Menü Kapat

Yazar: esekira (sayfa 1 / 2)

Çamurdan kaplıyım

Doğduğum ve büyüdüğüm andan itibaren tarihim yazılmaya başlandı. Attığım ilk adım, beğenmediğim her yemek, bacaklarımdaki her yara izi kayda geçsin. Yaptığım ilk hata, bu hatanın acısını çekişim, acemilikle söylenen içi boş havalı sözler de kayda geçsin.

Beş yaşım, on yaşım, yirmi yaşım

ve dönüm noktalarım.

Sürekli yaptığım hatalarım,

Her biri benim üzerimi sıvadığım çamur topaklarım.

Büyümek çirkin bir şey olsa gerek ki, en son yaptığım hatalar iyice çirkinleştirdi beni.  Aynadaki yansımama bakıyorum. Üstüm başım çamurdan kalıntılarla örtünmüş. Ayaktan kafaya sadece gözlerim açık kalmış. Aklımda artık detayların bir öneminin kalmadığını düşündüm. Yağlı çamur sadece kendisini gösteriyordu. Artık yüzümün ve giydiğim kıyafetlerin bir anlamı kalmamıştı. Sahip olduğum iyelikler birer birer çamurun içinde kaybolup gitmişti. Ne düzgün bir insan ne hoş güler yüzlüydüm. Siyah beyaz veya sarıda değildim. Buğday tenli kumral saçlı değil çamur tenli çamur saçlıydım. Çamurdan bir beyefendiydim. Dışarıda benimle caddede yürüyen, benim ile parkta oturan insanlar gözlerini bana çevirmiş bakınıyorlar ve elleri ile beni göstererek birer birer tuhaflıyorlar.  Bütün bunların dışında konuşmama izin verilmeden ayıplanıyorum. Kimisi deney yaptığımı zannedip meraktan soru soruyor, kimisi çamurlanmamak için yolunu değiştiriyor, kimisi de dükkanının penceresinden bir sonraki hareketimi tahmin etmeye çalışıyordu. Başka bir caddede yine insanların bana bakmasını seyrediyorum. Bir tahminde bulunup kim olduğumu anlamak için çabalıyorlar, bulamayınca da gerisin geriye dönüp yine uzaklaşıyorlar. Bedenim artık çamur olmuş durumda. Kimseyle aynılıklar ve benzerlikler taşımıyorum. İşler benim için tersten gidiyor. Umursanmıyor, algılanmıyorum. Küçük bir taburenin üzerinde birkaç ihtimali gözden geçirmek için oturdum. Kaldığım ikilem cevabını hiç vermek istemeyeceğim kadar korkutuyordu beni. Ya üzerimize yağdırılan esrar yağmurunda ıslanıp bir kenara bırakacaktım ya da yağmur sonrasındaki güneşte kendi kabuğuma sarılacaktım.

Cahilliğin kavurucu sıcaklığında çamurdan kalıpla büyüdüm.

