Menü Kapat

Yazar: gunter (sayfa 1 / 2)

Kitap fuarı ya da düzenin yedi ceddi

Biraz sormak istiyorum, çok sordum hep dayak yedim. Bu kez de kitap endüstrisi hakkında sormak istiyorum. Ben biliyorum ki beni haklı bulanlar bile sorularım karşılığında bir fiskeyi benden esirgemeyecek ama ben hiçbir zaman diğer yüzümü dönmeyeceğim. İnsan hayatını kendi amprizminden türettikleriyle anlamlandırıyor. Ben bu sene İstanbul’daki kitap fuarı deneyimimle bir şeyler söylemek istiyorum. Bundan tam 10  sene öncesinde başladı kitaplarla aramdaki ilişki. O zamanlar ben her zaman kitap standının dışında duran kişiydim ve hep çaldım alamadığım ne varsa çaldım. O zamanlar sadece kitap çalmakta kararlı olan romantik bir anarşist olarak kitap fuarı benim için çok önemliydi. Bir kere yakalandım. Aynı kitabı iki kere çalmadım. Sonra pdf kitaplara bulaştım bilen çok azdır ama eskiden friendfeed diye çok tatlı bir paylaşım ağı vardı insanların pdf kitap paylaştığı çok güzel bir yerdi facebook’un satın almasıyla kapandı. Üniversiteye başladım okuldan atıldım sokaklarda kitap sattım. Sonra malum etilen sosyete’ ye geldik dört yıldır buradayız. Kitaplarla bağım hiç kopmadı ama yıllarca yazar-yayınevi-kitap-para ilişkisini hiçbir zaman diğer insanlar gibi anlayamadım. Bu sene ilk defa fuarda kitap standının arkasında durdum üstelik çalıştığım yer bir banka sermayesin kurduğu yayıneviydi. Ve durduğum yerden fuarın alışveriş merkezlerinden farkı yoktu. Müthiş bir tüketim çılgınlığı vardı domates gibi  kürk mantolu madonna  satılıyordu. Bu kadar kitap nereye gidiyordu peki herkes kitap okuyorsa dışarıdaki toplum neydi. Aydınlanmacı bir insan değilim ama Sabahattin Ali yi okuyan bir insan hiç mi onun hayatını dikkate almaz diye düşünüyordum. Sorularım gittikçe çoğalıyordu kitap bir meta mıdır, ne zaman metadır ne zaman değildir, matbaada işçi kanı bulaşırsa bir kitaba cümlelerin anlamı değişir mi? İlk çalışma günümde kendimi alçalmış hissetmiştim. Kitabın bende kutsal bir yanı yoktu ama onun bu kadar ayakaltı edilmesi ve bu kadar pazara açılıp üzerinde binlerce liranın dönmesi beni rahatsız etmişti. Ve sömürü, basım dağıtım işçileri, bunca kalabalığın çöplerini temizlemeye çalışan temizlik işçileri etrafında dönen entellektüel muhabbetler. Anlamlı bir şey bulmaya çalışıyorum ama hiç bir şey elime gelmiyor. Kitap listeleri hazırlayanları 5 kitaptan fazla almaması için ikna etmeye çalışıyorum. Olmuyor ikna olmuyorlar. Çok aç gönüllüydüler. Fazla insan tanıdım, orada tesadüfi olarak bulunan yani kitap çalmak için gelen parasız insanlar da gördüm. Günlerce kendime sordum bu kadar kitabın, cümlenin olduğu yerde güzel kalabilen bir şiir bile yok mu? Yok dedim ben galiba, gerçekliğin acısı beni bırakmıyor. They Live filminde gerçekleri insanlar taktıkları gözlükle görebiliyorlardı, bizim dünyamızda ise gerçeğin görünümü devrimci bir bakış açısıyla mümkün ancak ve aklıma Ulrike’nin bu sözleri geldi.

Dünyayı, bu acımasız ayrımı izleyerek algılayan biri için, artık normal, masum, doğal olan hiçbir şey yoktur… her küçük ayrıntı ‘yanlış hayat’a dayandırıldığından , kuşkuludur… kişi, hoşuna giden, beğendiği şeyler konusunda, iki kat dikkatli olmak ve daha fazla kuşkulanmak zorundadır… adorno, sakatlanmış yaşamdan yansımalar’ında şunları yazar: artık zararsız olan hiçbir şey yoktur… çiçeklerin üzerine düşen şiddet gölgesi görülmediği anda, bahar dalı bile yalana dönüşür; ‘ne kadar hoş’ gibi masum bir ünlem bile mide bulandıracak kadar nahoş bir varoluşun mazereti olur… artık güzellik ve avuntu yoktur – korkunç olanı gören, ona dayanabilen ve olumsuzluğun avuntusuz bilinci içinde yine de daha iyi bir dünya olasılığına bağlı kalan bakıştan başka…

