Menü Kapat

Yazar: einzige (sayfa 1 / 2)

Bilal Erdoğan, Platonik Aşkın Nörokimyası, Hidroflorik Asit ve Coldplay

Bilal Erdoğan’ın bir geri zekalı figürü haline getirilmesinden büyük rahatsızlık duyuyorum, tostunun üst tarafını yırtıyor ve etrafa yayılan buharın arasından taze yüzünü izlemeye devam ediyorum, bunun sebebi geri zekalı olmadığına dair düşünce ya da merhametimden değil; politik karalamacılığın açık ve güncel bir örneği olmasından kaynaklanıyor diyorzeka,beden ya da özneyi var eden her durumun toplumsal normlar ile çakışıp nötr ya da negatif özellik gösterdiğinde bireyin yanında olmayı kendine görev biçen geleneksel sol, 17 Aralık’tan bugüne Bilal Erdoğan hakkındaki tüm haberlerde cımbız haberciliği yapıp Bilal Erdoğan’ı herkesçe kabullenilmiş bir geri zekalı figürü haline getirerek sanal bullycilik oynuyor, bu sırada her ne kadar öyle değil gibi davransa da sesi ağzında yemek olan birinin sesi gibi çıkıyor, çeşitli toplumsal baskılara yılarak intihar eden kadın, lgbt, işçi ya da farklı birey haberleri ile toplumu ucundan da olsa eleştirmeyi severken bu senaryodaki kendi rollerinin farkındalığına göz yummaları bu tarafın sevimli bulunabilecek iki yüzlülüklerinden biri,  ikinci ısırığını aldığı tostundan dudağının kenarında kalan ketçabı işaret parmağının estetik bir hareketi ile oval halindeki dudakları arasında yok olmasına izin veriyor ve beynimde havai fişekler patlıyor, haliyle farklı sorular absürt şekillerde vuku buluyor; geri zekalılık hangi koşul ve durumlarda aşağılanabilecek bir durum olma özelliğine sahip ya da  bir insanın bedeni, ırkı ya da cinsiyeti gibi durumları hakkında eleştirinin çarpıcı caydırıcılığı yanında kişiden kişiye ve farklı hastalıklara göre değişebilen zeka ve olası geriliği durumu neden böyle aleni bir şekilde eleştiri konusu, siyah ojeli elleri ile kolasına uzanıp içmek için kafasını kaldırdığında soluk beyaz tenini ve boğazını, ince ve boynunda beklenmeyen yeni çemberler oluşturma çabasındaki kolyesini görüyorum; bu yoğun estetik bombardıman karşısında Aborjin ya da Maya’nın da büyüleneceğine dair hiçbir şüphem yok, yoksa geri zekalılık aslında toplumun norm standartlarına uymayan, gök kuşağı dilli, marsmallow kokulu, vegan unicornlar”ın  psikiyatri bilimi tarafından çarpıtılan bir hayatı algılama biçimi midir, dinlediğimden emin olmak için gözlerime baktığında söylediklerini gerçekten dinliyorum gibi bir yüz ifadesi ile karşılaşıyor, işin aslı bu sorular pek de umrumda olmuyor, Dünya’ya karşı ümit besleyenler ve Dünya’ya karşı ümit besleyenlerin ümidine karşı ümit besleyenlerin Dünya’sında böyle farklı parametreler ile günde çoğu kez karşılaşılabiliyor, peçetesini ağzına götürdüğünde dudaklarını en önde birleştirerek önce üzerlerinde hiçbir kırıntının kalmamasından emin olmak istiyor, tramvayda yanında oturan yeşil parkalı bir çocuğun gözlerini elinde tuttuğu kitaptan ayırmayarak içinde bulunulan dönemin koşullarının Ekim Devrimi’ne çok benzediğinden bahsederken geğirmemek için midesinden gelen ani gaz saldırısına işaret parmağını dudağı ve burnu arasında narince koyarak karşılaşıyor, ülkenin aç ve cahil yığınlarının sosyalizme sarılacaklarından bahsedip biraz da Lenin övdükten sonra gitti, kimse sorunun kaynağına inmiyor; bayraklar, imaj, yeni bir sevgili ya da hayatın boşluğunu kapatacak bilgi iktidarı ardında pörsümüş gerçek beyinlerinden o kadar uzaklaşmışlar ki başkaları tarafından görülmediklerini düşünüyorlar,  garson ile göz göze geleceğini anı bekleyip havaya imza atıyor ve garson bu havaya atılan bu imza eylemini onaylayan bir baş hareketi ile farklı bir eyleme geçiyor, proleteryanın yapacağı devrimde ‘tembel ve aklı başında olmadığından günün çıkarına göre davranan oportünist proleteryayı’ ayaklandırıp yeni iktidara proleteryayı koyarak proleterya günümüzde tüm olumsuz niteliklerinden de sıyrılarak bir iyilik timsaline dönüyor diyor ve  sinsi gülümsemesini sergileyen dudaklarına sigarasını götürdüğünde ateşlememe fırsat tanımak için bu işlemi ağırdan alıyor ve çektiği ilk fırtın ardından kendine gelişini gözlemlenebiliyor, zaten bana kalırsa ben hariç herkes geri zekalı, ama sağda solda bu geri zekalıya geri zekalı diyen geri zekalılar gördükçe kendimi eğlencemden mahrum edilmiş hissediyorum diyor, 1.73boyunda, 60 kilo, 21 yaşında ve sonsuz reddedişin yılgın hazzının üçüncü evresinde, saçının yüzünü kapatma oranını, vücudunun eklem yerlerindeki zarif mimariyi ve nereye bakarsa baksın orada olduğundan asla emin olunmayan bakışlarını seviyorum diye düşünüyorum,o ise devrim düşüncesi temelden hatalıdır diyor, bir başlangıç, yol ve amaç içeren her şeyin hatalı oluşu gibi,  ben buradan dönüyorum diyor eli ile başında olduğumuz sokağın ileri taraflarını göstererek, herkes bir yerden dönüyor, hayatının en kötü zamanında intihar etmene Tanrı izin vermez, diye düşünüyorum , bu bir hiledir ve bu yüzden Dünyaya anında bir kurtarıcı yollanıp seni önce uyuşturup ardından daha kötü bir ruh halinde bırakır, o yüzden intihar için’ en kötü zamanlar’ değil ‘kötü zamanlar’ tercih edilmelidir, diye düşünüyorum, bu yüzden hidroflorik asit tankına girmeden önce iki ayağıma ve sol kulağıma ateş edip Coldplay dinlemeyi akıllıca buldum,

