiş olur. Bir aptalınki gibi sözü çelişkilerle doludur. Despotlar, diktatörler de bu dili kullanırlar. Bazen demokrat görünürler, bazen diktatör, bazen ırkçı bazen hümanist. Bugün dediklerini yarın yalanlarlar, yada sözleriyle zıt eylemlerde bulunurlar. Zenginliğin kötü olduğunu söyleyip zenginleşirler, cömertliği savunup cimrileşirler. Adaleti savunup insanların haksız yere içeri atılmasını desteklerler. Kutsal kitaplarda olduğu gibi hem inancın özgürlüğünden bahsedip hem cihattan bahsederler. Despotlar da kendi kitlelerini ayakta tutabilmek için bu inancı beslemeye çalışırlar. Kitlelerine inanmaları için saçma, tutarsız şeyler verirler. İkisininde amaçladıkları kendi cemaatlerine yeteri kadar saçma ve tutarsız şeyler verip onları ayakta tutabilmektir. İnanç kitleleri mutlu eder, hareket ettir, başkasının inancını gördükçe çoğalır ve bu inanca düşman olan birilerinin olduğu söylendikçe güçlenir.

Şöhret Kültürü, Şöhretimsilik ve Sosyal Medya Fenomenliği

”Günümüzde şöhretlere genellikle Tanrı’ya yakıştırılan özellikler atfedilse de; aslında şöhret sözcüğünün modern anlamı, tanrıların gözden düşüşünden ve ardından da demokratik yönetimlerle seküler toplumların yükselişinden kaynaklanır.” (Rojek, 2003) Şöhrete ve şöhret olan kişilere artık tanrıyı nitelemek için kullanmayı ihmal ettiğimiz sözcükleri kullanırız Ancak şöhretlerin hepsinden daha yüksek şöhrete sahip olan tek şey vardır; bu da şöhretin kendisidir. Herkesin anlamını bildiği ve şöhretini en uzak yerlere bile duyurabilmiş olan şöhrettir. Tarih boyunca farklı yapılarlar ve üreticilerle farklı sistemler içerisinde varlığını sürdürmüştür. Şöhretin yayıcıları ve yaratıcıları öncelerden şairler, seyyahlar, yakın akrabalar iken günümüzden bunların yerini medya uzmanlığını da içine alan büyük bir sektör tarafından sürdürülmektedir. Günümüz şöhretlerinin arkasında büyük bir çalışmanın olduğunu hemen hemen herkes farkındadır. Şöhret yaratılır, taşınır. Bir zamanlar şöhret olmak için kafalarında canlı yayında bardak kıran insanların var olduğu yer olan Türkiye, bu konuda yalnız değildi. Televizyonun varlığıyla birlikte şöhretin çekiciliği tüm insanları etkilemişti. Yine de ”Bir gün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak” sözünün sahibi olan Andy Warhol bile sosyal medyanın gücünü ve kendi sözünün doğruluğunu tahmin edemezdi. Yine tarihe baktığımızda yazı ve söz arasındaki muhteşem çelişkiyi görürüz. Binlerce yıldır kültürümüz bu çelişki üzerine kurulmuştur. Dilimiz ve buna bağlı olan yaşamlarımız sözün geçiciliği yazının kalıcı olması özelliğine göre şekillenmiştir. Ancak sosyal medya bu ikisi arasında kalmıştır. Ne bir yazı kadar etkili ne de bir söz kadar geçicidir. Sosyal medyada oluşan diyaloglar, tartışmalar, olaylar hem bir kafede gerçekleşen sohbet kadar geçici hem de bir tarih kitabında yazılıymışcasına kalıcıdır. Sosyal medya şöhretleri bu belirsizlik içinde tanımlanabilir. O şöhretimsi olandır. Ne dersek diyelim sosyal medya ve şöhretleri hayattaki olgulardan biridir. Sosyal medya söylemin ve görünürlüğün iç içe yaşandığı bir alandır. Şöhretin söylem üzerindeki en büyük etkisi şöhret olanın söyleminin gücüdür. Şöhret olan söylemini geniş kitlere duyurabilir. Şöhretinden dolayı belli bir söylemin, düşüncenin veya yaşam tarzının geniş kitlelerce benimsenmesine, kabul görmesine olanak sağlayabilir. ”Şöhret kültürü, soyut arzuyu harekete geçirmekte en önemli düzeneklerden biridir. Şöhret kültürünün arzuyu canlı bir nesnede cisimleştirmesi, cansız metalarla kurulabileceklerden çok daha derin bağlantıları ve özdeşlikleri olanaklı kılar. Şöhretler, arzuyu yenilenerek için yeniden yaratılabilir ve bu nedenle de küresel arzunun harekete geçirilmesinde son derece etkili kaynaklardır. Şöhretler arzuyu tek kelimeyle insanileştirirler. Çoğu durumda yaşlanma süreci de onların yanındadır.”(Rojek, 2003) Bu şöhret kültürü sürekli bir meta üretimin olduğu kapitalist sistemin içinde arzunun yönlendirilmesinde önemli rol oynar. Kapitalist sistem arzunun tatmin edilmesine değil sürekli yönlendirilmesine dayanır yani kapitalist üretim hep daha yeninin üretilmesiyle aç kalan bir arzu ile var olur. Arzu değişken olmalıdır. Ve dünü unutup bugünkünü arzulamaya odaklanmalıdır. Şöhretler metanın yeniden üretiminde ve arzunun değişkenliğinin sağlamasında önemli rol oynuyor. Giyim, davranışlar, yaşam tarzları, tüketim şöhretler üzerinden kitlere ulaşıyor. Gelişen teknoloji ile birlikte şöhretlerin ve şöhretimsilerin sayıları oldukça arttı. Şöhret olmanın bu kadar yaygın olmasına rağmen şöhret olmaya yönelik arzu azalmadı. Bu şöhret olanın insanlar üzerindeki etkisinin neden bu kadar güçlü kalabildiğini gösteriyor. Kapitalist meta üretimde sadece arzu eden değildir insan aynı zamanda arzu edilen nesne konumuna da girer. Bu durum şöhret olanın her zaman diğer insanlardan farklı özellikler taşıdığına yönelik inançtan gelir. Başta söylendiği gibi neredeyse tanrısal özellikleri taşıdığı düşünülür onun. Şöhret olmaya yönelik arzu tanrısallıkla buluşmak üzerinedir. Ama yine de kapitalizm asla arzunun doyurulmasına hizmet etmez. Şöhret ”the assassination of jesse james” filmindeki gibi şu soruyu sorar; ”Benim gibi mi olmak istiyorsun? Yoksa ben mi?” Bir kişi çok hayranı olduğu kişi olamaz ama onun gibi olmak da onu tatmin etmez. İşte kapitalist sistemde arzu bu tatminsizlik içerisinde yaşar. Sistemin şöhret ve şöhretliler üzerinden insanları yönlendirmesinin arkasında yatan budur. Telefonlar ve ön kameraların yarattığı algı bizi daha fazla şöhret daha ve daha fazla bireysellikle iç içe bırakırken şöhret olmaya yönelik istek, arzu edilen olmanın cazibesi ve narsizmin uç noktalarında karakterler olarak varlığımızı sürdürmemize neden oldu.