Hayır

İfademin fakirliğini giderecek

Kelimelerimiz yoktu

ama ben de öfkeliydim

ve nefret ediyordum bir şeylerden,

Sonrası olan herkes uzaklara…

Diker gözünü

toplu konutlardan açlık 
Görünmez mi
Yıkılırsa da Sur
Akşam yemeği bir dakika gecikmezmiş
Şaşman gerekmez mi
Milliyetçiliğin ranta dönüş hızına
Ve yalanın insan ruhundaki yerine

 peki

Bu neyin ısrarı çürümüş vicdanların

Ayağı kırılan at bile bilirken sonunu

Sen insan tüm doğruların yıkılmışken

Neden ayaktasın hala

Terk etmek zamanı geldi

Sökün tutunan tüm parmaklarını kerpetenle

Dirileri de gömün ölülerin yanına,

olmaz yakın çünkü

Zaman artık dün ve şimdi değil

Şimdi hiç değil

Zaman sadece yarın, yarın ve yarın

Hayııır

Asıl size yazık

Yazık
yazık, üşüşen kargalar
bir şehrin geçmişini
içinde taşıyan çöplüğü
ve ayrıştırıcılar, bakteriler
yazık gençliğine
küçük ellerine büyük çatlaklar
ve nasır
çeksem de çıkaramam seni
paydos düdüğü çalmadan
bir sokak köpeği yazık
insanın bin yıllık ihanetinde
kendini arayan hayvan mı evcil mi
geri götüremem seni
doğadan çalan söz vermelere
sana da yazık
parmaklıkların demir soğuğunda bir ömrü yaşayan
gündüz savaşları
ve plastik topa bulaşmış kan
hesaplanmış ölüm
sonra yüzsüzlük, asıl sana yazık
ey devletin kiracısı
genç ölüme gülen yüzler
sokak ortasında
teşhir edilen insan eti
ardından kirli pazarlık
alçak yalanı satan ekranlar
asıl size yazık ki geri dönüşünüz yok
yazık bana
bir derin dondurucuda bekliyor bedenim
İstesem de gömemem nefretimi

Akademiye Sövgü

Artık akademide argümanların savaşı dilin savaşıdır. Var olan gerçeklikten ve onun sorunlarını çözmekten uzak, onu açıklarken mistik kafalara ulaşıp, iktidar -ol dedi oldu  tipinde övgüler düzdükleri çözümsüzlükleri üretip, bu çözümsüzlükleri yarıştırdıkları entellektüel pazarın çığırtkanlarıdır onlar. Liberal kesimin tuzağına düştükleri, Sovyetlerin çöküş buhranı zamanından beri kendilerini bu tuzaktan çıkarmak yerine dipsiz kuyuya eşelemekten başka bir şey yapmamışlardır. post- lar dillerden dile dolanırken herkes kendi argüman koleksiyonunu cüzdanları gibi taşıyor. Bunlara karşı çıkan bir çok kişi vardır elbette ancak onlar bu pazarın dışından seslenebildiler. Akademi artık aristokrasiden başka bir şey değildir. Kendileri söyleyip kendilerinin dinledikleri bir salon müziği. Tarihsel değişimin zorunlu olmadığı, devrim istencinin, herkes için özgürlük  fikrinin dayatmacı olduğunu bile iddia ettiler. hatta bu fikirleri iddia bile edemediler ortalığa saldılar. Devletin her yerde kendi propagandasını yapması hakkında tarafsız olan  bu kişiler, devletin varlığını isteyen veya değişim istemeyen kişinin diğerlerine devletin varlığını sadece susarak bile dayattığını göremediler mi? Derin iktidar analizleri yapan kişiler apolitizmin imkansızlığı hakkında neden konuşamazlar. Mıknatıs tutulmuş bir pusula olduklarını görmüyorlar. Yanlış anlaşılmasın, onları yol gösterici olarak görmüyorum yön değiştirmelerini daha anlaşılır bir metaforla göstermek istedim. Gerçeklik onların göremedikleri kadar uzak ve onların betimleyemeyecekleri kadar karanlık ve karışıktır sokaklar.

Bir yandan anti-otoriter politika yapıp, öte yandan evde çocuklarınızı dövemezsiniz. Ama politika yapmadan da evde çocuklarınızı dövmemeye uzun süre devam etmeniz mümkün değil. Yani rekabet koşullarını, aile dışında da ortadan kaldırmak için mücadele etmeden, aile içindeki rekabet koşullarını ortadan kaldıramazsınız, ki bu koşullarla aileyi bırakmaya başlayan herkes karşılaşır.

Ulrike Marie Meinhof

sen yenildin

-Bir metropol binlerce hapishane demektir demiş çocuk.

-Ve binlerce mahkum demiş adam

-çocuk biliyorum demiş birden.

-Neyi demiş adam.

-Niye kaçtığını biliyorum.

-Kaçmıyorum  sadece yürüyoruz

-Nereye gittiğimizi bilmiyorsun

-Önemli olan gitmek değil mi?

-Gündüzleri niye içtiğini biliyorum

-Önemli olan ne içtiğin değil mi?

-Aynaya bakmaktan korktuğunu biliyorum.

