Menü Kapat

Yazar: gunter (sayfa 1 / 2)

Akademiye Sövgü

Artık akademide argümanların savaşı dilin savaşıdır. Var olan gerçeklikten ve onun sorunlarını çözmekten uzak, onu açıklarken mistik kafalara ulaşıp, iktidar -ol dedi oldu  tipinde övgüler düzdükleri çözümsüzlükleri üretip, bu çözümsüzlükleri yarıştırdıkları entellektüel pazarın çığırtkanlarıdır onlar. Liberal kesimin tuzağına düştükleri, Sovyetlerin çöküş buhranı zamanından beri kendilerini bu tuzaktan çıkarmak yerine dipsiz kuyuya eşelemekten başka bir şey yapmamışlardır. post- lar dillerden dile dolanırken herkes kendi argüman koleksiyonunu cüzdanları gibi taşıyor. Bunlara karşı çıkan bir çok kişi vardır elbette ancak onlar bu pazarın dışından seslenebildiler. Akademi artık aristokrasiden başka bir şey değildir. Kendileri söyleyip kendilerinin dinledikleri bir salon müziği. Tarihsel değişimin zorunlu olmadığı, devrim istencinin, herkes için özgürlük  fikrinin dayatmacı olduğunu bile iddia ettiler. hatta bu fikirleri iddia bile edemediler ortalığa saldılar. Devletin her yerde kendi propagandasını yapması hakkında tarafsız olan  bu kişiler, devletin varlığını isteyen veya değişim istemeyen kişinin diğerlerine devletin varlığını sadece susarak bile dayattığını göremediler mi? Derin iktidar analizleri yapan kişiler apolitizmin imkansızlığı hakkında neden konuşamazlar. Mıknatıs tutulmuş bir pusula olduklarını görmüyorlar. Yanlış anlaşılmasın, onları yol gösterici olarak görmüyorum yön değiştirmelerini daha anlaşılır bir metaforla göstermek istedim. Gerçeklik onların göremedikleri kadar uzak ve onların betimleyemeyecekleri kadar karanlık ve karışıktır sokaklar.

Bir yandan anti-otoriter politika yapıp, öte yandan evde çocuklarınızı dövemezsiniz. Ama politika yapmadan da evde çocuklarınızı dövmemeye uzun süre devam etmeniz mümkün değil. Yani rekabet koşullarını, aile dışında da ortadan kaldırmak için mücadele etmeden, aile içindeki rekabet koşullarını ortadan kaldıramazsınız, ki bu koşullarla aileyi bırakmaya başlayan herkes karşılaşır.

Ulrike Marie Meinhof

sen yenildin

-Bir metropol binlerce hapishane demektir demiş çocuk.

-Ve binlerce mahkum demiş adam

-çocuk biliyorum demiş birden.

-Neyi demiş adam.

-Niye kaçtığını biliyorum.

-Kaçmıyorum  sadece yürüyoruz

-Nereye gittiğimizi bilmiyorsun

-Önemli olan gitmek değil mi?

-Gündüzleri niye içtiğini biliyorum

-Önemli olan ne içtiğin değil mi?

-Aynaya bakmaktan korktuğunu biliyorum.

-Bedenim bu ruhu taşımaktan yoruldu tıpkı annenin seni altı aylıkken doğurması gibi

-Bu hapishaneden kaçamayız her duvar başka duvarlı sokaklara çıkıyor.

-Ben de ruhumu sezeryanla doğurabilsem keşke

-İnsanın hayattaki en büyük isyanı bile kendini eninde sonunda durgunluğa bırakıyor.

-Yeniliyoruz

-Hayır asıl cevap alışıyoruz olmalı biz çağın en büyük memeli bukelamunlarıyız. Hiç bir zorluk bize engel olamaz herşeye alışabiliriz çünkü

-Bana bu kadarını öğrettiğimi bilmiyordum.

-Bu konuşmanın bi anlamı olsa keşke

-Bu duvarlar insan yüzleri gibi.

-O yüzlerin arkasına asla ulaşamayacaksın. O güneş gözlükleri güneş gözlükleri  güneşten korunmak için değil yersiz bakışmalar ve duygu paylaşımından kaçmak için takılıyor.