Blank Zero – Blue Days

Blank Zero Aseton, Ali Güleç ve Ali Demirci’den oluşuyor. İsimlerini duyduysanız tekrar duymanız muhtemel, duymadıysanız şimdi duydunuz ve duymayanlar ise duyacak ya da duymayacak. Bu durum kaliteli müziğin hayatınızdaki yerine göre belirlenecek.

Eskişehir’de bir cumartesi akşamı, güneş çirkinlik abidesi bina ve rezidanslar arasından son pozlarını verip zarifçe ayrılıyor, hava İç Anadolu Mart’ı için güzel sayılabilecek derecede; öldürücü değil, kaldırımdan eve doğru yürürken araba farları, sokak lambaları ve mekanların parıltılı vitrinleri ile gözlerime tecavüz ediliyor, ölen, sohbetin kesildiği ya da parıltısının söndüğü arkadaşlıklar, yıllarca aynı yatağı paylaşıp sokakta karşılaşıldığında yüz çevrilen eski sevgililer ve önce doğumuna sebep olup ardından istek ve beklentileri ile yıldıran aile bireyleri yokmuşçasına neşeli olmaya çalışmak işe yaramıyor, başka şeyler düşünüyor olmak için üzerime doğru gelen insanlara baktığımda kararlılık ve heyecan ile konuşan ve kararlılık ve heyecan ile konuşma sırasının kendisine gelmesini bekleyen yüzler görüyorum, Blank Zero’nun ilk albümü bu kısımda devreye giriyor, günün beşinci sigarasını yakarken albümün introsu Heaven ile eskilerin olduğu koliden çıkan favori çocukluk oyuncağımı bulmuş ya da sevgili ile geçirilen ilk gecenin sabahına uyanmış gibi naif duygular hissediyorum, ardından gelen Suicide Taste ile ise uzun süredir mırıldandığım ama nereden duyup aklımda yer ettiğini hatırlayamadığım melodinin bu şarkıya ait olduğuna şaşırarak şaşkınlık ve mutluluk ile albüme devam ederken, insanlar, hayat ve zamanın yarattığı yorgunluktan kısa bir süreliğine de olsa albüm ile sıyrılıyorum, şu an evde bunu yazarken de albümü baştan sona üçüncü kez dinleme şerefine nail oluyorum.

