Menü Kapat

Yazar: flagg (sayfa 1 / 266)

Her Şeyin Yazısı

30 Mayıs 2002 tarihinde Ulus Baker’in ders grubuna yolladığı proje tartışmalarına dair yazı:

Arkadaşlar,

Galiba projelerin teorik arkaplanlarını (derslere gelmediğiniz için) buralarda tartışmak zorunda kalacağız… bu yüzden size verdiğimiz o “zorlama” ödevi (dissertation synopsis’i hepiniz aldınız umarım) yaparken projelerinizle ilgili kılınmış yönleri de herhalde biraz aydınlatıcı olacak… bunun için de modvisart mailing-list’i gerçek anlamında kullanmaktan başka çareniz yok…

Projeleri hatırlayalım önce –ve sizin kolaylığınıza, birbirleriyle aslında bağıntılı olduklarını da… Projelerden birincisi Eisenstein ile Vertov, ikincisi ise Vertov ile Riefenstahl arasında cereyan ediyor. Bu temaların hem Deleuze okumalarımız hem de bu dönem tartıştığımız şeyler bakımında manalı olduklarını ben düşünüyorum, ama diğer arkadaşlar bu “manayı” nasıl bulurlar bilemiyorum. Üçüncü proje ise Türk sinemasında “aşk” jestleri ve imajları olarak belirdi… Şimdiye dek en çok bunu tartıştık –ve özgün görünmesine rağmen galiba “ideolojik” bakımdan en sorunlu olan proje de bu… Haliyle Riefenstahl’ın filmettiği “Hitlere aşık sarışın genç Alman kızlarının” dünyası değil bu (Leni’nin aşkı da ne kadar berbat bir tarzda kavradığına son festivalde gösterilen Ova filminde benim gibi bazılarınız da şahit olmuştur)…

Şimdi, birinci projenin çıkış noktası açık görünüyor: –hep tartıştığımız bir tema bu ve herhalde sinema tarihinin kökeninde yer alan tartışmalardan biri (hatta bu tartışmanın aslında “biricik” olduğu konusunda Godard ile Daney’nin gözlemlerine katılmak gerekir). Tartışmanın filmini oluştururken belli bir okuma gerekiyor, sanıyorum arkadaşlarımız bunu yapıyorlar. Ancak bir “montaj” düşüncesi geliştirmeden Eisenstein ve Vertov (giderek Godard) çapındaki filmcilerin dünyalarını karşılaştırmaya girişmek oldukça “yüksek” bir proje gibi geliyor… En azından bu iki filmcinin sinemada montaj hususunda en güçlü düşünceleri ileri sürmüş olan kişiler olduğundan hareket edersek belki belli bir noktada umutsuzluğa kapılıp “ne haddimize” demek düşecektir bize…

Ama hayır!.. Çünkü biz de bir iş yapmak istiyoruz, dolayısıyla hiçbir zaman “ne haddimize” deme hakkımız yok… Godard “sinema tarihi” yapmaya neden girişti? Serge Daney, daha önce de okuduğumuz bir söyleşide ona şunu sormamış mıydı? “Tarih” ancak iş bittikten sonra yapılır… Sinemanın işinin bittiğine mi inanıyorsun gerçekten? Bu Hegelci bir yaklaşım gibi: Minerva’nın baykuşu karanlık çöktükten sonra uçar… Belki sinema üstüne en büyük düşünürlerden olan Serge Daney’in bile Godard’ın Histoire(s) du cinéma’sında kavrayamadığı bir nokta vardı. Sanırım ya Godard arkadaşına projesinin tümünü anlatmamış –veya buna vakit bulamamış, çünkü Daney beş yıl önce apansız dünyamızdan ayrıldı… Ya da bir şeyin öyküsü o şey henüz canlıyken anlatılmalı, yoksa çok geç olur…

Bence Eisenstein-Vertov tartışması Godard’ın dediği gibi sinema konusunda yapılabilecek en “sağlıklı” tartışmaydı, çünkü sinemanın ne olduğuna, ne olması gerektiğine ve ne olacağına (daha da önemlisi, “ne olabileceğine”) dairdi. Vertov ile Eisenstein, her ikisi de, sinematografinin mutlak gücüne inanmış insanlardı. Düşünün ki yepyeni bir medyum, ki ruh bile çağırır, varlığı kaybeder ve yeniden icat eder, dili de içerebildiği için en yüksek edebi sanatların ötesine geçebilir –tabii ki onları içerebildiği için…

Peki ama, bu tür bir güveni sinematograftan esirgemeyen Vertov acaba neden koskoca bir “dramatik”, “fictional” alanı yok etmek istemişti… önce bunu anlamak gerekiyor… Soruyu biraz daha genişletmek de gerekiyor: neden hala derslerimizde sinemadaki konvansiyonları kırıp parçalamaktan söz ediyoruz ve şimdiye dek önde gelen, ve önem verdiğimiz her sinemacı, acaba neden bizim gibi yapmaya çalışmış?..