-Bedenim bu ruhu taşımaktan yoruldu tıpkı annenin seni altı aylıkken doğurması gibi

-Bu hapishaneden kaçamayız her duvar başka duvarlı sokaklara çıkıyor.

-Ben de ruhumu sezeryanla doğurabilsem keşke

-İnsanın hayattaki en büyük isyanı bile kendini eninde sonunda durgunluğa bırakıyor.

-Yeniliyoruz

-Hayır asıl cevap alışıyoruz olmalı biz çağın en büyük memeli bukelamunlarıyız. Hiç bir zorluk bize engel olamaz herşeye alışabiliriz çünkü

-Bana bu kadarını öğrettiğimi bilmiyordum.

-Bu konuşmanın bi anlamı olsa keşke

-Bu duvarlar insan yüzleri gibi.

-O yüzlerin arkasına asla ulaşamayacaksın. O güneş gözlükleri güneş gözlükleri  güneşten korunmak için değil yersiz bakışmalar ve duygu paylaşımından kaçmak için takılıyor.

-Ve kulaklıklar…

-Onlarda sözlü iletişimden kaçınmak için

-Sen yenildin  senin bildiğin her şeyi daha önceden biliyoruz. insanların adımları önceden tahmin edilebiliyor. o kadar sabit, birbirinden bağımsız ve  uyumlu ki insanlar değil birinin binlercesinin ölümü bile bu uyumu bozamıyor.

-Oysa kaosun bir şiiri vardı.

-Baba şiir öldü!

sen bu yazıyı okurken ben hiç de uzakta olmayacağım

Yüzyıllar önce ilk matbaalar kurulduktan sonra, ilk kitaplar basıldığında, acaba yaşlı insanlar yeni nesil hakkında – bütün gün o sayfaların başından kalkmıyor, zamanının büyük bir kısmını o masada geçiriyor – sosyal yaşamı eskisi kadar iyi değil diye yakınıyorlar mıydı? İnsanlar uygarlığın getirdiği yeni teknolojileri kabul etmiş ama her seferinde bir süre sonrada şikayet etmiş. Bizim tarzımız bu. Şimdiki zamana döndüğümüzde bu araçların başında bilgisayarlar geliyor – diz üstü, masa üstü ve cepte taşınan telefonlu bilgisayarlar, tekerlekli bilgisayarlar, çamaşır yıkayan bilgisayarlar vb. bu yazının konusu şuan bu yazıyı okuyabildiğiniz türden olanlar. Bu akıllı makineler hayatımızın büyük bir bölümünü kaplıyor onlarla oyun oynuyor, sohbet ediyor, kitap okuyor hatta sevişiyor, bilgisayarıyla evlenen insanlar var bu dünyada. Bir çok işimizi o küçük kutularla halledebiliyoruz. Hayatımız o küçük kutularda kayıt altında belki, o kutularda merkezi başka kutularda kayıt altında. Sonuçta öldüğümüzde bakacakları bir kara kutu gibi bir şey artık bizim için. En büyük sırlarımız belki suçlarımız bile o kutularda. Kendinize itiraf edin Google sizi ailenizden daha iyi tanıyor. O kutulara  sevgilinizden daha fazla dokunduğunuzu biliyor muydunuz? Farklı sitelerde farklı profiller oluşturup istediğimiz kişiliğe bürünebiliyoruz. Bu profiller ile mükemmel insan olabiliyoruz tıpkı sistemin bize sürekli söylediği gibi. Artık ortalık mükemmel insan dolu. Herkes mükemmel  görünüyor. Herkes kusursuz. Sistem kusurlarımızdan faydalanıp bize mükemmel olmamız için her şeyi satıyor. Profilimizi ustaca düzenliyoruz, sanki kişiliğimizi düzenler gibi. Varoluşçu felsefenin sanal yansıması mı bu? Gel gelelim o sitedeki mükemmel profilinizin değeri en  fazla 2 GB. Öldüğünüzde 5 yıl sonra silinecek olan varlığınız 500 GB’yi geçmeyecek. Hayatınız boyunca uğraştığınız  herşey bir delete tuşuyla yok olup gidecek. Tarihe etkiniz, kullandığınız alanın silinmesiyle açılacak 2kblik bir zarar belki. Şimdi mükemmel profillerinizden bu yazıları okuyup,  haklı olduğunu bildiğiniz halde en fazla 5 dk düşünüp sonra kendinizi hayatınız böyle iyi olduğuna kanat getireceksiniz. Böyle düşünmeseniz bile öyle davranacaksınız. Elleriniz, ayaklarınız bunu sizin yerinize yapacak. Artık makineleşen onlar olduğu için önceden öğrenilmiş hızlı bir davranışla tıpkı bir robot gibi sekmeyi kapatacak parmağınız. Şimdi bu yazının neden internet aracılığıyla paylaşıldığı sorusunu soracaksınız. Bu yazı galata kulesinde bile yazılmış olsa biri bunun fotoğrafını çekip paylaşacaktı. Nasıl olsa böylesi bu yazının tüketimini biraz olsun yavaşlatır. Ve sen bunu sorma, yarın bu yazıyı unutacaksın nasıl olsa.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.