Menü Kapat

Yazar: Fikrizina (sayfa 1 / 2)

Ölüm geldi ya da hiç gitmedi

İş yerinden hışımla çıktı.
cebindeki paketten son bir sigara çıkarıp yaktı.
bu halde çok yürüyemezdi
hissiz ve bitap haldeydi
bu halde çok sürdüremezdi ilgisini;
işsiz, kadınsız ve beş parasız
aksi olabilen hiç bir adama
karşı koyamazdı.

Gün gelmişti, bunu hissetti
intiharın zamanı geldi
sakin adımlarla
bulduğu ilk markete girdi
iki şişe şarap ve bir paket sigara
aldı, en  pahalılarından,
para bekleyen kasiyere
bir yumruk patlattı
alışverişin tüm kurallarını
tam tersine çevirmek istedi

ve kaçmaya başladı
peşine tüm insanlık düşmüşcesine hızlıca
ardına bile bakmadı
içiyordu bir yandan; iki elinde de bir şişe
daha farklı var olamazdı buralarda
o kağıtların arasında ve
aşağılık duygusundan kurtulamayan adamlarla
dayanamazdı bir ömür

sonunu bilmediği bu hayalin
bir kapı gıcırtısıyla ve insan çığlıklarıyla
bölündüğünü gördü yarım yamalak
gözleri aralandı
bir kadın ve bir kaç çocuk
ağlıyordu
saat 8’i geçmiş ve eline şu mektubu tutuşturmuşlardı
“KOVULDUN…”

Üç gün yas ama ya sonra ?

Bir kez daha, yine yine ve yeniden. Ne kısır döngü ama. Bilgiler, akabinde hedefler ve bilinçler ve nihai kalan acı, korku ve elbette ölüm.

Gerçektende yakın ya da uzak bir yerlerde bir vahşet daha yaşandı. Ne hissettiğimizi bile anlayamayacak kadar şaşkınız. Ben de buna şaşkınım. Yaşanmamışlık üstü bir şaşkınlık ve keder içindeyiz. Ayrıca ilginçtir ki bizim için yaşanmamışlık olarak kalması temennisindeyiz ama gizlice. Üzgünüz ama benciliz de. İtiraf etmek zorundayız ki o bombanın bir kilometre dahi yakınlarında olmadığımıza şükrediyoruz. Bunu, kabul gören toplum hissiyatlarıyla da süslüyoruz.Milliyetçiyiz, insancıyız, barışçıyız ama götümüzün dibinde patlamıyorsa bomba bir bok çuvalı gibi koruyoruz eylemsizliğimizi. Duyduğumuz acı ve hüzün her daim kendimizden sonra gelecektir.

Bir bombanın daha patlaması, televizyonun sesler curcunasından saçılan ölü ve yaralı sayıları falan değil artık mevzu. Bencillik de değil. Her seferinde bu farklı, bu bir ”en” dense bile. Cumhuriyet tarihinin en kanlı terör olayı… Ne isim ama. Bazen hisler için çokça tekrar eden sloganlar gerekebilir.

Bunca zamandır yaşanılan benzer olaylar, ölen insanlar, ana ocaklarına düşen ama dağ başında patladı sanılan bombalar. Tüm bunların en büyüğüne tanık olmamız üzüntüyü değiştirebilir mi ki? Şaşırmadık ama öyle davranmak gereklilikten yine.

İyimser değilim. Ayrıca bunca kelamın arasında çözüm yolunu bilip de bu çaresizliği aşağılayacak bilgeliğe de sahip değilim. Ancak farkında değil miyiz merak ediyorum. Bugüne kadar tarih hüsranlarla dolup taşıyor ve biz onu öğrenmek için şartlanıyoruz. Sıyrık mıyız yoksa gerçekten hepimizin özündeki bir parça kötümserlik mi bu merakın sebebi?

