Yazar: dodo

                                                                                                          16-07-2020

Birleşen şehirlerden ülkeler, ülkeleri iç içe geçirirken tarihten ve savaştan kan akıtarak vatanlar yaratan ne türden bir sfenks kafalı var ki; sana ve tüm efradına bir masa başında harita şoku yaşatıp, şokun etkisiyle hiçbir yere doğru gözden yola yitip gitmeye mecbur bıraktı?

Çocukluğunda -merak ediyorum- varlığında ne türden bir koyu ruhçuk besledin ki; seni soyunun dölü olmaktan kurtarıp, başka alemlerin rahmine koydu da yeniden doğuverdin? Defalarca kez doğdun, bir şekilde biliyorum. Annenden başka yerlerden..

Mezopotamya toprağını ne türden bir delilik çağı balçığa çeviriyordu ki sana cazip gelmedi ve pılını pırtını toplayıp, taşları gökdelenlere çeviren başka bir delilik çağında hipnotize oldun?

Kendinde ne türden bir delilik vardı ki: kendinden kaçıp kaçıp en sonunda kendi kendini sobeleyip -ebe sobe!- kendini kendinin baş ucuna koydun?

O koyu ruhçuğunu da kendinle beraber büyütürken, değişimin ne türden doğasına kapıldın da; bas gitaristlerle, özgürlük anıtıyla, Hells angels motorcu katliamlarıyla, düşünce katliamlarıyla, “herkesin mutlu olma hakkını koruduğunu” iddia eden eşitçi bağımsızlık marşıyla, peksimetlerle, kağıdı yırtık bira şişeleriyle, dünyadaki petrole acıkan kravatlılarla ruhunun ve zihninin neresinde bir yer daha fethettin?

Kendinin daha kaç kez yakasına yapışıp sınır dışı edeceksin? Sınırı aşınca ne türden bir zihinsel revüzyona uğrayıp, dilini, bilincini ve koyu ruhçuğunu çarçabuk sınırın ötesine adapte edebiliyorsun?

Kadınlarını, el ele verip büyüdüklerini, yenildiklerini, bindiğin taşıtları, yürüdüğün asfaltları… hiçbirini sahiplenmeksizin kaybediyorsun başka kadınlar, başka büyüyeceklerinle, başka taşıtlar ve asfaltlar uğruna…

NE ÇOK GİDİYORSUN AMA!

HİÇ ÇİÇEK EKMİYORSUN.

EVİNDE ÖRÜMCEK YOK.

Evini ne türden bir mabed yapıyorsun ki cihazların, ahşapların, duvarların kokusunu soluyup makineleşmiş ciğerlerinden süzerek; tıkınıyor, içiyor, gam yapıyor, yazıyor, dinliyor ve okuyup zıbarıp yatıyorsun.

Çarşafın darmadağın ve senden başka bir şey kokmuyor çünkü az seviyorsun. Azar azar sevip, duygulanımlarını ne türden bir perhize sokuyorsun ki ben de bunları sana korka korka fısıldıyorum.

Sırtını galaksinin hangi kavşağına yaslıyorsun da omurgalarında parmaklarımı gezdirirken o dimdik,  hiçten hiç çıkaran ensende küçük bir oyun kurabiliyorum? İçinden içerde bir kapı daha aralanıyor ve tüm sarhoşluğumu göğüs kafesine yaslayıp dudaklarınla ayılıyorum. Ne türden bir anatomiyle evrendeki canlılığını sürdürüyorsun da, o yaslandığım göğüs kafesine antenler geçirip kafatasındaki travmaları, hayatına ilişkin mütekabiliyet esaslarını, yarım yamalak kalan düşüncelerini, hatırlayamadığın bebeklik oyuncaklarını, bellek yanılsamalarını, obsesif davranışlarını tetikleyen düşünmelerini, dejavularını, bilincini ve bilmelerlerini bomboş bir odada beyaz tuğlaların üzerine bir siyah beyaz ekrana yansıtmak istiyorum.

SENİ SEVİYORUM.

Tanrılık tanrının olsun, iyi ki de onun olmuş diyorum. Cenette cennetçi zihinlerin ve cennetlik işler yapıp veya yapmayıp cennetçi konuşanların olsun diyorum.

Senin saçlarının kokusuyla dolu yastık da benim.

Duyu verilerimden zihnime izlenimleri aktaran bütün sinirlerimi devreye sokup elini tutarken, eklemlerinin kan damarlarıma baskı yapışını hissediyorum.