-Ve kulaklıklar…

-Onlarda sözlü iletişimden kaçınmak için

-Sen yenildin  senin bildiğin her şeyi daha önceden biliyoruz. insanların adımları önceden tahmin edilebiliyor. o kadar sabit, birbirinden bağımsız ve  uyumlu ki insanlar değil birinin binlercesinin ölümü bile bu uyumu bozamıyor.

-Oysa kaosun bir şiiri vardı.

-Baba şiir öldü!

sen bu yazıyı okurken ben hiç de uzakta olmayacağım

Yüzyıllar önce ilk matbaalar kurulduktan sonra, ilk kitaplar basıldığında, acaba yaşlı insanlar yeni nesil hakkında – bütün gün o sayfaların başından kalkmıyor, zamanının büyük bir kısmını o masada geçiriyor – sosyal yaşamı eskisi kadar iyi değil diye yakınıyorlar mıydı? İnsanlar uygarlığın getirdiği yeni teknolojileri kabul etmiş ama her seferinde bir süre sonrada şikayet etmiş. Bizim tarzımız bu. Şimdiki zamana döndüğümüzde bu araçların başında bilgisayarlar geliyor – diz üstü, masa üstü ve cepte taşınan telefonlu bilgisayarlar, tekerlekli bilgisayarlar, çamaşır yıkayan bilgisayarlar vb. bu yazının konusu şuan bu yazıyı okuyabildiğiniz türden olanlar. Bu akıllı makineler hayatımızın büyük bir bölümünü kaplıyor onlarla oyun oynuyor, sohbet ediyor, kitap okuyor hatta sevişiyor, bilgisayarıyla evlenen insanlar var bu dünyada. Bir çok işimizi o küçük kutularla halledebiliyoruz. Hayatımız o küçük kutularda kayıt altında belki, o kutularda merkezi başka kutularda kayıt altında. Sonuçta öldüğümüzde bakacakları bir kara kutu gibi bir şey artık bizim için. En büyük sırlarımız belki suçlarımız bile o kutularda. Kendinize itiraf edin Google sizi ailenizden daha iyi tanıyor. O kutulara  sevgilinizden daha fazla dokunduğunuzu biliyor muydunuz? Farklı sitelerde farklı profiller oluşturup istediğimiz kişiliğe bürünebiliyoruz. Bu profiller ile mükemmel insan olabiliyoruz tıpkı sistemin bize sürekli söylediği gibi. Artık ortalık mükemmel insan dolu. Herkes mükemmel  görünüyor. Herkes kusursuz. Sistem kusurlarımızdan faydalanıp bize mükemmel olmamız için her şeyi satıyor. Profilimizi ustaca düzenliyoruz, sanki kişiliğimizi düzenler gibi. Varoluşçu felsefenin sanal yansıması mı bu? Gel gelelim o sitedeki mükemmel profilinizin değeri en  fazla 2 GB. Öldüğünüzde 5 yıl sonra silinecek olan varlığınız 500 GB’yi geçmeyecek. Hayatınız boyunca uğraştığınız  herşey bir delete tuşuyla yok olup gidecek. Tarihe etkiniz, kullandığınız alanın silinmesiyle açılacak 2kblik bir zarar belki. Şimdi mükemmel profillerinizden bu yazıları okuyup,  haklı olduğunu bildiğiniz halde en fazla 5 dk düşünüp sonra kendinizi hayatınız böyle iyi olduğuna kanat getireceksiniz. Böyle düşünmeseniz bile öyle davranacaksınız. Elleriniz, ayaklarınız bunu sizin yerinize yapacak. Artık makineleşen onlar olduğu için önceden öğrenilmiş hızlı bir davranışla tıpkı bir robot gibi sekmeyi kapatacak parmağınız. Şimdi bu yazının neden internet aracılığıyla paylaşıldığı sorusunu soracaksınız. Bu yazı galata kulesinde bile yazılmış olsa biri bunun fotoğrafını çekip paylaşacaktı. Nasıl olsa böylesi bu yazının tüketimini biraz olsun yavaşlatır. Ve sen bunu sorma, yarın bu yazıyı unutacaksın nasıl olsa.