Tüm bilinçler insan uydurmacasıdır. Tarih, psikoloji, matematik, siyaset, tüketim, insan ilişkileri, ahlak… Ancak bunlardan tümüyle habersiz var olamayız kabul ediyorum. (sağ bırakmazlar). Ama güvenemeyizde. Bilgi çağı ve ilerlemek. Ne de cezbeden sözcükler değil mi? Hatta bu algının aksine yaşayanlar yani delirenler (ben ve daha fazlası olduğunu umduklarım) ne zavallı? Doğru olabilir. Zavallılık. Ancak bu akıl almaz ve iyi ya da kötü niyetlerle uydurulmuş  kirli bilinçlerin arasında güçlenmekten daha az ölümcül olsa gerek.

Dışarısı çok bilgili, çok hızlı ve çok ölümcül. İnsanlar hayvanlardan farklı ve akıllıydı. Ya sonra? İnsanlar aynı arbedenin içinde. İnsanlar yasta ve hüzünlü. Anlamaya ve değiştirmeye çalışıyorlar. İşlerine, okullarına, sevişmelerine, tartışmalarına, anlaşmalarına, oyunlarına, hesaplarına, kavgalarına, sohbetlerine, içmeye, gülüşmeye, dedikodu yapmaya, fotoğraf çekinmeye, tüketmeye devam ederken, günlük hayatlarına devam ederken yas tutuyorlar. Günlük hayatlar boyu bir yanlışlar yelpazesi bizi sürüklüyorlar belki de bilemiyorum. Siz biliyorsunuz her şeyi ama ya sonra?

Tanrı bize küstü

Koca bir hikaye kitabıydık biz, sayfaları kirli
kirlendikçe çocukların büyüdüğü
kirlendikçe üzerimizin örtüldüğü karanlık bir kitap
Herkesin satırı sahibinin hevesleriyle süslenmiş bu kitapta
her kelime parlatılıp cilalanmış
herkesin olmasını istedikleri varolanların yerini almış
karanlık unutulmuş yine
–Gözlerim bozuldu artık
göz gezdirirken başlıklara,
kitaptaki yerimi bulmaya çalışırken
tükendi gözümün feri bu karanlıkta
Kaçmak istedim
kaçayım derken tosladım hep uzun cümlelere
İnsanlık sahaflarından kaçan ben
eskitmeyi bilmezken
eski ve yeni farkıyla dillenen yaşlı yazarlara rastladım
İki lafı bir arada tutamayan ben, yine kaçtım
Daha cümleleri bir araya getiremezken
pek çok kez susturuldum
Bu sefer de
her şeyi yiyip bitiren efendilere
baş buyuran aç gözlere kaldım.
–Gezdim sayfa sayfa, atlayamadan korktuğum sayfaları
mecburi kılmıştı herkes hayatını başkalarına.
Herkes karıştı birbirinin sayfasına
duymaya değmezdi kahkahalar
herkes alıştı büyük acılar duymaya
alıştık sona yaklaşmaya, yokoluşa
Sonuna vardığımızda ne olacak biliyor musunuz?
…ben de bilmiyorum, kimse bilmiyor
Tek bildiğim bunca karalamanın hepsi şüphesiz
dönmemiz için yolumuzdan;
Tüketen halkların fırsatçı provakatörleri, liderleri
Otoriter psikoloji bilinçleri ya da zorbaya hak veren konformistleri
Sayfaların gölge altında saklanan tüm iğrençlikleri
Hepsi bu kitabın sonuna varabilmek için.
–Sona yakınız
Hiç soramadan ve hiç sıra alamadan
o devasal kurumlarda öleceğiz.
Yazıyor işte bunların hepsi, bakmayın öyle
Boşa yazılmış demek ki kitaplar
Bizim kitabımız bir, aklımız her daim selim tabi.
Çok gecikmez tepkileriniz, biliyorum
Boşuna yerimi aramamalıyım burada
devlet sinemalarına kaçak girer gibi
Boşuna tüm yazılanlar, boşuna tüm bu çaba
–Çok gecikmez, kadrolu eleştirmenlerimiz yerini almakta,
biliyorum artık öğrendim.
Yasaklı cümlelere adalet(imizi) getirmeli
her konuya değinmeliyiz sayfalarda yalandan da olsa
Şikayetim yine oturduğum koltuklarla götüm arasına
sıkışıp kalacak,sesi çıkmayacak
Pantolonuma yapışan sakız gibi hep küçük düşürecek beni
Göze alsam bile onca ayıbınızı bulmayacak yerini artık
Boka batacağım günden güne her denememde
Nitekim taşlar düştü kafamıza zaten, elmalar değil
–Korkulan ve tereddütlerimiz yerine
unutulan memnuniyetsizliğim değil ölümler oldu yine
Kin hiç uyumazken ölüm alarmlar gibi
Ertelendi hep düşünceler içinden
Acıtmadı ölümler bir anadan bir yardan fazlasını.
Alıştı kanında taşımaya insanlar
anlatamadığı çürümüş duyguların tadını
Ağız birliği yaptık, yaşam mücadelesi oldu katliamların adı
Hükmeden herşeye de düştü süslü bir isim
–Durmadı dünya
döndü döndü ve başımızı döndürdü
Direndi, çokça öldürdü ama ölmedi insanlık
Meleklerin kanatlarına sıçradı kan, kaçıştılar
Tanrı küstü evrenin karanlığına ve bize
Demek istediğiniz eğer bu ise
belki haklısınızdır, insanlık ölmedi
Sadece Tanrı bize sırtını çoktan döndü