Blank Zero ülkemizde popülist ve boktan işlerden geçilmediği bir dönem ve alanda özgün bir albüm ile karşımıza çıkıyor, eğer siz de albümü beğendiyseniz onlara destek olmak için altta vereceğim alandan hesaplarını takip edebilir, konserlerine gidebilir, albümlerini paylaşabilir ya da IBAN numaralarını isteyip yüklü meblağlar yollayabilirsiniz, size kalmış.

Blank Zero albümü linkte olmakla beraber, grup hakkındaki gelişmeleri de ilgili hesaptan takip edebilirsiniz

Saçkıran, Tedavisi Mümkün Bir Hastalıktır!

Merve Boluğur üzüntüden saç kıran oldu‘ diyor gazete, insanlar stresten dolayı saçkıran oluyor ve bu sevimsiz mantar hastalığının çözümü için stresi yenmek gerekiyor; tanrının mizah anlayışının şırdan ve soft rocktan sonra nadide örneklerinden biri, en sevdiğim hastalıklardan biri saçkırandır, geçen yıl bu zamanlarda saçkıran oldum ve hasta veya defolu kafa görüntümün etkisiyle yoka yakın olan kendim üzerime estetik algım sıfırlandı ve aids seminerinden çıkmış mutlu bir aidsli gibi gezdim ve saçkıranıma alıştıktan sonra saçkıranımın gitmesine de üzülmedim, günlük apati tabletleri aldığımı düşünebilirsiniz ama enginar tüketiyorum, saçkıranım varken saçkıranımı sevip, ondan vücudumdaki bir anomaliyi toplum karşıtı bir estetik olaya  çevirerek kullanıp yararlanarak olası saçkıran stresimin önüne geçtim ve saçkıranım geçtiğinde rahatlama ya da saçkıranlı halime özlem hissetmedim böylece, çünkü insanlar saçkıran olur ya da olmaz, bu düşünceyi Stoacılardan aldım, babam kafamın o bölgesini jiletle kanatarak kazıyıp sarımsak sürerek ilkel ve geleneksel bir tedavi önerdiyse de bu bana çok da bilimsel gelmedi ‘çünkü Nietzsche’nin de dediği gibi’ bilime inanma ama bilimsiz de kalma’, annem saçkıranımı görünce ağladı ben de manipülatif bir evlat olduğumdan, ağladığı için ilaç fiyatlarını yüksek söyleyip artırdığım para ile kendime Marmara aldım ve böylece saçkıranımdan bir kez daha yararlanmış oldum, zayıflıklarımı silahım yapmayı kendi karakterime evrilttiğim bir Kafka kitabından çıkarmadım; bu fakirlerin doğuştan sahip oldukları özelliklerden biridir, Merve Boluğur’a önerim saçkıranı kafasına takmaması, tüm stres sorunu yaşayanlara önerim kafalarına takmamaları, asla kafanıza takmayın, en favori önerim insanlara asla kafalarına takmamalarını önermektir, bazen diyalizsonrası dedemin kulağına eğilip kafasına takmaması gerektiğini söylerim, traktör sesleri ile nefes alarak şişip inen göğsünün hızlandığını hissederim ve kendini strese maruz bıraktığı için ona üzülmekten başka bir şey gelmez elimden, fakat çok da üzülmem çünkü bu durum beni strese sokabilir ve strese girmemek için anında karpuzlu sakız çiğnerim, stres hiçbir zaman için çözüm değildir, nörobilim bana katılır ya da karşı çıkar, bu onun sorunu ama ben insanlara kafaya takmamalarını ve meyan kökü yemelerini öneririm, çünkü zaten bir insan stres yüzünden hasta olursa Allah o insana bunun hesabını bile sorar fakat merhametli olduğu için sormayadabilir ama yine de sizin hesap soracakmış gibi davranıp strese girmemenizi öneririm çünkü strese girmek işi biraz riske atmak anlamına gelecektir,

İç Anadolu Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

endüstriyel müzikteki aşırı imgelerin kullanımı konsept mi ironi mi tebcil mi edilmiş sorusunu irdeleyen bir yazı okuyorum, ‘bilmiyorum, siz de siktir edip işinize bakın’ yazmanın maddi getirisi olmayacağı için yedi sayfa Bakunin’den ve İngiltere’deki muhafazakar iktidarlardan bahsedilmesi tercih edilmiş, neticede herkesin ekmek yemesi lazım, akademide bunun yolu sikine tükürüp yavaşça sıvazlayacağın insanlar seçip yükseldikten sonra bir kaç klişe ezberleyip aynı şeyleri gevelemek, ayrıca ‘Pre Sokratik Filozofların Hemoroidsel Bağlamda Kıtacılarca Eleştirisi’ gibi ciddi başlıklar ortada hakikaten önemli bir şeyler dönüyor fakat ne yazık ki bu konuda az buçuk fikir sahibi olan herkes bunu gözden kaçırıyor hissi uyandırabilir, hazırlık okurken tüm boşaltım işlemlerimi sadece akademisyenlerin bulunduğu kattaki tuvaletlere yapardım, diğerlerine kıyasla temizlik ve tuvalet kağıdı varlığı ile dikkat çeken bu yerler bana adeta olmam gereken tuvaletteymişim hissi uyandırırdı, kapıyı ne zaman tuvalete girmek isteyen bir akademisyen çalsa tuvalet işlemi sırasında rahatsız edilmiş bir akademisyen gibi ‘Dolu!’ derdim ve meslaktaşına hayıflanan herkesin o bilindik modern tehditkar homurtularını çıkarıp işime devam ederdim, tuvaletlerindeki belirgin farklılıkların dışında bende akademi sempatisi uyandıran bir diğer olay yaptıkları işi yüceltmelerindeki aşırılıkları ve akademiyi eleştirmedeki eli bol söylemleri olmuştur, başka hiçbir meslekte aylık maaşı asgari ücretin katlarca yukarısında olup kendini beğenmiş, kibirli, yaptıkları işi ve sistemi eleştirme konusunda zorunlulukmuşçasına söylevler çeken meslektaşlarım olamayacağını düşündüğüm için bu mesleğe olan hayranlık duyuyordum, yine de hiçbir zaman akademiyi eleştirmek, hayali mesteklaşlarım için eğitmenlik ya da farklı konulardaki kişisel zaaf, korkaklık ve başarısızlıklarını daha yüce bir sorunun ardında kaybolmasını sağlıyor diye onları eleştirmedim çünkü ben de kendi kişisel zaaf, korkaklık ve başarısızlıklarımı daha yüce bir sorunun ardında kaybolmasını sağlıyor diye anal dönemimi, yetiştiğim çevreyi ya da Darwinizmi kullanırım ve başkalarının yanlış görünen davranışlarının kendimde de olduğunu görünce onları eleştiremem çünkü her karakterin g noktası tutarlılıktır, o yüzden başkalarında sorun olarak gördüğüm değerleri kendimde de gördüğümde onlar ile mental bir ringe çıkarım ve onları alt edip aşağılamak için başka şeyler ararım ki karakterime zeval gelmesin, nihayetinde karakterimde barındırmadığım başka bir açıklıklarını bulup nakavt ederim ve antipatimi mantık sınırları dahilince anlamlandırdığım için rahatlarım ve karakterimin zayıflıkları ve yapaylığıyla bir günü daha hasarsız geçirdiğim için kendimi şanslı sayarım,

Eugene Ionesco – Yalnız Adam

Uykuya sığınmayı severim. Bu tümceyi sık sık düşünür, hiçbir şey anlamazdım: neden kaçıp uykuya sığınıyordum? Düş kuran hep benim. Günlük yaşamımda olup bitenden başka düş kurmam. Yansız, külrenkli, ve bence, arzu ya da tiksintiyi dile getirmeyen düşler. Galiba daha köklü arzuları varmış insanın. Bunları gün ışığına çıkarmanıza yardım edilebilir. Eh, çok merak ederim doğrusu. Sanırım iki üç kez, mavi düşler kurdum. İnsanın anımsayamadığına, tanyeri ağarırken, günün ışığında sönen kaçak gölgelerden başka bir şeye dokunamadığı saatte yakalayamadığına yandığı düşler. Ve o saatte tüm yaşamımız param parça olup gider. Çok acı çekmemek için boyun eğmek gerekir. Boyun eğmek gerekir. Hep, boyun eğmek gerekir, derim kendi kendime. Çoğu kez, iyi kötü boyun eğerim olacağa. Ama gerçek, köklü bir boyun eğme değildir bu. Zaman zaman öfke uç verir şurasında burasında. İlkin içimden belli hoşnutsuzluk baş gösterir, her yanımı kaplar, cendereye alır beni. Hayır, hiçbir zaman avunmayacak, hiçbir zaman unutmayacak, göğe dek yükselen şu duvarın ardını görmeyeceğim. Bilimlere, tanrı bilimlere, bilgeliklere karşın içine gömdüğümüz şu bilgisizliğe nasıl boyun eğip katlanmalı? Doğduğumdan beri hiçbir şey öğrenmedim ve öğrenmeyeceğimi çok iyi biliyorum. Ben, düşgücünün sınırlarını yok etmek isterdim. Düşgücünün sınırlarını yıkmak isterdim. Hiçbir zaman yıkılmayacaklar ve ben doğduğum günkü kadar bilgisiz öleceğim. Akılalmaz bir şey tasarlanmazı tasarlayamamak. Bütün şu uygulayımcılar, siyasetçiler, bilginler, köylüler, zanaatçılar, yoksullar ve varlıklılar nasıl da kolay yaşıyorlar duvarlar arasında. Kendini beğenmişlikle falan ilgisi yok bunun. Başkalarından daha çok şey bilmek istemiyor, hepimizin bilmesini arzuluyordum. Bundan bir süre önce, kitapçının birinde, ayaküstü, açılmamış bir kitabın yaprakları arasından birkaç sayfasını okuyabildiğim bir düşünür ‘’Düşlenmez bu, öyleyse düşlenmezi düşleyelim’’ diyordu. Dünya karşısında duyduğum şaşkınlık hala geçmiş değil, hiçbir karşılık bulamayan bir şaşkınlık ve sorguya çekme bu. Hiç durmadan bize, bu şaşkınlığı aşıp geçmemiz söylenmekte. İyi ama, hangi temeller üstüne oturtacağız, bir bilgi ya da aktöreyi? Hiçbir durumda, bu temel bilgisizlik olmaz, bizse bilgisizlik içinde yüzüyoruz, yola çıkış noktası olarak, temel olarak elimizde hiçlikten başka şey yok. Nasıl olur da herhangi bir yapı kurasın hiç üstüne? Elimizde birkaç kılgısal deney var. Yer değiştirebileceğimi biliyorum. Aşevine gidebileceğimi biliyorum. İnsanların lokantalar kurduğunu biliyorum. Bir uygulayım var, biliyorum. Her şeye karşın, yadsınmaz bir biçimde, hiç üstüne oturtulmuş bir uygulayım bulunduğunu gördükçe ağzım açık kalıyor doğrusu. Bu da şaşkınlığımın başka bir düzeyi. Kim izin veriyor ya da nasıl oluyor da göz yumuluyor buna, nasıl yapılıyor böyle bir şey? Yalnız bir kez daha ve her zaman için şunu belirtmek isterim ki, sınırlı bilgi bilgi değildir. Bütün evren ve bütün varlıklar, hepimiz içgüdülerle, içimize yerleştirilmiş kısa uzanımlı olabilecek düşünmelerle çekilip çevriliyoruz. Kıpırdamıyor, kıpırdatılıyoruz. Kendim için yediğimi sanıyorum. Oysa, insan soyunun sürmesi için yiyorum. Kendim için sevip seviştiğimi sanıyorum, oysa bunu da insan türünü sürdürmek, beni yöneten yasalara uymak için yapıyorum. Beni devindiren bu şeylere, ilkelere verecek başka ad bulamadığıma göre, ‘’yasa’’ diyelim onlara. Toplumsal açıdan koşullanmış durumdayız. Ayrıca, az önce ettiğim laflar da ben söylemeden söylenmiş, içime çakılmış durumda. Ama bu türlü konuşup düşünmek, ben bu adı veriyorum ona, gerçekliği kavramıyor, çünkü sıraladığım sözcüklerin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorum, gerçekliğin ne demek olduğunu çok iyi biliyorum, hiç bilmiyorum, hatta gerçeklik sözcüğünün herhangi bir şeyi dile getirip getirmediğini, ne anlama geldiğini de bilmiyorum.