devlet, katliam, toplum, zulüm

Geçen 2 temmuzda sanırım ankarada madımak anması ve protestosunda  şöyle bir pankartla karşılaştım: “devletin dini zulüm, meshebi katliamdır.” Tabii ilk bakışta herkesin onaylayacağı ya da anarşist çevrenin  onaylayacağı bir slogan olmuştur. Yani bir çok açıdan bakınca; olayın öncesinde bir saldırının olacağı beklentisi olay sırasında müdahale edilmemesi ve olay  sonrasında devlet görevlilerinin açıklaması bu düşünceye vardırabiliyor insanı, vardırması da gerekir. Madımak katliamı devletin kontrolünde olmuş bir olaydır yalnız unuttuğumuz  ya da görmezden geldiğimiz nokta  toplumda dinin vs önderliğinde gelişen (ya da toplumun içinde kendiliğinden) faşizm. Olay sonrası devlet görevlilerinin açıklamaları? diye soracaksınız. O siyasetçiler ne aydan ne de başka gezegenden  geldi, onlara küfretmeyi bırakın ya da biraz azaltın onları bu toplum yetiştirdi. Onlar bu toplumda varolan görüşlerin, eylemlerin canlı göstergeleri sadece. Orayı yakanlar ne para için tutulmuş profesyonel kiralık katillerdi ne de bir tür örgüt. Oradaki insanlar her gün sokakta çarşıda vs karşılaşın SIRAdan diye nitelendirilen insanlardı. Düşünsenize sıradan insanlar bunu yapıyorsa diğerleri neler yapar. Neyse sloganın içeriğine ve  Türkiyedeki anarşistlere dönelim. Türkiyede anarşizmin seksen sonrası varlığını göstermeye  başlaması devlet kelimesinin dillerden düşmemesine neden olabilir ama artık  darbenin üzerinden 30 yıldan fazla geçti. Körü körüne anti-devlet propagandası yapmanın bir getirisi olmadığını belkide artık görmek lazım. Geleneksel solun içine doğan anarşizm kendini burada yetiştirmeye çalıştı.  İsyancı yapısından uzaklaşıp kurumsallaştı, profesyonelleşti. Geleneksel solcu yapılar içinde ne günlük hayattaki totalitarizme, ne  aileye ne dine vb karşı hiçbir şey geliştiremedi. Eline kuru kuru devlet karşıtlığı kaldı. Bu solcu yapılar kendi aralarında reformist diye eleştirdikleri bir kaç örgütü 8 haziranda reformist bir eylem olan seçimlerde birleşmeye çağırınca şaşırıp kaldılar. Solcu kuyrukçuluğu yapmaktan bi türlü vazgeçilemedi. Asıl önemli olansa bu reformist diye nitelendirilen bazı yapıların bile toplumdaki faşizme karşı ufakta olsa ses çıkarması ama anarşistlerin hala devlet devlet fuko iktidar  diye boş gevezelik yapması. Hal böyle olunca  ne toplum ve aile baskısıyla sıkışan  gençliğin getirdiği haklı isyanları yakalayabildi ne de marjinal diye nitelendirilen kesimleri. Bu kesimler ya Chp’nin sözde özgürlükçülüğün geleneksel solculukla kavrulmuş  anarşiden daha iyi olduğunu gördüler  ya da bi yerlerde hala  eroin alıp her şeye küfrediyorlar ya da altın vuruşlarını çoktan yapıp veda ettiler.

Den brysomme mannen (2003)