PENGUEN KALABALIĞI

Beyaz yakalı siyah ceketli kalabalık, penguen kalabalığı, sessiz bir kalabalıktır. Yaşamakta olduğumuz günlük amaçlarımızın ilerisine doğru ses getirici  adım atmadığımız bu günlerde sessizliği en çok kalabalıklarda duyumsuyorum. Hem kulağım ile hem de gözlerimle. Neden ellerim ile değil dersem bu sorunun cevabını makineleşmiş üretime yüklediğim suçta bulurum. Kulağıma ve gözlerime gelince ise kulaklarımın işittiği hızlı bir şekilde bayatlamış, moronlaşmış katı bir düzen duyuyorum. Tekrarlayan saat sesleri, şehrin aynı durağında aynı anonslar, kahve evlerinde çalınan yani yaşamın içinde her yerde karşımıza çıkan (bir zamandan sonra duyumsanmayan) sesler. Her yeni güne rağmen bu sesler günümüzün içinde sanki evvelden önce var olmuş gibiler. Birinci kalabalık kendisini gizliden gizliye yerleştirmiş, davranışlarımızı sanki yemek için zile koşullanmış köpek gibi değiştirmeye başlamış. Duyulan bütün sesler artık sessizliğin içine gömülmüş durumda. Sessizlik, gerçek sessizlik şehirlerden pılını pırtını toplayıp uzaklaştı arkadaşlar. Önceden kukla insanları konuşturanlar şimdi makineleri konuşturuyorlar, hem de gözlerimizin içine bakarak. Bu düzenin en can alıcı tanığı olarak gözlerim,sadece masumane işini yerine getiriyor. Mevcut olan dünyamızda gözlerimiz şehirde daimi olarak gerçekleştirdiğimiz hareketlerimiz, eylemlerimiz ve edimlerimiz durumunda gözlerimiz nasıl kulağımız ses kaydedici, gözlerimiz de kamera gibi işliyor. Şehrin daimi döngüsünün içinde bizler,insanlar, her türlü renkteki gömlek yakalılar, tam odak noktasında kendimizi buluruz. Her şeyin odağında olan insan, kalabalığın içinde kendine ait olanın algısını sessizlikte anlar ve sessizlik yardımıyla ayırt eder. Peki insan şehrin daimi olarak kullanılan alanında neye sahiptir? Mimarları ve şehircileri düşündüren ve aidietlik sorusu soran bu sorunun cevabına sessizliktir diyorum. Kulağımıza ve gözümüze bulaşmış sessizlik. Kalabalık sadece bunun katalizörü. İnsan en güzel manzaraları hep sessiz hayal eder. Hayallerinde görmek istedikleri, duymak ve hissetmek istediklerinden fazladır. Artık ulaşım araçları sessizlik için en uygun kalabalıktır. Bir o kadar sessiz yerlerden biri de sergi salonlarıdır elbet. İnsanın durağanlık halinde kendi kafasındakiler ile meşgul olacağı için yaratılan sessizlik bahsettiğim sessizlik değildir. Diğer yandan metro ve otobüs insanları için düşünürsek eğer, bu insanların gözleri her bir saniyede yeni kareler çeker, neredeyse hepsini unutur ama aklında sadece belirli kareler kalır. Seçilmiş kareler belkide bireysel hislerimizi en iyi anlatacak,sohbet ederken kullandığımız kelimelerden bile daha iyi açıklayacaktır. Kendisine ait olan bu görüntüler üzerinde düşünmek bile lafın gelişi diyebileceğim yapay sessizliğin içinde gerçekleşecektir.

QR KOD OLMAK

Sanallık üremektedir. Dünyada kırk yaşına gelmiş sanal bir insan yoktur. Sanal çocuklarımız vardır. Sanal çocuk olmak: Dünya’da, daha kendini var etmeden kendi ikincini yaratıp onunla zaman geçirmektir. Sanalını yaratmak için önce kendine ait olan şeyleri tüketmelisin ve tüketirken zevk almalısın. Hedonist olgun bir insan gibi zevk alarak yapılmalı. Bir diğer anlamda sosyal kişiliğini, davranışlarını ve isteklerini filtreden geçirmelisin. Bu arınma işlemi varlık olarak seni var eden gerçekliği azaltır ve parçalara ayırır. Sanal yuvan için kullanacağın kişiliğin baştan yetiştireceğin bir çocuğun içine aktarılacaktır. Sanal yuvadaki sen daha çocuksundur çünkü. Filtrelenmiş sanal kişiliğin,kendisini cihazın içinde bambaşka mesafelerin içine sokar. Kendi zamanına, kendine ait kişiselliği ve mahremiyete sahiptir. Sanal bir şehre ve şehirlerde yaratılan geleneklere sahiptir. Beslenmeye ve giyinmeye ihtiyacı vardır. Gerçek zaman ile paralel doğrultuda ilerleyen sanal zaman çelişki yaratır. Günlük olarak sınırsız sayıda çelişkiler ve bilgiler akışı, gerçekleştiği hem sanal ve hem gerçek Dünya’da bölünmüşlük yaratır.