Aynı sonuca varmaya çalışıyorum: eğer buna düşünmek diyebilirsek, eğer düşünce gerçekten düşünceyse, düşünmekten vazgeçmek istiyorum. Her şeye katlanıyoruz. Ben de katlanıyorum. Katlanmakla yetineyim. Eh, bu da boyun eğmenin ilk adımı sayılır. İçimden azıcık boyun eğme geldi mi, rahatlamış sayıyorum kendimi. Bir tür dinginlik, dinlenme bu. Şimdi uyuyacağım. Hadi bakalım, dingin ol.

Eugene Ionesco – Yalnız Adam

pre – rigor mortis

Ispanakta sanılan kadar demir yok ve diyet içeceklerde aspartam var, moleküler gizem ve uzun soluklu yaşamın ince sırları, en çıtır patates kızartması için yağın tavanın derinliğine oranını ateş ile dengelemeyi öğreniyorum, birileri ölüyor, Mac aracılığıyla organik patlıcan satıyorsun, Kılıçdaroğlu yapacağı çok önemli açıklama için tarih veriyor, poligami ve haremin farklarından yoksun oluşunun farkında olmayan birinden hızlandırılmış’ İlişkiler ve Oral Seks 1′ dersini alıyorum, Fin eğitim sistemi, Batı nezaketi, YPG tehdidi ve ass to mouth üzerine bir dizi cümleye maruz kalıyorum, sağlıklı yaşam için fitness yaptıklarını iddia eden anabolik steroid müşterileri Freud ve cinsellik üzerine konuşuyor, birileri yine ölüyor ve bu gerçekten çok üzücü ve acilen avutulman gerek, ölüm üzerine düşünüyorsun ve içinde bulunduğun her şey bir kaç dakika, saat ya da günlüğüne anlamını yitiriyor ve kültür endüstrisini eleştirmeyi çok seven sen, neden ejderhalı bir dizinin yedinci sezon finalini izliyor olabileceğini sormadığından ejderhalı bir dizinin yedinci sezon finalini izliyorsun, ‘Her şey enerji ve hepimiz birbirimize bağlıyız’, hepimizin bir tanrısı olduğunu, seninkinin insan kadar kusurlu ve eksik olduğunu söyleyip Beauvoir’ın Sartre’ın gölgesinde kaldığını düşündüğü için Camus’ya yanaşmış olabileceğini söylerken dumanlı göz makyajlı Rıdvan Dilmen’e benziyorsun, birileri diğerlerini umursamazlık ile suçlarken diğerleri birilerini umursamıyor, Pascal ve Tanrı probleminden bahseden birinin sigarasını ateşledikten sonra tanrısına ufak ihanetine eşlik edip beraber göz zinası yapıyoruz, dolar ve ekonominin gidişatından bahsedilip Amerikan başkanlık sistemi ve faşizm tehdidi, 20. yüzyıl liderleri, alkol zamları ve İç Anadolu Sosyolojisi üzerine tezler yazıldıktan sonra uzunca sure aynı yoldan gitmiş olmamak için pratik bir yalan ile ilk ara sokağa birilerine uğramak için girmem gerektiğini söyleyerek ayrılıyoruz, yalana tahammülünüz yok ama asla yalan söylemeden veda edemeyeceğimizin farkında değilsiniz, bu sırada birileri ölüyor,

etilen sosyete . 2003 - 2018 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.