Öncelikle fotoğrafta yazıldığı gibi hoş geldiniz. Belki meraktan belki sürekli takip ettiğiniz bir site olmasından, yaz mevsiminin daha ilk günlerinden başlayan bir iç sıkıntısından ya da pek muhtemelen aylak aylak bakınırken yanlışlıkla girdiniz bu yazının içine, tıpkı  bu filmdeki asıl karakterin bir anda kendini bulduğu bir dünya gibi. Felsefe tarihinde bu sorgunun içine düşmeyen ya da bu düşünceyi aklının ucundan geçirmemiş bir insan bulamayız herhalde; “insanın dünyaya bir anda  gökten düşer gibi kendisine yabancı olan bir yaşamın  içine düştüğü hissi”. Her şeyin sen olmadan önce kurgulanmış ve senin varlığının ya da yokluğunun bu kurgu bu düzen içinde bir şeyi değiştirmediği. Ve Camus’nun yabancılaşma tarifi. Bu kurguda yerinin olmadığı ve ancak rol yaparak bu oyunda devam edileceği ve devam edenlerinde rol yaptığı bir dünya bu film. Düzenin ve koruyucuları tarafından sorunsuz bir dünya yaratma çabasını, her şeyin formülize edildiği bu formüllere göre yaşamayanların, farklı düşünenlerin hatta farklı hissedenlerin bile bu düzen koruyucuları tarafından cezalandırıldığı, sistem tarafından sürekli pompalanmaya devam edilen “her şey yolunda, herkes mutlu” sloganları… Aslına bakarsanız farklı düşünen insanlar dışında yani sisteme ayak uydurmayı reddeden insanlar dışında bi sorun yok, geri kalanlar ise tıpkı saatin içindeki mekanizma gibi sorunsuz hareket ediyorlar ve en özel anlarını bile hissizce bir makine gibi yaşıyorlar. Ama bu yaşananların hiçbir gerçekliği yok. Yaşamlarımızın gerçekliğini gösteren şeyler çelişkiler ve sorunlardır. Diğer türlüsü ise ırmağın akışıyla ilerlemektir sadece. Kaos olması gerekendir. Size bu filmin propagandasını yapmak değildir niyetim sadece yaşadığımız hayatla bağlantısını göstermek. Şöyle anlatayım; nasıl yaşamamıza başkaları karar veriyor. Saçımızın şekline, giyimimize, vücudumuza ve yüzümüze farklı olacaksa bile onların istediği bir şekilde farklı oluyoruz ya da bu farklılık sermayeye açılarak bunun üzerinden para kazanılıyor. Sisteme dair en küçük isyanımız diğerleri tarafından bastırılıyori farklı düşünceler ve hisler dışlanıyor, tüketiliyor, yok ediliyor.

the bothersome man – imdb
the bothersome man – torrent

sığıntı yaşamlar ve götürdükleri

Bir yerden bir yere veya bir kişiden başka bir kişiye zorunlu mekanların getirdiği tesadüfi yaşamlara ya da  kan bağı vasıtasıyla gelişen başka birlikteliklere  hatta ta başından anne karnından başlayarak süregelen sığıntı yaşamlarımız. Sürekli kaçan sığınan bedenlerimiz  ağaç kovuklarına… mağaralara. Sığındığımız şeyler gün geçtikçe değişmiş başka nesnelere dönüşmüş nesne olmaktan çıkmış bir müzik fikir de olabilmiş ama  bunlar sığınılacak beden arayışı son bulduğunda yöneldiğimiz şeyler. Beden arayışı ya da bedende aradığımız ruh arayışı mesaimizin büyük bir kısmını kaplar olmuş. Sığınılan bedenler ise gün geçtikçe yüklediğimiz ağırlıktan çökmüş biz ise onların bu çöküş haline tahammül edememiş onları hiç devrilmeyecek bir duvar olarak gördüğümüzden sırtımızı dönüp daha sağlam duvarlar aramışız. Bu tüketim çılgınlığının getirtiği sonradan öğrenilmiş davranış  belki. Biz her şeyi tüketiyoruz dünyayı, ağaçları, evleri, müzikleri, bedenleri, duyguları aç zombiler gibi dolanıp her şeyi ruhsuzlaştırıyoruz. ya hiç sığınmayanlar onlar  – ya Nietzsche nasıl dayanıyordu bu kadar, ya yalnızlığın getirdiği söylenen güç- onlar hakkında söyleyecek bir şeyim yok  bildiğim bir şey de. tek söyleyebileceğim belki bir ev arıyoruz Ursula’nın da dediği gibi; ”Genel zaman kuramı eve dönmenin mümkün olduğunu söylüyordu yeter ki evin şu ana dek hiç bulunmadığınız bir yer olduğunu anlayın”

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.