CHRIS.R, Şöhret, Ayrıntı Yayınları, 2003

Ben beni

bir şiir ancak bir şiirken güzeldir
ciddiye alınan sanat intihar olur
ve ciddiye alamayanlara karşı
yersiz bir öfkedir
şairin intiharı
bir şair kendi benini
öldürebilir farklı yollarla
yaşayan bir ölü
olabilir mi
olabilir
ben ‘ben’i unutabilir mi?
unutabilir
insan insanı sevebilir mi?
unutabilir
kendi kendini bulabilir mi?
unutabilir
sevmeyi sadece sevmeyi sevebilir mi?
unutabilir.
insan ‘ev’ine ‘kendi’ne geri dönebilir mi?

Kirli Eller

Edvard Munch, Hands, 1894

Ellerimiz kirli,
yüzüne götürme
ellerimiz göğe doğru
uzanma
ellerimiz değmiyorsa içimize
dokunma derime
oraya götürme beni
burada bırakma
gitme
duymayalım
gör beni, yaklaşma
seslen bana kendi sesinle
Saklanma çık
atsan yüzünden o ifadeyi
kirlidir çünkü
bir kumar masasında
kerhane duvarında
bir cinayet yerinde hatta
kırbaçları dağlayan celladın yüzünde bile
kendimizde değil
hep başkalarında arıyoruz masumiyeti.