Sinematografi, icat edildiğinde Lumière kardeşlerin elinde bir “belgeleme” işlevi üstlendi… Vertov açıkçası bu kanala aittir… Montaj fikri doğduğunda (Méliès) ise kurgu ve drama filme dahil oldular… Yapılacak farklı türden işler vardı böylece: kurmaca sinema –öyküler anlatan, hayaller kuran vesaire… ve kısıtlanmış “belgesel” sinema… Eisenstein ikisini de reddetmemiş olduğu için bize daha yakın görünüyor şimdilik… Ama unutulmaması gereken çok önemli bir nokta var: sinemada kurgusal-dramatik her unsura mutlak bir biçimde ve ömür boyu (1954’te vefat etmişti) düzenli olarak karşı çıkmış olan Vertov’un derdi acaba neydi?

Bu derdi sanırım Vertov’un hem Eisenstein, hem Esfir Şub, hem de Sovyet Sanat Komiserliği (bu ikinci ve üçüncü kişilik bu oluşuma belli belirsiz daha yakındılar ve belli ki Vertov’un “sosyalist realizm” bakımından giderilmesinden ve film yapamaz halde bırakılmasından birinci derecede sorumluydular) tarafından nasıl ve hangi noktalardan eleştirildiğini kavrarsak farkedebiliriz. Bu biraz “gizli” bir tarihtir ve çoğunlukla “yapılamayan” veya “zorla yaptırılan” filmlerle örneklenmiştir… Dolayısıyla bu filmlerin satır aralarını (Vertov’un deyişiyle “imaj-aralıklarını”) okumak gerekir…

Vertov-Eisenstein karşıtlığı konusunda şöyle bir okuma parçaları arasında dolansanız, Anglo-Sakson dünyasında pek çok makale bulursunuz… ve bunların büyük bir çoğunluğu size şunları anlatır: Vertov Sovyet rejiminin bir propagandistidir ve kurgu gibi temel sinematografik bir cihazı bu amaçlara feda etmiştir… Çok yeteneklidir ama sonuçta bir ideolojiye teslim olmuştur…

Devam

blue mountain

“blue mountain project” kendisini “historic avant-garde periodicals for digital research” olarak konumlandırmış. bizim bakış açımızla cennete tekabül ediyor kendisi.  misyonları ya da odak noktaları 1848 ve 1923 yılları arasında üretilmiş nadir bulunan ve kısa ömürlü dergileri, manifestoları ve diğer yayınları kapsıyor. genellikle avrupa ve amerika dolaylarındaki modernleşme hareketlerine odaklanmıştır. biraz sonra göz atacaksınız ama “dada”, “pan”, “der sturm”, “surrealisme” gibi yayınların tümüne yüksek çözünürlükte ulaşabileceğinizi ve indirebileceğinizi önden belirterek tansiyonu arttıralım. sizindir;

blue mountain – periodicals 

hüseyin kıran – madde kara

bazen bana kelimeler geliyor
gudubet, karmaşa, alkış azamet
kendiliğinden geliyor açılıyor evler
yorgun kahvaltılarıyla kadınları evlerin
çay sarhoşluğu, ovalanmış beşik, eterli dantel
hoş şeyler sunuyor kelimeler; tanrısal!
aklım almıyor
-donuk doğrularım var benim

kullan at çağında yaşıyoruz. estetik, kalite ve uzun ömürlülük her zaman geri planda. önemli olan hız. hızlıca tüketebilmek. tüketmek. dolayısıyla aksi yönde ilerleyenler ve üretimleri her daim dikkatimizi çekti, çekiyor, çekecek.