Wittgenstein’ın sineklerine kanımı içirip, şizofrenik yaratığıma çak beşlik yaparken, halüsinatif bir aşkla gözlerine bakıyorum kirpiklerimin arasından. Bütün bildiklerimi bilmez oluyorum. Spinosaurus fosillerim, Hellenofobyam, Roma fetişim ve arketip edip attığım bütün teoriler analitik devrelerimde elekten geçirilmişçesine sana dökülüyor bana da eleğin üstündeki artıklar kalıyor.

 Ağlamaktan, çok üzülmekten, siktir edilmekten, nefret edilmekten, sadist tutumlarından, narsist bakışlarından, alınacak intikamlarından, söyleyeceğin yalanlardan, bağırıp çağırmalarından, deliliğinden bıkıp tahta kurularıyla dolu bir odada aylarca hiç bir şey yapmadan altına pisleyip geberip gidecek olsan bile şişmiş cesedinden ve dünyaya dehşet saçılacaksa bile sen tarafından, ben hiç korkmuyorum.

SENİ SEVİYORUM.

SIRTINI YASLADIĞIN GALAKSİYE DÖNDÜM ARKAMI; SIRT SIRTA VEREBİLELİM DİYE!

MİGREN AZDIRICI SAVUNMA veya REÇETENİZ

*Ece Cangüden’in fotoğrafa mürekkep dökmesiyle oluşturduğu ve bir fotoğraf galerisinden arakladığım bu resmin; -bazı repressiyonel tutumlarımın altında yatan sebeplerin, arketip olabilmesi imkansız ama- belki birinizde de bu tutumların olabilme ihtimalı adına, onları doğru şekilde aktarabileceğine inanıyorum.

Oklahoma’ lı stajyer sevgilinizin ABD terörlerinden en büyük ikinci olanına tanık olduğunu ifade ediyorsanız, sizi can kulağıyla dinliyoruz, devam edin!

Geçenlerde okuduğunuz gazetedeki mizah köşesini tiye alarak, yazara tebrik mesajları atıp onu yalandan yüreklendirdiğiniz de gözümüzden kaçmadı. Nasıl yaptınız bunu! Mizah köşesinden daha ucuz olan bu komedinizi de biz takdir ediyoruz, harikaydınız!

Bir şiiri üzerinde günlerce yazarak, yürüyerek, biriktirerek haftalarca yazıyormuşsunuz. Naomi gibi çılgınca şairene hastalarla dolu bir tımarhanede soluk soluğa orgazm olurken, hasta bakıcıya yakalanmanız an meselesi. Böyle ilham perilerinin cirit atacağı mekanlar mı yoksa bazı yerlerde vaat edilen hurileri görebilmek için akıllı rolü kesmek mi ? Doğru kararı verdiğinize eminiz.

Anti- Natal manifestonun altına Alican’ın porno izlediği iddialarında bulunarak, onu simülatif bir Amerikan serserisi olarak gördüğünüzü iddia ediyorsanız şunu bilin ki: Alican duşta philarmoni orkestrası dinler, Blues değil.

Yuri’ye şifalı bitkiler satan bir aktar dükkanında pazarlamacı olmaya zorlayan, kadersel veya determinist işleyişin bir parçası olan sebepler vardı. Onu bu yüzden uzun zamandır terk ediyorum. Bunu anladıysanız bildirin! Belki de öylesine kanser tedavisini bulmak gibi hayalleri vardır. Bir şeylerin nedenlerini ortaya koyarken, ota boka evreni alet etmek de çağın modası oldu.

“Aynen.” Bu kavramın anlamını biliyorsanız; bu veya bu kavramlara benzer olanları muhakkak bir yere not alın. Ağzınızda yer kaplamasın.

Sonracığma bir taksiye binip uzaklaştığınızı söylüyorsunuz. İnin o taksiden. Ayaklarınızın kestirmeleri keşfetmesine ve kaybolmayı deneyimlemesine izin verin. Ayak parmaklarınız yalnızca fetişist zevkleriniz için var değiller sonuçta. Ya da basın gidin, ayak parmaklarınızın kimsenin umurunda olduğunu düşünmeyin.

Hintli panseksüellerle İngilizce konuşup kısa zamanda onları hayatınızdan bir bir çıkarmışsınız. Bu kadar korkmayın mesela. Onun bir adı ve hayatı var. Onun tek varoluş biçimi Hintli ve eşcinsel olması değildir diye düşünüyoruz. Yine de küs kalma sebebiniz; aksanı veya başka sebeplerden anlaşamamak ve davranışları olmalı.

Size başka türlü de hitap edeceğim: Benim, sürekli okuyamadığı kitapları ve yarım kalan romanlarını düşünerek yüreğine anlık acılar çektirenlerim. Benim, kendi doğruları olduğunu iddia edenlerim. Benim, bu doğrularla başka iddialı doğruları yanlışlamaya çalışanlarım. Benim, bana yaşamam gerektiğini söyleyenlerim. Benim, benzedrini web tarayıcılarda aratanlarım. Benim, aşkla delirenlerim. Benim bir türlü karar veremeyenlerim. Benim etraflıca düşündüğünü sanarak hala karar veremeyenlerim! : SİZİ SONSUZ SONLU EBATTA BİR MAGMA YIĞININ ORTASINDA BİR TAHTRAVALLİ KURARAK BEKLEYECEĞİM. KARŞIMA GEÇİN Kİ DÜŞMEYELİM.

Son olarak; çok sıcak soğuk şeyler yemeyin. Kendinize nasıl istiyorsanız öyle bakmanız önemle rica olunur.

DURAK, DURA(RA)K

Bir monologda deliriliyor ki: Ben olmuşum hiç!

ya! lan! , yalan, ağzımızı “y” harfiyle doldura doldura koşarak “yalan söyledim” ne çıkar ki diye bağırabileceğimiz, ilkeleşmiş yorumlara ve mütekabiliyet esaslarına haykırabileceğimiz bir durak.

hüzne sebep olan o düş(ün)sel hatanın etrafında süratle dönüp hatayı hortumun içine çekebileceğimiz ve parmağımızı kendimize sallayıp “bak kızım gördün mü, işte böyleyken böyle, yerse” diyip şimdi hüznün verdiği huzuru da yitirebileceğiniz bir durak.

Raskolnikov’un düşsel baltasını, avcunda sımsıkı tuttuğu kanlı çorabı, Sonya’ya Lizaveta tarafından verilen kutsal! kutsal! kutsal! kitabı ve Marmeladov’a çarpan at arabasındaki kırbacı, sigara tabakasını, karakolda kan ter içinde verilmiş ifadeyi, Svidrigaylov’un iftirasını… cıkcıkcıkcık diye ayıplayıp yargıçcılık oynayabileceğiniz bir durak olduğunu mu sanıyorsunuz? Bekleme yapma!

Bu sinekler bu şişeden nasıl kurtuldular? Peki el ile yapılan bir hareketin sözlük anlamı nedir? Anlamlar sözlükte değil midir? Sinekler kavramların metaforu mu? Depresif bir silkinmeyle Wittgenstein’ın şizofrenik yaratığıyla çak beşlik yapabileceğiniz ve ardından —Concipere!: “quoties a me profertur, vel mente concipitur, necessario esse verum” diyen Descartes’ ı çoktan kürtaj etmiş olabileceğiniz bir durak.

Cenetteki Peter Orlovsky için, kulağımda ağzını tadabileceğim bir sürü zibidileri hatırlayıp, otomatizm ağıtını hıçkırarak ağlayıp, yataktan düşerek, şarapsız sakin bir beyinle özleyebileceğim bir durak.

Makineleşmiş zihinleri, makineleşmiş kafatasından çıkarıp -ya da bırakın öyle kalsın- ağaçların altında yazılan mektupların içinde sökerek parçalayıp, çöplükte paslanmak üzere bırakabileceğiniz bir durak.

Ahlaksızlıkların, ahlakla ilgili olup olmadıklarını ahlaklılara ve ahlaksızlara konuşturamayacağımız bir durak; ahlak, ahlak-tır…-mıdır?

Peksimetlerin ve Ginsberg’in ısmarlamadığı biraların beleş olduğu, bu yüzden ayyaşları yalnızca ayyaşların duyabileceği kahkahaların atıldığı ve isyanların, haklı fikirlerin, zavallı kararsızlıkların yazılı metinlerine nadiren de olsa rastlayabileceğiniz bir durak.

İhtiyatsızlıklarla dolu düşünmelerin ve davranışların sonucunda zarar görülmeyen, neticede gamsızlaşılmayan, yalnızca şanslı yosmalardan olabileceğiniz bir durak.

Çengel bulmacada karşınıza çıkabilecek ”çaşıt” gibi cümle içinde kullanamayacağınız kelimeleri kağıda indirebileceğiniz bir durak.

“Ah çocuk hiçbir şey bilmiyorsun” diye başlanılmış olan o pasajı durağın duvarlarında okuduğunuzda, burnunuzdan soluyarak, kışkırtılmış ruhunuzun zincirini kırıp delirmişcesine koşarak isyan bayrağını dalgalandırabileceğiniz bu isyanın tavizle dahi bastıralamayacağını ispat edebilmek için okuduğunuz kitapları duvarlara fırlatıp atabileceğiniz bir durak.

Burası durak! buraya kadar oku dura(ra)k:

PARK YASAKTIR! Buraya Park etme teker şişlenir.