Menü Kapat

Yazar: gunter (sayfa 1 / 3)

gerçeklik, hayal gücünün kısırlığı ve black mirror

kendini geleceğin zorunlu bir öngörüsü olarak sunan black mirror adlı dizi kısa bir sürede hemen hemen herkesi kendine hayran bıraktı. kurgusu hakkındaki yorumlar olağanüstü olduğu yönündeydi. ancak gerek black mirror olsun  gerek diğer yapımlar olsun içinde geleceği yada fantasyayı barındıran popüler tüm yapımların içinde ilk başta farkedilemeyen bir eksiklik ortaya çıkıyor. adına kültür yada başka bir isim de verebiliriz. geleceğin ekonomik yada sosyal yapıları bu yapımlar içinde sadece yöntemsel  bir değişikliğe uğruyor. kurgu konusunda kendini aşan hayal gücü  diğer alanlarda kısır kalıyor, gelecekte bir uzay gemisinde kıskançlık halâ devam ediyor, cinsiyet rolleri aynı kalıyor, ekonomik ilişkilerin sadece tekniği değişiyor, kapitalizmin kapitalizm olarak kalıyor. ne kadar düşüncemizin özgür olduğunu düşünsek de hayal gücümüzün bile aslında başka türlü düşünmeye engellendiğini görüyoruz. bu da bizi geçmişin polisiye dizilerini ışın silahlarıyla izlemek gibi bir etkide bırakıyor. eğer bir karşılaştırma yaparsak ursula, calvino ve popüler yapımları arasında ursula’nın dünyalarında aynı zamanda farklı kültürleri de yarattığını hayal gücünün önüne ket vurmadığını görürüz. black mirror yani bir tür gelecekteki gerçeği gösteren ekran ayna. peki bu gerçek nedir? kapitalizm aynı şekilde devam edecek başka türlü düşünmeyin diyen bir ayna. gerçekliği tek başına ele alırsak önceden kaynağını tanrıdan alan illüzyonu içinde barındıran bir gerçeklikten söz etmemiz gerekir. eğer gerçekçilikten bahsediyorsak gerçekliğin var olabilmesi için üstünün illüzyonla örtülü olması gerekiyordu – bu da tanrıydı. tanrın ölmesi ile insan dünya ile başbaşa kaldı. artık ne illüzyon ne de gerçeklik var. insan bilinci dünyanın gerçeği yansıtan bir aynaydı ancak kendi de dünyanın bir parçası olan ayna, asla  gerçeğin tamamını gösteremez.

“ayna aşamasından sanal gerçekliğe özgü total ekran (tüm gerçekliğe görüntüler üzerinden yaklaşma) aşamasına geçildiğinde aradaki bu spekülatif fark daha da büyümektedir.” j.baudrillard

buradan sonra bizi başka türlü düşünmemizi engelleyen şey ise sanal gerçekliğin ta kendisidir. var olmayan bir gerçeklik içinde kurulan bu sanal gerçeklik. insanı hayal gücünden mahrum eden tanrının ölmesi ile tahtına insandan gücünü alan “nesnel gerçeklik.” gerçekliğin insana dayandığı çağın ilerisinde, sanal gerçeklikle iç içeyiz artık. gerçeğin de yalanın da iktidar tarafından belirlendiğini unutmamak gerekir.

etkilenilen, esinlenilen isimler; jean baudrillard, yaşar çabuklu.

Et cinayet midir?

Yazının başında belirtmem gerekiyor ki bu yazı taraflı bir yazıdır. İnsan bilgiyi ararken doğal olarak doğruyu bulmaya eğilimlidir, o duyduğunun, gördüğünün gerçek olmasını isteyerek doğaya yönelir daha ilk aşamada taraflıdır. Ve sadece bu istek değildir onun bilgisinin oluşumunu etileyen, önceden bildiklerinin etkisiyle bilmek ister aynı zamanda. Marx’ın bir felsefeci olması ve felsefedeki aklın alanı olan devlet geleneğini  savunması onun diyaletiğinden devleti çıkarmış, Bakunin’inkinden ise ezilenin zaferini. 5 yıldır vejetaryen olan benim içinde bu yazının sonunun  mezbahanelerin tarafında sonuçlanmayacağına emin olabilirsiniz. Öncelikle et kelimesinin altını oymak istiyorum et bedenin yiyeceğe yönelmiş halidir. İnsanlar için bu kelime çok nadir kullanılır. Ya da tam tersi olarak bir biftek için dana bedeni, inek cesedi kullanılmaz et ürünlerindeki tüm literatür  cinayetin üstünü örtmeye çalışmanın, onu inkar etmenin,görmezden gelmenin bir ürünüdür. Tadının güzel olmasından, doğanın işleyişinden, ya da beslenme ihtiyacı gibi bir çok neden insanların bu cinayete karşı ürettikleri bahaneler vardır. İlk olarak beslenme  konusunda insanın etsiz yaşayabileceği kanıtlandı sonra doğanın en tepede tek türün olduğu bir dengesi yoktur. Doğa insan ve hayvan olarak ikiye ayrılmaz, insanlar dışındaki tüm türleri  hayvanlar olarak eritmek başlı başına bir sorundur. Çoğu kişi insanın diğer türlerden aklı ve değer yaratması bakımından ayrıldığını savunur, insan değer yaratmıştır, kendi içerisinde cinayeti, tecavüzü yasaklamıştır. Peki bu değeri diğer türlere karşı uygulamaması salt insan için geçerli olması buradaki mantıksızlığı ve yaratılan değerin samimiyetsiziğini göstermez mi? Bir insanı öldüremezsin aynı türden olduğunuz için ama  yemek için bir kuzuyu kesebilirsin. Peki bir insanı yemek için öldürebilir miyiz? Bir şeye değer verilebilmesi için onun insani olması gerekiyor o yüzden insanın yiyeceğine yemek ineğin yiyeceğine yem kedininkine ise mama denir. Kedi köpek vs. bir bebeğe benzetilerek insanileştirilmiştir. İşte bunun adı türcülüktür kesinlikle ırkçılık, milliyetçilik ve dincilikten farkı yoktur. İnsanlar ve diğer türler arasında cinayetsiz mutualist bir ilişkinin var olabileceğini, diğer türlerin de yaşam alanına saygı duyarak yaşanabileceğini mümkün. Temeli sömürüye dayalı kapitalist ve parası olanın her şeyi yapabileceği liberal bir toplumda  bunu yapmak imkansızdır. Dünyayı daha fazla kar için yok eden sermayenin göz boyamalık projelerle bu durumu iyileştireceğini dönüştüreceğini düşünmek boş bir hayaldir. Bir vegan/vejetaryen’in türcü olmadığını söyleyip liberal olması bir akıl tutulmasıdır. O  diğer türlerin sömürülmemesi gerektiğini savunup belli bir sınıftaki insanların sömürülmesine göz yumar. Özellikle Türkiye’de bunun örneği çoktur; milliyetçi, ırkçı veganlar bile vardır sanırım. Yeni bir dünya ancak ezilenlerin elinden çıkabilir. Sınıfsız türcü olmayan bir dünyayı bize asla burjuvalar elinde sunmayacak ya da proletarya diktatörlüğü  sonucu gelmeyecek ancak tüm ezen ezilen ilişkisini, tahakkümü, otoriteyi  reddeden düşünce ile başka bir dünya mümkündür. Büyük şiirler, büyük sanatlar, büyük felsefeler yarattığımızı düşünüyoruz ancak tıpkı antik yunandaki düşünürlerin gözlerinin önündeki köleleri yok saymaları gibi biz de diğer türleri yok sayıyoruz. Et cinayettir, tecavüzdür bir bedene karşı, cinsiyetçiliktir toplumdaki değeri bakımından, sömürüdür, hor görüdür, faşizmdir.