Geç oldu Yum vicdanını!

İnsan, doğası gereği pek verimli değildir geceleri. Doğal bir sersemlik ve hem fiziksel hem mental bir yorgunlukla boğuşur yaptığı işlerin yanında. Yapılan eylemler daha yorucu, yaşanmışlıklar, yalnızlıklar daha acı ve şüphesiz göz kapakları daha ağır gelir.

İnsan medeniyet basamaklarını bilgi dağarcıkları ve teknoloji çığırlarıyla üçer beşer, kör topal çıkarken her zaman bozmuştur doğanın işleyişini. Biyolojik saatimiz ise bu yıkımlardan payını alan başka bir mevzudur. Hepimiz üstün körü bir bilgiye sahibizdir bu biyolojik saatle ilgili. İnsanın uyku düzenini biyolojik uyarılarla düzenlediği de bildiğimiz üstün körü işlevlerindendir. İnsan uykusu gelince uyur ve uykusunu alınca kendiliğinden uyanır. Bu harika düzen bize böylesine basit ve kullanışlı yansır. Biz ise uyumak için depresyon sonlarına, ertesi güne yetişecek pek mühim işlerin telaşına ve yoğun mesai günlerine odaklı saatlerle kendimizi hazırlama çabasında tükeniyoruz. Yorulmuşuz hep yorgunuz. Alarm sesleriyle boğuşur olmuşuz. Ancak öyle anlar var ki bu yıkımdan öte acı istisnaları gözümüze sokuyor hiç çekinmeden.

Evet, bu kendimizi yeni bir insan modeline çevirme, daha çok sahip olmak, daha çok öğrenmek, daha çoklarında daha az uyku bulacağımız çalışkan hallere girmek için bozduklarımızı gördükçe tepkiyi yapıştırıyorum. Ama bir yandan da saatin üç buçuğunda kalemimden sızlanıyorum. Kendi fikrime ters düşüyorum. Çünkü artık daha fazla olan her bilgide kalbimin çürüdüğünü hissedebiliyorum.

