Menü Kapat

Yazar: Dedalus

Yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz?

YALINAYAK ŞİİRDİR

1.Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim

Emrazı Zühreviye Hastanesi’ne kapatıldı anamız
Adıyla çalışan ermiş Sirkeci kadınlarındandır

Şeker atar hâlâ mazgallardan Cankurtaran’da
Acı Bacı’nın acı bilmez uçurtma çocuklarına

Yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz?

2.Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim

Babamız dövüldü güllabici odunlarla tımarhanede
Acaba halk nedir diye düşünür arada işittiği

Dudullu’dan tâ Salacak’a koşarak alkışlayalım
Fazla babalarıyla dondurma yiyen çocukları

Hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir?

ECE AYHAN

Bak çakıldım yine akrebin kaldıramadığı bir sayfaya. İki izmaritle mıhlandı aklım ikinci el bir çarmıha.
Merhaba İsa
Biri sol ayağıma. İstasyonlar kalkmasın trenden.
Biri göğsümün ortasına. Birayı ayakta içeyim.

Ciddi ciddi soruyorum ulan. Kim çıkarılmaz yıl sonu müsamerelerine.
Ah ah. Kırılgan bir yüzyıldayız. Sırçadan putlarımız yalınayaklarımız var.
Ve daha bir kahpe yaşamak, Apollo 11’den bu yana.
Kulağıma mürekkep üflenmesinden bıktım. Büyük düşüncelerden, o eşsiz ahlakınızdan, yenilmez titanlardan,
efece tavırlardan, kuramsal açmazlardan.
Toplumsal normlarınızı bir tarafınıza sokun lütfen. Tanrılarımı arka bahçeye gömeli çok oldu.
Ceza hukuku kadar soğuklar. Reçel beyinlerine iyi geldiğinden eminim ikinci sınıf postmodern sancıların ve bestseller raflarının.
Topuklu ayakkabı giymiş şempanzeler kadar komikler.

Yine de yaşamaya değer. Bayesyen yaklaşımı terketmeye değer.
Tuvalinden taşan resimler görüyorum. Bir şiir şairini yazıyor. Kibrit çöplerinden maketler yapıp yakıyorum sonra.
Cinnetin kıyısında, yutkunduğumne kadar küfür varsa kusuyorum. Eyertutmaz düşünceler yoğuruyorum, pas kokan avuçlarımda.

”Rasyonel intiharlardan sana sığınırım Tanrım.”
Brecht’ten bir tirad fırlatmak lazım uzaya önce
Hemingway’i tanımak
Joyce’la kafa bulmak
Yılda bir kez revize etmek sigara tutuşlarımızı
Moğol ordularına okkalı küfürler saydırmak
Bakışları Marxist, cepleri delik sahaflar tanımak
Birayı ayakta içmek
Sırasıyla,
Devletin geçirdiği ilmiklerle ve boğazlı kazakla darlanmak
Bir el yumruk yaşamak ve eve elinde market poşetleri ile dönmek lazım.
Sonra uçabiliriz Valhalla’ya, cennetten bir oda kiralayabiliriz, hiçliğin koynuna kıvrılabilir,
Kharoon’a elimiz boş gidebilir, reenkarne olup bir ispinoz olarak gelebiliriz bu diyara.
Düştü düşecek Atlas’ın kolları. Ebedi ortanca çocuklarıyız buranın ki, çıkarmadılar yıl sonu müsamerelerine.
Retorik sorulardan duvarlar ördüler. Bakmaya cesaret edememeyi Schrödinger öğretti. Bak işte! İyi olduğumuz bir konu buldum.

Onlara baktığımda gördüğüm o bayağılığı sicim teorisi ile temizleyebilir misiniz? On yaşında bir nihiliste ne söylenir?
Nasıl öldürebiliriz Protestan ahlakının yarattığı canavarları? Tek seferde kaç hayat yutabilir bir dolmuş?
46 kromozoma kaç katil, kaç şair, kaç müteahhit, kaç avukat sığar?
Toplum ne zamandır Martin Eden fabrikası? Diyalektiğe şükranlarımızı sunuyoruz.

Gecenin süpürdüğü ayakkabılar var şimdi kapımda. Göğsüme yaslandı cinnetin soğuk falanksı. Akrebin kaldıramadığı sayfalar varmış.
En iyisi bir büfe bulup ontolojik yaraları, onkolojik olanlarla -bunca zama rağmen- takas etmek.
Hector’un cesediyle sürükleniyor inancım. Doğmayacak çocuklara içiyorum. Babası cezaevindeki dostlarıma, tüzüğün ezdiği yalınayaklılara
Münzevi anarşimize, tersinden tertiplediğimiz dünyalara.

İmreneceğiz hep. Gözlerimizden başlayacağız ölmeye -sonrası kolay zaten- çökmüş avurtlarımıza şiir dolacak yalnızca.

Düş Kırıklığına Uğramış Köprüler

—Pyrrhus mu, efendim? Pyrrhus, bir iskeledir.
Herkes güldü. Neşesiz, yüksek sesli yılışık kahkahalar. Armstrong dönüp, profilden alıkçasına sevinçli, sınıf arkadaşlarına baktı. Az sonra, üzerlerinde otorite kuramadığımın ve babalarının ödediği okul ücretlerinin bilincinde, daha da azıtacaklar.
—Söyle bakalım, dedi Stephen çocuğun omzunu kitapla dürterek, nedir bir iskele.
—İskele, efendim, dedi Armstrong. Suya uzanan bir şeydir. Bir çeşit köprü. Kingstown iskelesi, efendim.
Kimileri gene güldü: Neşesiz ama manidar. Arka sırada iki kişi fısıldaşıyordu. Evet. Biliyorlardı: Hiç öğrenmeksizin ve akılları ermediği halde. Hepsi. Gıptayla yüzlerine baktı: Edith, Ethel, Gerty, Lily. Benzerleri: Onların nefesleri de çayla reçelle tatlanmış, çırpındıkça bilezikleri kıkırdayan.
—Kingstown iskelesi, dedi Stephen. Evet, düş kırıklığına uğramış bir köprü.

James Joyce / Ulysses

Çeviri: Nevzat Erkmen

Düşüncelerimiz ve aslında kimyasal reaksiyon zincirleri ve elektriksel sinyallerden mütevellit duygularımız sürekli yeni hacimler arayışı içinde. Kusura bakma Herakleitos, suların aynı kalsa dahi biz aynı kalmayacağız. 

Beyaz yakalılar, ebedi garsonlar, zamanı izmaritlerle sayanlar, mutlak determinizme baş kaldıranlar,   inançlılar, şüpheciler,  romantiklerimiz, tarot fallarına bel bağlayanlar, entropinin sarsılmaz tiranlığına boyun eğenler, rasyoneller, para babaları,   yalancılar, memurlar, kanserliler,  ürkekler, bar filozoflarımız, karamsarlar…  Nuh’un otomatik pilota alıp terk ettiği bu geminin yolcuları. Kimsiniz? Sıfatlar, makamlar, unvanlar dışında.

Bir Roman kahramanı tamamlanmış bir kişiliğe sahiptir mesela. Masaya yatırılabilir. Otopsiye açıktır. İster kör bir neşterle, ister dünyanın en yetenekli elleriyle inceleyin onu. Elinizde tutabileceğiniz bulgular olacaktır. Sığacaktır sıfatlara, tanımlara, kalıplara. Zamandan ayrıktır ve gözlem yapabileceğimiz ölçüde eksantriktir. Bizlerse kendi merkezimizden bir adım dışarı atmak istesek, hayatın süregelirliğinin yarattığı karşı konulmaz çekime maruz kalıyoruz. Rutinin dünyasında kayboluyoruz, faturalarla boğuşuyoruz bir kaza atlatıyoruz, otoritenin zulmüne uğruyoruz,  aşık oluyoruz, kavga ediyoruz, toplu taşıma kartının bakiye durumuyla ilgileniyoruz.  Bir şekilde akıntıya kapılıyoruz. Durup kendimize bakacak iken yeni bir ben çıkıyor. Karakterimize uygun meslekleri seçtiğimizi ya da mesleğimizin bizi bu karaktere soktuğunu düşünüyoruz. Geçmiş davranışlarımızın insanlar üzerinde yarattığı beklenti doğrultusunda gerçekleşiyor eylemlerimiz, İnsanları şaşırtacak bir şey yaptığımız zaman bile bu hayret duygusunun temeli yine önceki davranışlarımız. İskambil kağıtlarından putlar, karton bir armada gibi. Tek bir soruyla yıkılmaya hazır. Her gün çöküp, her gün yeniden suya uzanan iskeleler.

“İnsan ne zaman tamamlanır?” sorusuna hayatta iken cevap veremediğimiz için, ebedi iskeleler, düş kırıklığına uğramış köprüleriz.

Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu

Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin. Rahatla. