Medyanın özellikle günümüz iktidarının tekelinde olduğu düşünülürse, medya çalışmalarını iktidar olgusunu ele almadan değerlendirmek yanlış olur. Medyanın iktidarın en güçlü ideolojik aygıtlarından biri olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu durumda akla Foucault’un biyoiktidar kavramı gelir. Bilindiği üzre 18.yüzyıldan itibaren cezalandırma sistemleri değişmiş, bireylerin davranışlarının kökenini değiştirecek şekilde yeni sistemler getirilmiştir. Bu sistemdeki cezalandırıcılar, yani aslında bireyin davranışlarını iktidarın istediği biçimde şekillendirecek kurum ve kişiler hapishaneler, okullar, akademisyenler, psikologlar olmuştur. Bu gerçeği 20. ve 21. yüzyıla uyarlayacak olursak yeni değiştirme-dönüştürme kurumu medya olmuştur. Bunu yaparken iktidar, kendi ideolojisinin medya kanalıyla toplumsal pratiğe sızmasını sağlar. Marx’ın yanlış bilinç dediği şey medya üzerinden bireylere aktarılarak toplum arasında ayrılıklara neden olur. Aslında bu durumu ayrılarak bütünleşme olarak da adlandırabiliriz. Toplumu ayrıştırarak iktidarın dilediği şekilde bir bütün yaratma durumu söz konusudur. Buradaki sorunsal, medya ve iletişim teknolojilerinin nasıl işlediğidir.

19. yüzyılın başlarında sanayileşen toplumlarda bireyin yalnızlaşması, kentte güçsüzleşip manipülasyona açık hale gelmesi kitle iletişim araçlarının etkisini arttırmıştır. Fabrikalarda üretim artınca tüketimi de arttırmak için reklam ve ilanlar çıktı. Bu nedenle medyanın temeli propaganda ve ikna üzerine kuruludur. Medya işleyişindeki en önemli kavram Gramsci’nin hegemonya kavramıdır. En basit şekliyle rızanın örgütlenmesi olarak tanımlayabileceğimiz hegemonya kavramı, egemen ideolojiyi empoze ederken kişileri zorlamaz, aksine onları ikna ederek bu eylemi gerçekleştirir. Kaldı ki var olan durumun toplum tarafından çokça sorgulanmamasının temelinde de hegemonya yatar. Sorgulanmayacak şekilde, rıza alınarak ideolojiler kabul ettirilir. Buna ideolojinin doğallaştırma mekanizması denebilir. Şimdi başka bir sorunsalla, toplum içinde hegemonyanın işleyişi sorunsalıyla karşı karşıyayız.

Kitle ve iktidar olgularının epistemolojik anlamda birbirleriyle nasıl bağlar kurduğunu ve aralarındaki tahakküm ilişkilerini anlamlandırmak için incelenmesi gereken en önemli paradigma kuşkusuz dindir. Din kavramı, Aydınlanmacılara göre siyasal ve toplumsal alandan uzaklaştırılması gereken bir kavramdır. Nedeni, dini ideolojinin rahipler tarafından halka bir komplo olarak ortaya atılmış olabileceği gerçeğidir. O günden bugüne çok fazla değişmemekle beraber, din hala “halkın afyonu” olarak kullanılmaktadır. Hegemonya sağlanmak istenen kişi sayısı az olduğunda parametreler değişkenlik gösterebilir, ancak söz konusu olan kitleyse, kitleleri iktidara itaate ikna etmenin en etkili yolu dindir. İktidar, dinsel yasaların Tanrısal kaynağı olduğunu öne sürerek insanları egemenliği altına alır. Burada gerçekleşen ilk etki, insanları öldükten sonra sınırsız nimet ve güzelliğin bulunduğu yaşamın varlığına ve sonrasında ise düşünmek başta olmak üzere bir çok eylemin yasak yani günah olduğuna inandırmaktır. Nitekim günah kavramının özünde de ölüm sonrası yaşamda çekilecek acılar yatar. Aslında burada dinin bilimsel bilginin karşısında durduğunu belirten Aydınlanmacı düşünce doğrulanır. Örnek vermek gerekirse, kurban bayramında yağan yağmurların bilimsel nedenini düşünmek yerine o yağmurların sokaktaki kanı temizlemek için yağdığını düşünmek daha kolaydır. Kestirme yoldan bir sonuca varma, yanlış bilince yaslanmaktır. Ayrıca bunun Tanrısal güçler tarafından kaynaklanmadığını kimse bilmese bile akla getirmek dahi günah sayılır. Kişi, düşünmemeye Tanrısal kaynaklar aracılığıyla ikna edilir. En sonunda bu durum bizi çileciliğe götürür. Yaşadığı dünyada acı çeken insan, ölüm sonrası yaşamda bunun ödülünü alıp daha mutlu olacağına inandığı için acıyı rızayla kabullenir. Burada ise Marx’ın cümlesi doğrulanır. “Din, kendini yitirmiş ya da hiç bulamamış insanın öz bilincidir.”

Medya işleyişi ve hegemonya, toplumsal sınıflara göre değişkenlik gösterir. Altyapının medya manipülasyonundan etkilenme oranı ile üstyapının etkilenme oranı bir değildir. Altyapıda başta din kavramı olmak üzere toplumsal değerler üzerinden hegemonya sağlanırken, üstyapıda ekonomik tahakküm ve çıkar ilişkileri söz konusudur. Her iki durumda da medya, üretim ve dolayısıyla tüketim faaliyetlerini etkiler.

Medya işleyişinde diğer bir etki ise göz boyamacılıktır. Kitle iletişim araçları içerisinde göz boyamacılıkta en büyük paya sahip olan reklamlarla birlikte sahte doyum dünyası yaratılır. Bunu yaparken prodüksiyon araçları hiçbir zaman gösterilmez. Yani yaratılmış olan yapay medya ürünleri, doğalmış gibi sunularak alıcılarda yanılsama yaratır. Kitle iletişim araçlarının teknik olanakları ilerledikçe, kitle içinde bulunduğu gerçeklikten o derecede koparılır. Tüm bu yanılsamalar, yapay hayatlar üreterek insanları düşünmemeye bir kez daha sevkeder.

Sonuç olarak medya, tüm bu saydıklarımı yaparken amacı, iktidarın ideolojisini yani egemen ideolojiyi meşrulaştırmaktır. Egemen ideolojinin yeniden ve yeniden üretimi, dış dünyayla birey arasında duvar örülmesine neden olurken, bunu da o duvarların hergün biraz daha fazla yıkıldığına, kişilerin giderek özgürleştiklerine inanmalarını sağlayarak yapar.