Menü Kapat

Yazar: goz kivami

matrix?

Matrix bir sistemdir, Neo. Bu sistem bizim düşmanımız ama sistemin içindeyken ne görüyorsun? İş adamları, öğretmenler, avukatlar, marangozlar… Kurtarmaya çalıştığımız insanların zihinleri ama biz başarana kadar, bu insanlar da sistemin bir parçası ve bu da onları düşmanlarımız yapıyor. Şunu anlamalısın: Bu insanların çoğu serbest bırakılmaya hazır değil ve büyük bir kısmı o kadar içine girmişler, sisteme o kadar bağımlı hale gelmişler ki, onu korumak için savaşabilirler…

Morpheus / The Matrix

27 Mart Dünya Tiyatro Günü Bildirisi: Tiyatro Duvarın Ötesine Bakmalı

Bu yıl Polonyalı Yönetmen Krzysztof Warlikowski tarafından kaleme alınan ve Refik Erduran tarafından Türkçeye çevrilen “2015 Dünya Tiyatro Günü Bildirisi”

Tiyatronun gerçek ustalarını bulmanın en kolay yolu onları sahnenin çok uzaklarında aramaktır. Genelde öyleleri tiyatronun gelenek kalıbı sürdüren ve klişe kopyalayan bir makine gibi kullanılmasıyla ilgilenmezler hiç. Onlar atan nabzın peşindedirler; gösteri salonlarının ve şu ya da bu dünyayı kopyalama derdindeki insan yığınlarının açığından geçmeye yatkın canlı akımları ararlar.

Biz seyircilerle tartışmaya ve yüzeyin altında kabaran duygulara odaklanmış dünyalar yaratacak yerde, mevcudu kopyalama yoluna gidiyoruz. Oysa gizli coşkuları tiyatro kadar başarıyla dışa vuran başka bir şey yoktur.

Benim en sık peşine düştüğüm kılavuz geçmişte yazılmış kimi metinlerdir. Onları kaleme alanlar neredeyse yüz yıl önce Avrupa tanrılarının yavaş yavaş çöküşünü kâhin gibi ama abartıya kaçmadan gözler önüne serdiler. Beni sabah akşam düşündüren o yazarların anlattığı, uygarlığımızı bugün hâlâ dağıtılamamış bir karanlığa gömen ışık kaybıdır. Aklımda Franz Kafka, Thomas Mann ve Marcel Proust adları var. Bugün o kâhinler grubuna John Maxwell Coetzee adını da ekleyebilirim.

Bu kişilerin ortaklaşa sezdikleri, dünyanın sona ermesinin kaçınılmazlığı idi – gezegenin değil, insan ilişkilerinin bugünkü modeli anlamındaki dünyanın. Dipten gelen kabarmalar toplum düzenini alt üst etmekte. O sezgi bütün acılığıyla bizim için bugün ve burada da geçerliğini koruyor. Dünya sona erdikten sonra da yaşamayı sürdüren bizler için. Her gün yeni yeni yerlerde suçlar ve çatışmalar patlak vermekte. Bu öyle hızlı oluyor ki her yerde hazır ve nazır günümüz medyası bile haberlerine yetişemiyor. Yangınlar çok geçmeden ilginç olmaktan çıkıp basın bültenlerinden siliniyor, bir daha da göze görünmüyor. Biz aciz kalıyor, dehşete kapılıyor, kendimizi köşelere sıkışmış hissediyoruz. Artık kuleler dikmek gelmiyor elimizden. Duvar yapımını inatla sürdürüyoruz ama çektiğimiz duvarlar bizi hiçbir şeyden korumuyor artık. Tersine, bakım ve savunma gerektirdikleri için biz onları korumak zorunda kalıyoruz; yaşam enerjimizin büyük bir bölümü öylece heder oluyor. Kapının ötesinde, duvarın gerisinde ne bulunduğunu görmeye çalışacak gücümüz de kalmadı. Tiyatronun varlığını gerektiren ise tam bu işte. O kendi gücünü tam burada aramalı. Bakmanın yasak olduğu yerlerin iç taraflarını gözetlemeli.

“Efsane açıklanamayacak şeyi açıklama çabasında. Temeli gerçek olduğu için, sonunda açıklanamayacak bir yerlere ulaşmalı.” Kafka Prometheus efsanesindeki dönüşümden böyle söz ediyordu. Kesinlikle inanıyorum ki aynı sözler tiyatro için de geçerli olmalı. Onun emekçilerinin hesabına, yani sahnedekiler kadar seyirciler arasındaki emekçilerinin de adına, bir dileğim var. Öyle bir tiyatro olsun. Gerçekliğin temeline otursun ve hedefini uzanacağı açıklanamaz sonlarda bulsun. Bütün kalbimle diliyorum bunu.

Çeviri: Refik Erduran

tehlikeli bir adam: michel foucault

Sınav, insanları gözetim altında tutmayı sağlayan ve hiyerarşiyle onları standartlaştıran ceza tekniklerini bir araya getirir. Sınav, nesne olanı köleleştirir; köle olanı nesneleştirir. Kendi değerini sınavla belirlemek “derebeyine teslim olmak”tan öte bir anlam taşımaz.

Michel Foucault

Deli kime derler?

Asıl ‘deli’ olan, ezdiklerine, sömürdüklerine uyumsuz diyen, onları şu veya bu şekilde tecrit eden egemen düzen değil mi?

