Yazar: Derya Boz

Eyyamgüder.

Posta Pulu Eksik Mektup

Bak bu kapı sabaha açılıyor, gördün mü?
Kendi ışığımdan alıp sana aydınlık bir kapı bırakıyorum.
Zaten ölümlü değil mi insan, neyin temaşası bu hayat.
Sonsuz duvarları göğü delen koridorlardan gösterilen bir parça gök uğruna,
Dert haneni bir eksiltirsem sevebileceğim bir ben uğruna,
Parmaklıksız mahpusluğa sığmayan bedenimi sana katıyorum.
Bu bir kenarda dursun, nasıl olsa unutursun.
Sen bana sabahları anlat kâfi, kulağım sende, ışığım sana feda olsun.

.
.

Çözümlerden önce sebepleri bulduğumuz her soruda ben
Bir köprüde beni sevdiğini,
Bir merdivende beni öptüğünü,
Yokuş bir yolda bana dokunduğunu hatırlıyorum.
Güzelliğin hafızası sağ olsun!
Üzülme sevgilim ben Allah’la hesaplaşmaya gidiyorum.
Ölçülmez kudretiyle adaleti sağlayamadığı şu evrende
Mutsuz geçen her günüm için ateşine odun atmazsam
Adımı yeniden koysun annem.  

.
.

Çiçek bozuğu yüzümün aynada duruşundan kurtuluyorum.
Toprak sıvıyor tüm eksiklerimi .
Söyle onlara bundan böyle
Kuşlara patates desinler merdivenlerde gördüğümüz zengin piçinin hatırına
Merdivenin hatırına, mermerin hatırına, bağlamandaki üç telin hatırına
(Allah, Muhammed, Ya Ali!).
Yıldızlar parlamasa kimin umurunda gece, utanma söyle?
Yine evde yer kalmayan bir eşyaya dönüşüyorum,
İsmini vermek istemeyen seyircinin yüzündeki kese kağıdına,
Yine bir kamburun sırtındayım sanki.
Yine eksiğim, yine fazlayım.
Yine sessiz bir kabullenişle darmaduman bir aynanın kesiklerini
Bedenimde taşıyorum.
Şu dünyada en çok ben olduğum için kendime üzülüyordum.  

.
.

Bak bu kapı sabaha açılıyor, gördün mü?
Kendi ışığımdan alıp sana aydınlık bir kapı bırakıyorum.  

Göçler Yüz Yıllar Önce Bitti

(I)
Isırdığı elmayı avuçladı Âzem
Evirip çevirmeden yani pek de oralı olmadan
Hani nimete de küfredercesine değil de
Bıraktı tabağın ortası sayılamayacak bir noktasına
Güneşin erken karşılandığı sabahların
Müjdesini veren hanımelleri kokusunu
Civara yaya dursun
Yola revan olmak için sebepler geçmişin
Ve geleceğin eşelenmesiyle kendini gösterdi
Başının yerinin avuçlarının arası olduğunu geç kavrayan Âzem
Özlediği şeylerin duygusuyla yetinip
Ne olduklarını unuttuğunu fark edeli
Sadece saniyeler olmuştu
Kendi soluğunu ensesinde hissetti
Aksi ürpertiden farklı tariflenemez bu hissiyatı
Sırtındaki yüklerin arasına tarihiyle not düştü
Saatin tam olmasını bekledikten sonra
Saatini kordonundan öpüp sol ayağını kaldırdığı
Yere gömdü
Hiçbir şeyi yarım bırakacak kadar az sevmemeli dedi
Eksikleriyle tastamam olmak şimdilik gitmekti