Camdan duvarların yarattığı sessizlik yanılsaması otoritesini sürdürür sanal alemde, her yer yansımadır, her yer hareket halindedir. Bu sefer insanların ve arabaların yolculuğu değil; fikirlerin, düşünceler hareket halindedir. Fikirleri taşıyan sanal çocuklar birbirlerini ezme yarışı içinde hızlı hızlı sanal dünya ile gerçek dünyayı ayıran dijital duvarın önüne koşarlar. Bütün alışveriş burada gerçekleşir. Gerçekliği teslim alan sanallık tekrar gerçek olur. Şimdi ise gerçek insan – sanal çocuğun annesi – sanal çocuğuna kaynak olarak kullanığı özelliklerini gerçek hayatında kullanacaktır.

İletişim dönüştükçe bilgi de dönüşür, yerin, zamanın ve mekanın önemi kalmaz. Sürekli dolanan bilgi akışı : Üst üste yığılmış insanlara, sıkış tıkış giden otobüslere ve dolmuşlara benzer, sabahtan akşama kadar damarlarınızı sıkıştırır. Gerçek sen, sanal çocuğunu sürdürmek için sanal dünyanın içinde filtrelemeye devam eder. Bir süre sonra, filtreden geriye dijital ahlakın kalır geriye. O da neyin nesi ise artık. Davranışın elektronik tepkilere dönüşür. Elektronik tepkiler yaşamsal tepkilere dönüşür. Kaçınılmaz bir çelişki olur insan.

QR: Quick reaction.

Kırlangıç yerine kamera

Kırlangıçların yerine geçip insanlığı izleyen kameralara bakarken insanlığın ölüşünü izledim. Balkonların saçaklarında kırlangıçlar bir mevsimde gelir bir mevsimde giderler. Yerlerinde olmadıkları zaman saçak altlarını kameralar doldurur. Saçak altlarındaki  dükkanları bu kameralar izler. Mevsimi geldiğinde bu kameraların direkt olarak iletişimi  kırlangıçlardır. Dolaylı olarak ise insan ahlakıdır. Bu tek gözlü olan, insan zamparası kamera insanın eylem ve edimlerini izler. Kameralar üzerinden bir yerleşim sorunu bence bu. Kırlangıç yuvaları kadar çoklar. Kameralar daha kanatlanmadılar diyorum kendi kendime. Şu an sadece tepemize kondular.

Kameralar mekanların üzerindeki çirkin et benleridir. Çünkü iyi  (faydalı) olması için tasarlanmış mekanlar hiçbir zaman insan dışı, eklenti bir kontrol mekanizmasına gereksinim duymamıştır. İşlev olarak kameralar kamusal mekan üretim sürecinin bir parçası olmamıştır. Çoğu zaman sonradan duvarlara eklenmişlerdir. Kameralar, konulduğu yerlerde sanal duvarlar örer oysa ki. Sanal duvar insanın mekana olan aidatını sorgulayan bir geçittir. Bir anlamda, herhangi kapıdan girerken kamerayla göz ucu ile kameraya bağlı kablonun diğer ucundakine mekana ait olduğunu söylersin. Kameralar pasif olarak duvarda bulunsa bile sosyal davranışlarımızın içinde sürekli rol oynar. Sosyalleştiğimiz mekanların içinde iletişim için kullandığımız davranışlarımızı etkiler.