Akıl hastalığı’ deyiminin son kullanma tarihinin yaklaştığı düşüncesindeyim.

İnsan hakları ihlallerinin en çok susturulduğu nokta ‘deli’ damgasını yiyenlerde. Mahkemelerde, itham edildiğimiz bir konuda suçsuzluğumuzu kanıtlama olanağımız var. Delilik, psikiyatristin tekelinde. Zırvalıyorsun diyen de o, bir şeyin yok diyen de. Geçenlerde bir söyleşide, “Deli gömleğini kim giyer?” diye sorduklarında cevabım, “Deli gömleğini kim giydirir?” oldu.

Aralarında psikiyatr ve psikolog da bulunan denekler “Sesler işitiyorum” diyerek ABD’nin kimi önde gelen, kimi kıyıda köşede, 12 kurumuna başvurur. Hepsi hasta olarak yatırılır. Sonraki süreçte normal davranmalarına, hiçbir şeyden şikâyetçi olmamalarına rağmen hepsine psikoz tedavisinde kullanılan ilaçlar verilir. Yedisine şizofren, birine bi-polar (manik-depresif) teşhisi konur.

Deneklerin yattıkları süre esnasında, doktor ve hemşirelerin davranışlarını defterlerine kaydetmeleri, hastalıklarının semptomu olarak algılanır. Kimi tuvalete giderken bile gözlem altındadır. Sonunda, ancak hasta olduklarını kabul etmeleri, ilaçlarını muntazaman alacaklarına söz vermeleri kaydıyla serbest bırakılırlar. İlgili kurumlar araştırma sonuçlarından haberdar edildiklerinde, bilseydik oyuna gelmezdik, hastanın iyi niyetine inanmaya mecburduk, deney yapılacak diye bizi önceden uyarsaydınız yalan söylediklerini atlamazdık derler. Önde gelen bir üniversite hastanesi, hodri meydan, deneyi tekrar yapın der. Üniversite hastanesi, kendilerine başvuran 193 kişiden 41’inin kesin olarak yalan söyleyen denekler olduğunu, daha bir 42 kişinin de muhtemelen yalan söylediğini bildirir. Oysa üç ay boyunca hastaneye tek kişi denek olarak yollanmamıştır.
Egemen düzenin önyargılarının psikiyatrik teşhisleri belirlemesinin en ibret verici örneği, Sovyetler Birliği’nde rejim muhaliflerinin akıl hastası oldukları gerekçesiyle hastanelere kapatılmasıydı.

Amerikan Psikiyatri Cemiyeti’nin kategorilerinde de 1980’li yıllara kadar eşcinsellere patolojik vaka olarak bakılıyordu. Taa ki egemen düzenin cinsellik yargılarını ’68 kuşağının tepetaklak etmesine kadar.

Psikiyatride teşhisler, psikolojide zekâ testlerinin yıllardır sorgulanan bilimselliği kamuoyuna yansıtılmıyor. Bu alanda insan hakları ihlallerinden Türkiye de nasibini fazlasıyla alıyor.
Dünyada her yıl milyonlarca çocuk, güvenilirliği tartışmalı, ABD’li firmaların sattığı zekâ testleri uygulaması sonucu heder ediliyor.

Üniversitede ders verdiğim yıllarda bir grup öğrencimle Bakırköy Akıl Hastanesi’ne alan çalışmasına gittik. Koğuştayız. Psikiyatr duvarda tebeşirle yazılmış tabelaya dikkatimizi çekti. Girenler, çıkanlar ve ölenlerin sayısı yazılı. Giren-ölen sayısı aşağı yukarı birbirini tutuyor, iyileşti diye çıkan pek yok. Koğuş sakinlerinden birisi yanımıza yaklaşıp doktora, “Ben iyileşip çıkacağım” dedi. Doktor, kadının yüzüne bakmadan “Evet, akıl hastaları böyledir, semptomlarından biri de iyileşeceklerini zannetmeleridir” diyerek konuşmasını sürdürdü.

Gene aynı yıllarda, uluslararası bir psikoloji toplantısında ‘Sen Adam Olamazsın: Zekâ Testlerinin Toplumsal İşlevi’ başlıklı bir tebliğ sunmuştum.

Bunu Türkiye’de de yayımladım. Kurucularından ve o sıralar başkan yardımcısı olduğum Psikologlar Derneği’nden, ekmek paralarıyla oynadığım gerekçesiyle atıldım. Türkiye’de özel alt sınıflara sözde bilimsel gerekçelerle sürgün edilen çocuklar bu testlerin kurbanı. Aynı Almanya gibi ülkelerde, zekâ testleri mağduru on binlerce göçmen çocuk gibi.

Demokrasinin, adalet sisteminin, kadına yönelik şiddetin, laikliğin, yolsuzluğun gündemde olduğu, askeri darbelerden kurtulmanın hâlâ marifet sayılabildiği Türkiye’de, yukarıda örneklerini verdiğim türden insan hakları ihlallerinin gündeme gelmesi bakalım daha ne kadar zaman alacak? Bu koşullar altında asıl ‘deli’ olan, ezdiklerine, sömürdüklerine uyumsuz diyen, onları şu veya bu şekilde tecrit eden egemen düzen değil mi?

Gündüz Vassaf

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.