nereye varmak istediğimizi anladınız. madde kara. hüseyin kıran’ın “kült” diye nitelendirilen şiir kitabı. 13 yıl önce metis basmış. kendisinin ayrıca ilk kitabı. sel yayıncılık üşenmemiş tekrar basmış. hem de oldukça özenli basmış. kapağından tipografiye madde kara’ya birebir yakışmış. üstüne bir de baskıyı numaralandırmaları ayrı takdir toplamış. (kitap numaramız: 0982)

kıran üniversiteyi bırakmak ve on yıl cezaevinde kalmak zorunda olan biri. madde’nin neden kara halinde olduğuna bir cevap gibi. edebiyat tarihçisi ya da eleştirmeni değiliz. dolayısıyla onların söyleceklerinden uzak kitabın hissettirdikleri hakkında yorum yapabiliriz. yalınlığından bahsedebilir aynı zamanda derinliğiyle sizi alıp götüreceğinden söz edebiliriz. her sayfada vakit geçireceğinizden, o kadar hızlı tüketmek istemeyeceğinizden emin olabiliriz. varsayımlarımızın sayısını arttırmaya gerek kalmadan umuyorum kitaba ulaşıp göz atmanızı sağlayabiliriz. çünkü son varsayımımız, pişman olmayıp aksine teşekkür edebileceğiniz.

madde kara
hüseyin kıran
Sel Yayıncılık
2017, 75 sayfa
ISBN 978-975-570-879-9

SPK – Endüstri Sonrası Strateji

Ölüm Katedralini Teşhir Etmek

Bizler hepimiz Alman Yahudileriyiz* sloganının gerçek anlamı, o insanlarla dayanışmak için söylenmiş olması değil, aslında onların olağandışı bir fenomen olmadığının da kaçınılmaz bir olgu olmasıdır. BU DURUM NORMDUR. ÖLÜM HAYATIN HER YERİNDEDİR. SPK bu durumu fetiş haline getirmez, o bu Ölüm Katedralini teşhir eder.
Strateji ‘diyalektik’ değildir. – özgürleştirme/kontrol, bilinçdışı/bilinç, sapkın/normal, seksüel/iffetli vs. gibi.
Strateji FEKALETSELDİR – durumu en uçlarına kadar götürmektir.
Strateji SEMBOLİKTİR – sistemin kendi tahammül edilemez göstergelerini kendisine karşı kullanmaktır.
Strateji ANONİMDİR – başka bir ‘yıldız’ kayması şeklindeki sınıflandırmayı reddetmektir. Norm bizleriz. Alacakaranlık bizleriz.

Endüstri Sonrası Strateji (Putların Alacakaranlığı)

Michel Foucault ‘Disiplin ve Cezalandırma’da, sosyal kontrol mekanizmalarının kapatma ve gözetlemeden, sağaltıma doğru nasıl dönüştüğünü gösterir. Suçlular ve akıl hastaları artık bir ‘geri dönüşüm’e tabi tutulmakta ve normalize edilmiş homojen vatandaşlara dönüştürülmektedir. Hem sağ hem de sol, sapkın olanı yeniden topluma kazandırmak gibi yöntemlerle bu problemlerde sorumluk almak isterler. Bizler bunu yapmamalıyız. Sosyal sapmaya olan ilgimiz, sistemin kendi hudutlarını kontrol altında tutabilme sakatlığını devam ettirmek ve genişletmek olmalı.

Başka bir kurgu da, bilinçdışını ya da ‘psişe’yi özgürleştirerek endüstri sonrası dönemin imgeselliğine (simulakra) saldırabileceğimiz fikridir. En başta, modern bilinçdışı, metafizik bir kavram olarak ele alınmalıdır. İlkel insanların bu kavrama ihtiyacı olmamıştır çünkü medeni ve ilkel düşünce arasında bir ayrıma gitmemişlerdir. Kurtuluş ya da özgürlük fikriyle ‘Efendi’nin hepimizin içinde içselleştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkmış ve yabancılaşma başlamıştır. Bütün yaban, gezgin, ve sembolik süreç ‘’bilinçdışı’’ olarak adlandırılmış ve tıpkı ölüm kavramı gibi ele alınarak uygarlaştırılmıştır. Bu yapay bölünmeyi sürdüren her fikir trajik olarak meseleyi anlamaktan uzaktır. Ayrıca, bilinçdışını yaratan sosyal bir kodun da, onun içeriğini yazıp kontrol edemediğini düşünmek ahmaklık olur; tıpkı bilinçli yaşamlarımızı manipüle ettiği gibi. Aslında bu da aynı zamanda kodun kendisini devam ettirebilmesi için kullandığı en etkili yöntemdir. Psişik özgürleşme tam anlamıyla sistemin bir formudur, altmışların uyuşturucu deneylerinin de gösterdiği gibi aslında radikal bir çözüm de değildir. Bireyleri değiştirmek tam olarak toplumları değiştirmez.