Her gün, her yandan binlerce haber kulağımıza çalınıyor. Bir anda binlerce insanla aynı vaziyetten haberdar olup farklı kafalarla bambaşka şeyler anlıyoruz. Herkes tüm trafik kazalarının, yangınların evrelerini ezbere bilirken ölümün salt korkusu kimsenin kalbinden geçmiyor. Senaryolar türetiliyor, olay yeri canlandırılıyor ama kalpler uyuyor..Durum halihazırda, medya yalan yanlış da olsa hep yayında. Bir yerlerde kedi ezen ışıklar takla atıyor, uçaklar düşüyor, gökdelenler inşa edilirken bir kaç işçi düşerek ya da başka bir şekilde ölüyor ve taşeron firma iş kazası adı altında her türlü sorumluluktan kaçınmayı ihmal etmiyor. İnsanlar yine kendi medeniyet adımlarından bir kaçında öl(dür)ü(lü)yor. Ama gel gelelim bu ölümler istatistik olmaktan öteye gidemiyor. Kanımıza işlemiş artık şu mantıklı duygusuzluklar. Her habere şaşırmışçasına mantıklı bir yorumla yaklaşıyoruz, gerçeklerin üstünü örtüyoruz. Çünkü kaçıyoruz ancak. Suçluyuz ve bunu hepimiz biliyoruz.

Vicdanımız sızlamıyor ama rakamlar değil insanlar ölüyor. Savaşlar tarih kitaplarından, bilgisayar oyunlardan, filmlerden, marşlardan, destanlardan kalmış  aklımızda. Her zaman taraflı bir savaş sempatizanıyız desek inkar edemeyiz. Herkes ülkesinden bir parçayla karışıyor konuya. Ya içinde yaşamamızın  getirdiği bencillik ya da mantıkların gereklilikten edindirdiği çıkar olabilir ancak bu. Milliyetçilik duygusu az ya da çok aşılanmış beyinlerimize ve siki tutan biz olmadıkça savaşlar sebeplerden ve sonuçlardan ibaret geliyor bize. Milletler tartışıyor, anlaşamıyor. Nedenlerini herkes biliyor herkes gündemin içine düşenlerden payını alıyor. Medya her an takipte ve evlerde. Doğru ya da yanlış herkes çok şey biliyor. Ama çocuklar spikerlerin entel gösteren kelimelerinden bir bok anlamıyor. Kulağına ilişiyor bazen basit cümleler: ” Milletler arasındaki anlaşmazlık devam ediyor.” Savaşı bekliyor insanlık, hazırlanıyor. Çocuğun ise aklında canlanan tek anlaşmazlık anne-babasının kavgası ve bu bile onun için büyük bir acı. Şimdi kim bahsedebilir çocuklara savaşlardan? Bahsetmiyoruz zaten. Onların ne savaştan ve puan sistemli halklardan ne de yedi cihana buyuranlardan haberi yok. Bahsetmiyoruz çünkü ölüyor zaten çocuklar haberleri olmadan dönen onca dolaptan. Kimi duyarlı kesimlerce oturup efkarlanıyoruz şu halvete. Devletlere sövüyoruz, kalpsiz askerlere hiddetlenip caka atıyoruz her yerde. Soğuk yatağında korkuyla yatan, oyun arkadaşlarının ölümünün oyundan ibaret olmadığını farkedebilecek kadar hızlı büyümek zorunda bırakılan onca çocuğu unutuyoruz.

Serbest piyasanın taraflı çarkları dönüyor; kimilerinin cebi kimilerinin kefen rengi için. Her gün tutarsız bir paha biçiyoruz her bir hayata ama ne yazık ki adı çirkin; Para. Kimine dramatik bir klişe, kimine boş laflarla geçiştirilesi bir mesele ancak bilmeliyiz ki: Bir düzen hayat devamlılığını ve çoğunluğun çıkarlarını sağlarken aynı düzen bir burjuva yaratıyor. Açlıktan kokan ağızlar bile yok artık sokaklarda, satın alınıyorlar, onlara ucuz fiyatlar biçiyoruz alıyoruz ve çöpe atıyoruz.  Vicdanlar sızlamıyor ve nitekim yine insanlar ölüyor.