* Edvard Munch, Hands, 1894

Uyumsuz

Kıyas bazı şeyleri ölçmek için kullanabileceğimiz tek yöntem olabilir. Bu yüzden bu yazı kıyaslamalarla devam edecektir. Farklı olmak, farklı düşünmek pozitif bir değer olarak kabul edildiği zamanlardan bu zamana. Örneğin; ailesinin ve toplumun geleneklerine tabularına karşı bir çocuğun sorular sorması iyi bir şey olarak kabul edilirdi. Ne kadar farklı soru sorarsa onun zekasının yüksek olduğunu düşünürlerdi. Onun diğer çocuklardan ve kendilerinden farklı olması bir ayrıcalıktı. Ancak şuan gerek çocuklarda gerek yetişkin insanlarda farklı düşünmek farklı olmak bir eksiklik olarak görülüyor. Çocuk ya da birey diğerlerine ne kadar uyum sağlarsa o kadar zeki ve yetenekli kabul ediliyor. İnsanın kendi farklı yönlerini bastırıp diğerleri ile aynı olması onun için artık başarması gereken bir görev. İşte veya okulda kendini nasıl sevdirirsen, kazanmak için ne kadar fazlasını yaparsan o kadar kazanırsın. Değişen ise sadece bu değil. Diğerlerinin arasına katılırken birey, kazanmak için ahlaki değerlerini ne kadar yitirirse yitirsin önemli olan kazanmak olarak kalıyor. Yaşam şartları ve iktidar baskısı ağırlaştıkça yaşama isteği karşısında ahlak ve benlik değerleri önemini yitiriyor. Önemli olan sadece hayatta kalmak. Bunu nasıl yaptığının bir önemi yok. Gururu ile ölenler ise görmezden geliniyor. Elimizde kalan iki davranış var. Bir çocuğun yaptığı türde yapılan safça iyilik (bu çok nadir bulunuyor) diğeri ise kazanmak için yapılan stratejik kötülükler. İkisinin arasında kalan benim yerimde olan herkes yapar denilen davranışlar yok oldu. Bu bir ahlaki çöküş yazısı olarak görülebilir fakat sevindirici haber ise zaten dipteydik.

Not: Fotoğraf Cube(1997) filminden

Hepimiz çukurdayız

Canı sıkılıyordu köpeğin sırf doğdu diye yaşıyor,aynı benim gibi (s.9)

İnsan günlük yaşantısını tamamen  alışkanlıklar ile tamamlıyor. Bunun dışında hayatı ve anlamı kavramadan sürdürüp ölüp gidiyor. Platonov  hikayesi Sovyet Rusya’da geçse de bize sadece bir ideoloji altında yaşayan insanların bu eğilimde olduğunu göstermiyor aynı zamanda bizim şu an yaşadığımız dünyaya da ışık tutması bakımından önemli. Kapitalizmin görünmez ideolojisi altında biz de aynı şekilde yaşıyoruz. Farklı olarak hayatın anlamını isteyen insanlar totaliter rejimlerde olduğu gibi fiziki cezalandırmalara maruz kalmayıp toplumdan dışlanıyor. Bizler anlamını bilmeden çalışmaya, şükür etmeye, iyi bir vatandaş olmaya, ortak duyguları taşımaya zorlanıyoruz, hatta eğlenmeye bile. Çukur biz hayatı kavramak dışında yaptığımız diğer dünyevi eylemlerin toplamı aslında, ancak biz hayatın anlamını kavramak yerine çukura odaklanmış durumdayız. Bir anlamda çukura düşmüşüz. Hepimiz bu çukurdayız. Kimimiz kenarında, kimimiz tam ortasında. Çukur bizim için güvenli çünkü düşüncenin lanetinden koruyor. Zamansa hepimiz için işliyor.

1930 yılında tamamlanan bu kitap kendi ülkesinde ancak 1987 de yayımlanabiliyor. Kitaptan birkaç alıntı;

– Kuyrukta olmaktan korkuyorsunuz. Kuyruk uçtur, o yüzden omuzlarına binmişsiniz.

– Fikir yoksa insanların eylemleri anlamsızdır.

– Yeryüzünde her ne varsa bir şey anlamadan yaşayıp sabrediyor.

– Yapılar çoğaldıkça insanlar yaşadıklarını daha az hissediyor olmasın sakın?

– İnsan evi kurar- kendi yıkılıverir.

– Mutluluk nasılsa tarihsel olarak gelecek

– Ben de geziniyorum,uyuyamıyorum bir türlü. Birini kaybetmişim de bir türlü rastlayamıyormuşum gibi geliyor…

– Bizim haberimiz yok yoldaş Ciklin. Biz kendimiz de yanlışlıkla yaşıyoruz.

– Artık yaradılışın büyüsünü duyamıyorum. Ben tanrısız kaldım tanrı da insansız…