(II)
Az gitti uz gitti
Rast gele bir yolda rast gele bir kapıda bulabilirdi kendini
Şayet bu bir masal olsa
Hatta şekerden bir evin çatısını kemirebilirdi ağzından akan salyalarla
Hani evi yıkacak cinsten değil de damının akıtmasına sebebiyet verebilirdi
Âzem, uzun boylu ince parmaklı
Otuzunda kırk gösteren kırlaşmış saçları
Toros’un güneşinde kayış gibi olmuş derisiyle
Bir çift gözdü sadece
Kıvrılsa bir yudum su gibi akacak kadar küçülürdü ki
Sahildeki sandala da böyle sızmış olmalıydı
Gözlerini kapadığında hayalini kuracağı
Bir yarın olmadığını fark edeli
Sadece saniyeler olmuştu
Karanlığın insanı boşluğa atışına ve yok edişine daha fazla direnmedi
Minnet duydu ama huzursuzluğunu denizin suları götürmedi
Ardındaki onca sevgisizlik yakasında bir ilmek oldu da
Büktü boynunu
Kötülük hiç vazgeçmez, pes etmez
Güzel olan ne çabuk cayar sözünden oysaki
-suz eki alan hissiyatlarımızın sorumlusu güzelliğin yok oluşu değil de neydi
Öğreneceklerimiz var, hiç bitmedi, hiç bitmeyecek gibi
Tüm bu düşünceler beyninde devir daim ederken
Cebinden çıkardığı son parasını kullandığı bütün bağlaçlar uğruna
Denize kurban gönderdi
Yalanlarının kılıflarından kurtulmak sırtındaki yükü hafifletti
Yumdu gözlerini

(III)
Şehrin kalabalığında birbirine çarpa çarpa yürüyen
Bu insanlar hiç mi korkmazlar iz bırakmaktan ötekinde
Diye düşünmekten kendini alamadı Âzem
Göçebe bir tüccar olamayacağından halde bir hamallık işine girdi
Sabaha karşı başlayıp bazıları akşam bir çilingir sofrasında bulduğunda kendini
Halsiz kelimesinin defalarca aklının ucuna geldiğine yemin edebilirdi
Unutmak için hatırlamamak, hatırlamamak için yaşamamak lazım
Aklının ucuyla aklı arasındaki denge böyle kuruluyordu işte
Yerleşik hayatın insanlığa bıraktığı en acımasız miras hatıralardır belki
Kim bilir
Âzem bu dengeyi yitirdiğinde gözleri rüzgârın araladığı bir gömleğin
Yakasından görünen bir çift memeye, bedeni bu bir çift memeden tüm dünyaya
Yayılan turunç kokusuna teslim olmuştu
Eksiklerini dürten bu koku hatıraları mekândan azade
Âzem’in sırtını dayadığı duvarı tuz etmiş de
Aşına katmıştı.
Nefesi dakikaların gerisinde kalmış,
Hareketsizce, akrep ve yelkovanın yörüngesinde
Bulantılarını dışarıya atamamanın sancısıyla çırpınıyordu
Sıyrıldığı tüm an(ı)lar kaçıp da vardığını sandığı yerde bir kokunun donuna girmiş
Onu bekliyordu
Öğreneceklerimiz var, hiç bitmedi, hiç bitmeyecek gibi
O gün, gece olmadı, karanlık yetişmedi imdadına
Kalbinden başlayıp bacak arasında son bulan bir ağrıyla
Sıtmaya tutulmuşçasına soğuk terler içinde sarsılan Âzem
Suların serinliğini dahi teninde hissedemeden öylece bıraktı kendini
Çözüldü tüm düğmeleri kadının, yüzü aydınlandı düşünde
Kokusu denize yayıldı memelerinin, o deniz Âzem’i yıkadı
Ayıp yerlerine dokundu, ciğerlerine doldu

(IV)
Hiçbir şeyi yarım bırakacak kadar az sevmemeli demişti Âzem
Yarısı yenmiş bir elma sahibini kaybedince öylece çürüdü masada
Aynalar, insanların yüzünü göstermeye yetmedi

Önce Kadınlar ve Çocuklar Sonra Biz

Koşan çocuklar çizebilirdim yolcuların acelesi olmasa.
Göründü ve kayboldu aydınlık.
.
.
Kuşetli vagonlarda şehirler(in) arasına sığdırdığım yalnızlığımı
Bölüştürdüğüm yabancılar kadar uzun bakabilseydin bana
En kötü ihtimalle bir türkü tüttürürdük.
Seni bana saran yaralarımı kanatmadan.
İsterdim ki tüm yaralarımı gör, su dök, toprağa göm. . .
Zamanı öldürüp beni asmasınlar diye
Yan yatırdım tüm kum saatlerini.
Haberin yok.
Taşın ve taş duvarın haberi yok
Bir taşı duvara vura vura kırdılar
İçimin en acıdığıydı, duyamadın.
Bir sonraki istasyonda unuturum diye düşündüğüm
Ne çok anılar biriktirdim, bir öncekinde.
Hiç unutmamakla cezalandırıldığım.
.
.
Seslendi beriki, yol öyle susarak bitmez, bitmesi için konuşmaya başlamak lazım.
Göründü ve kayboldu aydınlık.
.
.
İki adım ötemde kafa kafaya vermiş iki gölge,
Avuçlarımda camın buğusu.
Hiç durmak bilmeyen bu tren beni sana getirmez,
Aslında kimseyi kimsesine götürmez de
Yolun umutla bir bağı var demek ki.
Öteki seslendi yanında oturan yabancıya
-Uyudun mu?
Önce kimin soracağı belli olmayan soruları
İlk o sormak istemişti belli ki.
Ne beriki ses verdi ne de öteki yutkunmaktan ileri gidebildi. . .
Düşle gerçek karışmasın diye uyumuyorum ben,
Haberin yok.
İnsanın ve yokluğun ve hatta özlemin haberi yok.
İnsanı, bir diğerinin yokluğuyla terbiye edip
Adına özlem dediler.
Mesafeleri ise bilinmeyen bir birimle ölçtüler.
Aklımın en çaresiz kaldığıydı, göremedin.
Belki bu defa becerir de ağlarım diye düşündüğüm
Ne çok felaketler geçti başımdan
Hiçbirine ağlayamamakla cezalandırıldığım.
.
.
Oyun bitmese ve kaçışmasa çocuklar martı seslerini hatırlayabilirdim belki.
Göründü karanlık, kaybolmadı…

Suda Ay İzi

Yalnızı öptüm son harfinden, kimsesizi.
Sana uzanamadım.

.
.

Çuvallar dolusu siyahlar toplamıştım.
Hepsini yangından sağ çıkan bir ağacın dalına astım.
Ardım, kuşağım belimdeki.
Önüm, usuma sıkışmış hayallerim.
Kafesler dolusu mahlûkatı serbest bıraktım.
Kalbim, cenderedeki ufak bir su birikintisi.

.
.

Kül tozuyor, ellerim(iz) kirli.
Külleri bir ateşe atıp gözümü bozkırlara diktim.
Bir cümlede yan yana gelmese isimlerimiz,
Bir kovuğa gizlediğim açıkçası 100 yıllar gizleyebileceğim
Senliğim, kaçışı yol bilmenin cahilliğinden.
Çelimsiz, ürkek.

.
.

Destelerce yaprak biriktirdim saçlarımda
Çürüdü yapraklar, tuz serptim, acıyı bekledim.
Dilimi alevle korkutup, yüzümü sahipsiz bir bahçeye
Emanet ettim.

Acı, rengini kaybetmiş gözlerim.
Acı, düşümde ters dönmüş bir hamam böceği.
.
.

Sayısız deniz kabuğu sakladım göğüslerimin arasında.
Nefesini harcı edip yerini sağlamlaştırdım.
Soluğumu bir kuzgunun ayağına bağlayıp uçurdum.
İçerim, susmak bilmeyen bir çocuk.
Dışarım, dilsiz bir feryat.
Ve umut duvara açılan bir pencere.

.
.

Yalnızı öptüm son harfinden, kimsesizi.
Sana uzanamadım.

Konuşmamız Lazım

Değilimiz alınmış,
Tepe taklak dün, bugün.
Üstümüzde sayılardan bir Gök.
Han damları,
Konuşan duvarlarda isimler.
Yüzü, sağ yanağındaki beni öptüğüm
günlerin donukluğunda, uykulu.
Saman sarısı bir sonbahar sabahı.
Bakir karanlığı bozan bir kale önümde duruyordu
.
.
Dedim ki ona
-Tuttuğun hiçbir şey düşmez, sarıl.
Dedi ki bana
-Noktalar birleşince bir doğru ediyordu, yaptığın hatalardan korkma.
.
.
Sesler gidilmeyecek kadar
uzaklardan geliyordu,
görülmeyecek kadar
Uzaklardan.
Melek meşeleri ürkütmüş ormanı,
dalları, budakları.
Yorulmasak, yol enine kısa boyuna uzun.
Yorulduk.
.
.
Dedim ki ona
-Varmak için ne kadar yorulacağız daha?
Dedi ki bana
-Yol her adımda bitiyor, her adım hem başladığımız hem vardığımız nokta.
.
.
Gördüğüm bir fotoğraftaki
herkesin öldüğü geldi hatırıma.
Yaşayacak kadar kısa ve konuşacak
kadar uzun muydu günler?
Düşüncesi bile korkunç ihtimalleri
zihnimize neden soktuğumuzu
çözdüğümüz günün özlemi
sürüklüyordu bizi.
Attığım taşlar kendime dönüyordu.
.
.

Dedim ki ona
-Mutlu olamıyorduk.
Dedi ki bana
-Mutlu olamıyorsak âşık olurduk.

(G)izi Yarasında

Ekşiyen yüzünü güneşe dönse belki bahar gelecekti.
Kemiklerinin kendinden büyük olmasını ve küfesinde insan yükü
Taşımasını saymazsak, ona çocuk denebilirdi,
Gözleri yeşile çalan, her şeyin yarımını nasip bilmiş güzel Ali’m.
Yana yakıla geçen günlerin acısını bir fanusa hapsetti ve ateşe verdi.
Alazlanan alevde demlenen öfkesini saldı bir okul çıkışına
Çantalarda kapağı kırışmış kitaplar, içinde öyküler, masallar…
Tartısında tarttığı insanların insanlığı kaç gram ederdi?
Bunu düşündü ve hayalindeki bir ormanda buldu kendini.
Tanrının kopyalayıp yapıştırdığı hayatlardan sadece biriydi
Kumar masasında yemin edenlerin meçhule bir taş atışı gibi
Sevmek için karşılaşmaları bekleyen güzel Ali’m.
Ah Ali’m, yarısı yarasında gizlim…

.
.

Halit Ağa da bir köşe başına gömmüşler göbek bağını
Şimdi orada sokak sanatçıları sazlar, defler, alkışlar…
Karışmış senin ilk çığlığına.
Dizili sandalyeler küs ve ruhun ayazını ısıtmayan ısıtıcılar
Doğrultulmuş saçlarımıza,
Gez, göz, arpacık.
Hayırhahlar çığırtkanlığa başlamış ellerinde bir liralık bulgur torbalarıyla
Cennete bilet kesen yoksullara uzanan eller riyakâr
Sokağa düşmüş yoksulluk, pazarlanıyor ekmek kuyruklarında.
Utancımız direncimizi örtmüş Ali’m, yumruğumuz yarım
Parmaklarımız kesilmiş bir torna tezgâhında.
Zaman sığmıyor hiçbir kaba, dökülmez üstüne başına çaresizlik, korkma Ali’m!
Mevsim kış hava soğuk, umudunla ört üstünü çocuğum, bize aldanma.
Ah Ali’m yarısı yarasında gizlim…