Sağcısı solcusu, ilerisini gerisini düşünmeden birbirini yiyor, hatta halkları yiyor ama yine de doymuyor. Öte yandan devletler saldırıyor halklara. Hapishaneler adalet ayıplarının açıklarını, açıkları ortaya sunanları örtmek için, tımarhaneler uyutulan halklarda pürüzleri ayıklamak için, bankalar da  en alasından dolandırmak için inşa ediliyor,itinayla düzen vazgeçilmezleri listesine eklenip önümüze sunuluyor.Bunca pislik arasında insanlar bazen ölmeyebiliyor. Şaşırtıcı değil mi? Sanırım hayır. Hele unutkanlığınızla avunuyorsunuz kesinlikle hayır. Çok okuyup çabuk unutanlardanız hepimiz. Zaten ancak  bir sınav sistemine karıştırılmış ezbere bir tarih dersiyle örtülebilirdi onca ayıp. Güzelce planlanmış ancak sakın hak vermeyin bana, inanacağız yoksa masumluğumuza. Biz ne yaptık; okuduk koca koca üniversitelerde, boyumuzu aşan seviyeli ve bilgili insanlara eğildik ve yargılamak haddimize değil dedik. Kaybettik kendimizi hayallerle, ideallerle ve hain planlara figüran olduk hevesler uğruna. Biz ezildikçe ezmek için var olan bir canavara dönüştük. Öldürmedik, ölmedi bu sefer insanlar. Onun yerine sırtlarına yükledik ölüm tehditlerini, yaşam endişelerini. Emin olun daha kötüsünü yaptık. Uyuduk, uyuttuk ve uyananları tımarhanelere ve hapishanelere tıktık.

Şimdi birileri hayatından bıkkın, sızlanırken; birileri ne yaşadığını bile kavrayabilecek kadar özgür değil. Kimisi yarının işleriyle kimisi yarının hayatta kalma telaşlarıyla meşgul ediyor beynini. Orda bomda patlıyor, şurda tecavüz cinayetinin katili aranıyor, sorular sorunlara dönüşerek büyüyor;evlerde  kutulara sıkışan adamlar adalet nutukları çekiyor, burda reklamlar, haberler, diziler dönüyor… Dönüyor dünya tüm baş döndürücüğüyle. Bir psikoloji yalanı daha işleniyor yavaş yavaş: Birileri ölür her zaman hayat devam ediyor…  Duyarlılık yalanları sıkışıyor her yana. Suçlu hissedenler heveslidir olmadıkları gibi yansımaya topluma. Çıkıyor kanalın birine azdırıcı hap reklamı, konu bir yandan iktidarsızlık-ki ismi hoş tanımı yersiz bir kelime- bir yandan her ne olursa olsun pasif cümlelerle iyi insan olmak. Binlerce yalanın dolanın arasından şehitlere bir başsağlığı çakıyor ve devam ediyor toplumu bilinçsiz noktasından vuracağı, para kazanacağı işine. Her gün yeni bir yalan gündeme sıkıştırılıyor. Evlere sıcak sıcak geliyor gelişmeler, ölümler, şehitler… Sanki ekmek gibi ev ahali bekliyor hep ama karın doyurmuyor. Kimileri dikkatlice dinleyip her ayrıntıyı ezberliyor. Çay eşliğinde bilginin verdiği öz güvenle anlatıyor duyduklarını. Naklen yaşıyor iletişimleri kalben değil; kulaklarından beynine, oradan ağzına ve etrafa…. Takdir görüyor çünkü çok şey biliyor ve takip ediyor gündemi(!). Kimileri ise bunca konuşulanların, gündemin ta içinde çırpınıyor. Gördükçe bunca konuşulanları yalvarıyor kendi sesini de duyurabilmeyi. Tekerrürü bile can yakıyor ancak birileri yine çok konuşuyor amma ve lakin  insanlar yine de ölüyor. Bu sırada kimi kadınlar sevgililerine ilgisizlik mavralarından kavgalar yoğururken kimi analar da evlatlarını bekliyor sesini çıkaramadan. Belirsizlik farklı şekillere bürünüyor her yerde.

Hiç bir şey geldiği gibi gitmiyor. Hiç bir karanlık aydınlanmıyor. İnsanlar ölüyor. Daha da kötüsü insanlar öldürülüyor. Uyutuluyoruz ve hep yorgunuz bunca şeyden. Sakınıyoruz sevdiklerimiz, sanki gecenin çığlıklarına karşı fısıldıyoruz utanmadan: Geç oldu yum gözlerini. Kimin umurunda ki ölümün adı. Uyu, uyu artık , yum vicdanını!

Değilim

Bence ben değilim
Gelişen şehirlerin saldırgan açlarından
Ya da telefon rehberlerinde arananlardan
Hissetmiyorum işte gözyaşlarının karşısında
O hüzün dolu boşlukları
Çalışmıyorum mesai saatlerinizde
Daha fazla dolmamak için beklentilerle
Daha fazlasını harcamamak için içimde
Görmüyorum  sokaklara baktığımda
Medeniyetin  o büyük adımlarını
Sadece canavarlar geçiyor zihnimden
Ezmiş canavarlar çoktan bizi
Ayak izleri gözüküyor her yerimizden;
Dükkanlardan, son model arabalardan, süscağız ağaçlarından
Mozaik desenli kaldırımlardan, bizden, sizden
Canavar artık son derece içimizden

Devam

çocuk parkında anarşi – dismaland

Gerçek kimliğini sır gibi saklayan ünlü İngiliz sokak sanatçısı Banksy’i tanımayanımız, bir eserine dahi rastlayıp da hayran kalmayanımız yoktur sanıyorum. Böyle konuşuyurom fakat yine de tanımayan azınlık kısma kısaca tanıtmak için nefesimi tüketmeyeceğim. Zaten kendisi – bu şöhret mevzusu her ne kadar hoşuma gitmese de – eserleri sayesinde dünyanın sayılı grafiti sanatçılarından sayılmayı haketmiş bir çok ülkede insanların ilgisini çekmeyi başarmıştır.. Onunla ilgili medyatik bilgiler ve yersiz ilgiler gün geçtikçe artıyor. Bu beni korkutmuyor değil açıkcası. Her neyse konumuza dönelim…

Geçtiğimiz günlerde onca politik mesajlar içeren duvar resimleri, çeşitli dizilerde çizimleri bir yana daha farklı bir eserle çıktı karşımıza. Adı Dismalland. Disneyland’ ın çocukları eğlendirirken( kandırırken) ayak uydurduğu kirli dünyaya protest bir tavır takınan Banksy bu sefer yalnız çalışmamış. Bill Barminski, Caitlin Cherry, Polly Morgan, Mike Ross, Espo gibi  50’nin üzerinde sanatçının ilginç eserleri bu sergi altında toplanmış. Banksy’nin ise yalnız 10 eseri var.

İçeride çocuklara yüzde beş bin faizle ”harçlık kredisi” veren bankalar, aşırı tedbirli havalanları ve AVM lere ithafen güvenlik görevlileri, şatafatlı disney şatosunun yerine yıkık dökük, pek parlak durmasa da daha gerçekçi bir şato, eğlence adına parkın içinde binek oyuncaklar, kazanılması imkansız oyunlar da var. Ayrıca Pussy Riot ve Massive Attack gibi grupların da konser vericekleri konuşuluyor. Her şey son derece itinayla kınanmış. Görevliler sevgi ve ilgiden uzak aksine asık suratlı ve sinirli. Güvenlik adına yapılan ilginç taramalar da sinir bozabiliyor. Gerçekten büyük bir özenle tepkiye sanat şekli verilen Dismalland 22 Ağustos-27 Eylül arasında İngiltere Weston-super-Mare’de ziyaretçilerini bekliyor olucak. Gitme imkanınız varsa güzel bir deniz tatilini heba etmek için gerçekten harika bir sebep olabilir.

etilen not: banksy ile ilgili ilk paylaşımı 8 yıl önce yapmışız. ufak bir arama ile diğer yazılar da görülebilir. fakat kendisinin e-kitaplarını etilen aracılığıyla indirmeyi ihmal etmezseniz bizce iyi edersiniz.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.