Endüstri Sonrası Simulakra

Batı kültürünü Endüstriyel olarak adlandırılabilmemizin ardından birkaç on yıl geçti. 1930’ların yetersiz-tüketim krizinden itibaren, üretimin değil yeniden üretimin, eşdeğerliliğin değil mübadelenin, ürünün değil modelin hüküm sürdüğü tamamıyla farklı bir sosyal yapıya dönüştük. Artık endüstri sonrası bir dünyada yaşıyoruz: daha fazla, bütün emeğin değiş tokuş edildiği ve tekilliğini kaybettiği değil onun yerine emeğin ve boş zaman faaliyetinin birbirine girdiği bir dünyada, alınıp satılan değil, bütün kültürlerin birbirini etkilediği bir kültürde, sevginin orospulaştırıldığı değil, ama özgürleştirilmiş soğuk bir cinselliğin mecburi olduğu bir yerde ve zamanın artık para gibi biriktirildiği değil, nostalji, fetişizm ve fütürizmin karmaşık ağında kırıldığı bir dönemde…

Devam

Rainbow Over Ottoman

osmanlıcılık. F91W’ye selamlarla.

kimliği yıkıp parçalamak

Kimlik politikaları dönemine girdik. Üstelik Türkiyecek, belki de dünyacak altüst olmuş bir kimlikler savrukluğu halindeyken bunları ayrı ayrı, üst ve alt kimlikler diye tartışmaya davet ediliyoruz. Kimliği, sürekli kaybedip durduğum (ve bu yüzden başım sürekli belada) bir kâğıt olarak tanımaktan öteye kendi hesabımca geçemiyorum, ama insanların bu kimlik derdini de anlamak istiyorum gerçekten. Bu yüzden bazı felsefi-siyasi kavramları devreye sokmam gerekli. Bu yüzden kusuruma bakılmasın, çünkü epeydir kavramlarla düşünmeyi başaramayan bir dünyadayız ve herhalde şu İslami üst-kimlik meselesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı düzeyinde telaffuz edilmiş olsa bile bu kavram falan değildir.

Kimlik, “identitas” iki şey arasındaki aynılıktır ya da benzerliktir. Aynılık varsa bu iki şey farklı farklı değildirler. Benzerseler ta baştan onların farklı farklı olduklarını varsayıyoruzdur. Yani onlara bir bireylik atfediyoruzdur. Afedersiniz ama mesleğim sosyologluk olduğu için bu tür mantıki bir meseleyle uğraşmam bazılarını rahatsız edebilir. Ama ne yazık ki sosyal bilim ve siyaset bilimi literatürünün neredeyse tümüne yakını bu türden kavramları (kimlik, aidiyet, kadınlık, erkeklik, azınlık, çoğunluk, etnisite, globallik, yerellik vesaire…), ifade ettiklerine çok bol gelen, oldukça yoğun bir tarzda kullanıyor. İnsanlar bu yüzden sanıyorlar ki herkesin derdi bir kimliğe sahip olmak, yaşadığı dünyada kendini bu kimlikle ifade etmek, hatta daha da kötüsü bu kimliği arayıp durmaya mahkûm olarak sürekli bir arayışta yaşayıp ölüp gitmek.

Üstelik bu “kimlik” denen şeyin bir de “bunalımı” var. Yani, bunalıyor. Ya da belki demek istiyorlar ki, onu arayıp bir türlü bulamazsanız yandınız, şizosunuz, depresifsiniz, paranoyaksınız, hatta daha da kötüsü, nevrotiksiniz (nevrozu tarif eden Freud ve takipçilerinin psikozlar konusunda iler tutar hiçbir şey söylemiş olmadıklarını bilerek söylüyorum bunu). Son tahlilde ise size “terörist” ya da “muhtemel cani” bile diyeceklerdir. Bu durumda sizden bir şey çıkmaz. Bu kimlik o kadar yüce bir şeydir ki uğruna uçaklar binalara dalış yapar, içki içenler gettolara kapatılır, çeşitli vatandaşlık hukuklarından bahsedilir, giderek her şey aklıselim birinin artık tasarlayamayacağı bir düğüme karışır.

Devam

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.