İletişim her zaman devam eden, devam ettikçe de dönüşen bir süreçtir. Bilgi açığa çıkardığı içinde eylemlerimizin içine katılarak bir yandan ahlakı bir yandan da kendisini oluşturur. Kameranın en temel işlevi de ahlaksızlığı açığa çıkarmaktır. Bir taraftan kameranın bu eylemi iyidir ancak empati yaparak kendimi kameranın içine soktuğumda, kendimi iki insanın birbirinin sosyal aidiyetlik çıkarını yüzsüzce güvence altına almaya çalışan bir muhbir  görürüm. İnsanın sosyal olarak aidiyetini etkileyen bir faktör de ahlaklı iletişime sahip olmasıdır. İnsan ahlakını baskı ile kontrol eder kamera. Çünkü kameranın diğer tarafında gözlemci kişi bulunur ve tüm hareketlerimizi denetler. Sosyal iletişimimiz için olanları bile. Kameranın bizde yarattığı farkındalık, güvenli mekanın yaratılması ihtiyacını karşılaması değil, sürekli izlenmenin getirdiği baskılanmış -varsayımda doğru olarak biçimlendirilmiş- ahlaki aidiyetlik ihtiyacıdır.

Kameranın bir meyve satıcısı ile alıcı kişi arasında alışveriş sırasında yukarıdan (gerçek anlamda) bir ahlaki denetim mekanizması olarak çalışması ve insanların kendi kendini izlemesi, benim için, insanlığın ölümünü kendi elinden sorgulamasıdır.

Seyyarlık tanıdıklık

Sokaklarda seyyar satıcılardan çok seyyar toplayıcılar gördüm. Bir dakika durup betimleyelim. Şehir parkının içinde bir elinde ahşap tezgahı diğer elinde hasır bir sepet taşıyarak ağır aksak yürüyen insanlar gezer. Bu sırada sahip oldukları birbirinden farklı malları sergilerler. Durgun ağaç dalları arasında öten kuşların sesine seyyar satıcıların sesi de eklenir. Geri kalan herkes yaya halinde şehir parkı ve şehir parkını çevreleyen bulvar arasında yürüyüp parkı kendi doğasına bırakır. Kendi doğasında kuşlar, ağaçlar, kamelyalar ve seyyar satıcılar vardır. Her gün, her saat, biraz daha insan aynı amaçla parkın içinden seyyar satıcının yanından geçer.

Bir diğer açıdan baktığımda,seyyar satıcının parkın doğal ortamının önemli parçası olarak öne çıkması dikkatimi çeker. Sadece ticaret insanı olarak kendini tanımlamayıp, bulunduğu mekanı da tanımlar. Böylelikle kuş sesini duyup ve yaya geçişini gözlediğim şehir parkı ve birçok kamusal alan seyyar satıcılarla birlikte kimliğe, dokuya ve tanıdıklığa bürünür. Açık kamusal alanlar yollarla, ağaçlarla ne kadar çevrelenmişse ve heykellerle kamusallaştırılmışsa, seyyar satıcılarla insancıllaştırılmıştır sanırım. İnsanı diğer şeylerden tanıdıklık yarattığı için ayırırım.

Bir meydandan bir caddeye,bir sokaktan dört yol ağzına kadar kaldırım üstünde yollarına devam ederler. İnsanlar anlamasa da gelip geçerken şehir duvarlarından,sokak kaldırımlarından; izler alıp bırakırlar. Seyyarlık kendi kendini tanıtır her yerde. Açık ve anlaşılırdır seyyar. Seyyar kendini insanlara sesiyle tanıtır. Görme duyusunun yanında duyma duygusunu da ekleyerek evinde oturan insana bir an için dışarıyı hatırlatır ve tanımlar. Bu eylemin kısa zaman aralığında gerçek dünya için bildiri aracı olduğunu düşünürüz… Eski zamanlarda saati anlamak için seyyarların at arabalarının şehirden ayrılışını dinleyen Romalılar gibi… Bir heykelin konuşan haline benzetiyorum. Heykelsi oluşu bıraktığı sürekli iz ve tanım ile örtüşse bile, seyyarın sahip olduğu hareket eylemi, kendisini yerden bağımsız, özgün tanımlayıcı kavramlara dönüştürür. Bu özgünlük şehirlerin ve sokakların özgün dokusunu, tanıdıklığını belirginleştirir.

Aslında şehir seyyarı sessizce öz-deyişler söyler farkında olmadan. İnsanların gözünde hiç boş kalmayan sokaklarla tanıtır kendisini.

Mekanlara vurur durur dalgalar

Dalgaların nereden başladığını göremem, aynı hayatımıza giren insanlar gibidirler. Nereden çıkıp gelirler! Hayatımıza hissettirmeden çarpar dururlar kendilerini…

Her insan bir dalgadır bazen. Dalgaların çatlattığı meyhane girişindeki iki ahşap basamak insanların izlerini taşır. Üstüne basan insanlara bakıp ayak izlerinden tanımaya çalışır insanları. Kaç tane dalga vurur mekanlara bilemem.  Her bir dalga zemini ezerek iz bırakır. Bu mekana girmek için önce iki basamaklık eşikten geçmek gerekir. Dalgaların iskelesidir bu mekan. Her yönden dalgaların çarptığı denizde yüzen bir iskeledir öncelikle. Yalnız başımıza iskelenin üzerinde uzunca süre yol alırız. Hiçliğin hissettirdiği bilinmezliğin ortasında (yaşam) durup bakarız. Buraya uzun dalgalar sayesinde gelmişizdir. Uzun dalgaların ardından geri dönüşün sadece batmak -yalnız kalmak- olduğunu düşünürüz. Bitişi ve durağanlığı hatırlatan her şeyden kendimizi koruruz. İskelemizde yalnız olsak bile dalgaların hiç dinmemesini isteriz. İnsanlığın tuzlu tadı bizi sürekliliğe düşürür. Her insan bir dalga kesitidir aynı zamanda. Sürekli şeylerle ileriye, geriye ve tam anlamıyla kaosun içine taşır kişiliğimizi. Kontrol altında tutup yüzdürmeye çalıştığımız iskelemiz -kişiliğimiz- nereden geldiği bilinmezlerle afallar ve karşısında güçsüz kalır. İskelenin iki basamağına basıp izini bırakan insanlar kalmadığı zaman, iskele yolunu bulmuştur. Yalnız olduğumuzu sandığımız denizde dalgalar sayesinde yüzeriz

Dalgalar bilişim sürecin yaratığıdır, cahil insanın aşacağı hiçbir şey yoktur.

Bazen de istiridyeye benzetiyorum insanları. İstiridye kabuğunun içinde yaşamını sürdürür. Dışarıdan sahili sınırlayan kayalara sığınmış sürekli çarpan dalgalara karşı durur ve korur evini. Tüm bilinci kabuğu ve kabuğunun içidir. Suyun içinde dalgalar sürekli devinip istiridyenin kabuğuna vurur. Zaman geçtikçe tutunduğu kayalar eskimeye kabuğu kalınlaşmaya başlar. İstiridye kabuğundaki izler kendisini her zaman gösterir. Çarpan her dalga belirsiz yerlerden bilgiler taşır. Dalgaların her kesitinde ayrı bilgiler vardır. Bilgiler bilinmezliğin havuzunda yüzer ve bir sonraki dalga kesitinin kendisini taşımasını bekler. Büyük bir kütüphanedir bu havuz, denizler kadardır. Zaman, mekan ve bilgi gerçeklik içinde sürekli birbirinin içine akar ve buluşur. İnsan bir midye kabuğu gibidir. Her gün biraz daha birikir insanın üzerine. Sınırsız bilgiler -etkiler- içinde bir kayaya tutunmaya çalışır insan fakat her zaman kabuğuyla bir başınadır ve dalgalara karşı koymak zorundadır.

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.