Kitap fuarı ya da düzenin yedi ceddi

Biraz sormak istiyorum, çok sordum hep dayak yedim. Bu kez de kitap endüstrisi hakkında sormak istiyorum. Ben biliyorum ki beni haklı bulanlar bile sorularım karşılığında bir fiskeyi benden esirgemeyecek ama ben hiçbir zaman diğer yüzümü dönmeyeceğim. İnsan hayatını kendi amprizminden türettikleriyle anlamlandırıyor. Ben bu sene İstanbul’daki kitap fuarı deneyimimle bir şeyler söylemek istiyorum. Bundan tam 10  sene öncesinde başladı kitaplarla aramdaki ilişki. O zamanlar ben her zaman kitap standının dışında duran kişiydim ve hep çaldım alamadığım ne varsa çaldım. O zamanlar sadece kitap çalmakta kararlı olan romantik bir anarşist olarak kitap fuarı benim için çok önemliydi. Bir kere yakalandım. Aynı kitabı iki kere çalmadım. Sonra pdf kitaplara bulaştım bilen çok azdır ama eskiden friendfeed diye çok tatlı bir paylaşım ağı vardı insanların pdf kitap paylaştığı çok güzel bir yerdi facebook’un satın almasıyla kapandı. Üniversiteye başladım okuldan atıldım sokaklarda kitap sattım. Sonra malum etilen sosyete’ ye geldik dört yıldır buradayız. Kitaplarla bağım hiç kopmadı ama yıllarca yazar-yayınevi-kitap-para ilişkisini hiçbir zaman diğer insanlar gibi anlayamadım. Bu sene ilk defa fuarda kitap standının arkasında durdum üstelik çalıştığım yer bir banka sermayesin kurduğu yayıneviydi. Ve durduğum yerden fuarın alışveriş merkezlerinden farkı yoktu. Müthiş bir tüketim çılgınlığı vardı domates gibi  kürk mantolu madonna  satılıyordu. Bu kadar kitap nereye gidiyordu peki herkes kitap okuyorsa dışarıdaki toplum neydi. Aydınlanmacı bir insan değilim ama Sabahattin Ali yi okuyan bir insan hiç mi onun hayatını dikkate almaz diye düşünüyordum. Sorularım gittikçe çoğalıyordu kitap bir meta mıdır, ne zaman metadır ne zaman değildir, matbaada işçi kanı bulaşırsa bir kitaba cümlelerin anlamı değişir mi? İlk çalışma günümde kendimi alçalmış hissetmiştim. Kitabın bende kutsal bir yanı yoktu ama onun bu kadar ayakaltı edilmesi ve bu kadar pazara açılıp üzerinde binlerce liranın dönmesi beni rahatsız etmişti. Ve sömürü, basım dağıtım işçileri, bunca kalabalığın çöplerini temizlemeye çalışan temizlik işçileri etrafında dönen entellektüel muhabbetler. Anlamlı bir şey bulmaya çalışıyorum ama hiç bir şey elime gelmiyor. Kitap listeleri hazırlayanları 5 kitaptan fazla almaması için ikna etmeye çalışıyorum. Olmuyor ikna olmuyorlar. Çok aç gönüllüydüler. Fazla insan tanıdım, orada tesadüfi olarak bulunan yani kitap çalmak için gelen parasız insanlar da gördüm. Günlerce kendime sordum bu kadar kitabın, cümlenin olduğu yerde güzel kalabilen bir şiir bile yok mu? Yok dedim ben galiba, gerçekliğin acısı beni bırakmıyor. They Live filminde gerçekleri insanlar taktıkları gözlükle görebiliyorlardı, bizim dünyamızda ise gerçeğin görünümü devrimci bir bakış açısıyla mümkün ancak ve aklıma Ulrike’nin bu sözleri geldi.

Dünyayı, bu acımasız ayrımı izleyerek algılayan biri için, artık normal, masum, doğal olan hiçbir şey yoktur… her küçük ayrıntı ‘yanlış hayat’a dayandırıldığından , kuşkuludur… kişi, hoşuna giden, beğendiği şeyler konusunda, iki kat dikkatli olmak ve daha fazla kuşkulanmak zorundadır… adorno, sakatlanmış yaşamdan yansımalar’ında şunları yazar: artık zararsız olan hiçbir şey yoktur… çiçeklerin üzerine düşen şiddet gölgesi görülmediği anda, bahar dalı bile yalana dönüşür; ‘ne kadar hoş’ gibi masum bir ünlem bile mide bulandıracak kadar nahoş bir varoluşun mazereti olur… artık güzellik ve avuntu yoktur – korkunç olanı gören, ona dayanabilen ve olumsuzluğun avuntusuz bilinci içinde yine de daha iyi bir dünya olasılığına bağlı kalan bakıştan başka…

Hayır

İfademin fakirliğini giderecek

Kelimelerimiz yoktu

ama ben de öfkeliydim

ve nefret ediyordum bir şeylerden,

Sonrası olan herkes uzaklara…

Diker gözünü

toplu konutlardan açlık 
Görünmez mi
Yıkılırsa da Sur
Akşam yemeği bir dakika gecikmezmiş
Şaşman gerekmez mi
Milliyetçiliğin ranta dönüş hızına
Ve yalanın insan ruhundaki yerine

 peki

Bu neyin ısrarı çürümüş vicdanların

Ayağı kırılan at bile bilirken sonunu

Sen insan tüm doğruların yıkılmışken

Neden ayaktasın hala

Terk etmek zamanı geldi

Sökün tutunan tüm parmaklarını kerpetenle

Dirileri de gömün ölülerin yanına,

olmaz yakın çünkü

Zaman artık dün ve şimdi değil

Şimdi hiç değil

Zaman sadece yarın, yarın ve yarın

Hayııır

Asıl size yazık

Yazık
yazık, üşüşen kargalar
bir şehrin geçmişini
içinde taşıyan çöplüğü
ve ayrıştırıcılar, bakteriler
yazık gençliğine
küçük ellerine büyük çatlaklar
ve nasır
çeksem de çıkaramam seni
paydos düdüğü çalmadan
bir sokak köpeği yazık
insanın bin yıllık ihanetinde
kendini arayan hayvan mı evcil mi
geri götüremem seni
doğadan çalan söz vermelere
sana da yazık
parmaklıkların demir soğuğunda bir ömrü yaşayan
gündüz savaşları
ve plastik topa bulaşmış kan
hesaplanmış ölüm
sonra yüzsüzlük, asıl sana yazık
ey devletin kiracısı
genç ölüme gülen yüzler
sokak ortasında
teşhir edilen insan eti
ardından kirli pazarlık
alçak yalanı satan ekranlar
asıl size yazık ki geri dönüşünüz yok
yazık bana
bir derin dondurucuda bekliyor bedenim
İstesem de gömemem nefretimi

Akademiye Sövgü

Artık akademide argümanların savaşı dilin savaşıdır. Var olan gerçeklikten ve onun sorunlarını çözmekten uzak, onu açıklarken mistik kafalara ulaşıp, iktidar -ol dedi oldu  tipinde övgüler düzdükleri çözümsüzlükleri üretip, bu çözümsüzlükleri yarıştırdıkları entellektüel pazarın çığırtkanlarıdır onlar. Liberal kesimin tuzağına düştükleri, Sovyetlerin çöküş buhranı zamanından beri kendilerini bu tuzaktan çıkarmak yerine dipsiz kuyuya eşelemekten başka bir şey yapmamışlardır. post- lar dillerden dile dolanırken herkes kendi argüman koleksiyonunu cüzdanları gibi taşıyor. Bunlara karşı çıkan bir çok kişi vardır elbette ancak onlar bu pazarın dışından seslenebildiler. Akademi artık aristokrasiden başka bir şey değildir. Kendileri söyleyip kendilerinin dinledikleri bir salon müziği. Tarihsel değişimin zorunlu olmadığı, devrim istencinin, herkes için özgürlük  fikrinin dayatmacı olduğunu bile iddia ettiler. hatta bu fikirleri iddia bile edemediler ortalığa saldılar. Devletin her yerde kendi propagandasını yapması hakkında tarafsız olan  bu kişiler, devletin varlığını isteyen veya değişim istemeyen kişinin diğerlerine devletin varlığını sadece susarak bile dayattığını göremediler mi? Derin iktidar analizleri yapan kişiler apolitizmin imkansızlığı hakkında neden konuşamazlar. Mıknatıs tutulmuş bir pusula olduklarını görmüyorlar. Yanlış anlaşılmasın, onları yol gösterici olarak görmüyorum yön değiştirmelerini daha anlaşılır bir metaforla göstermek istedim. Gerçeklik onların göremedikleri kadar uzak ve onların betimleyemeyecekleri kadar karanlık ve karışıktır sokaklar.

Bir yandan anti-otoriter politika yapıp, öte yandan evde çocuklarınızı dövemezsiniz. Ama politika yapmadan da evde çocuklarınızı dövmemeye uzun süre devam etmeniz mümkün değil. Yani rekabet koşullarını, aile dışında da ortadan kaldırmak için mücadele etmeden, aile içindeki rekabet koşullarını ortadan kaldıramazsınız, ki bu koşullarla aileyi bırakmaya başlayan herkes karşılaşır.

Ulrike Marie Meinhof

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.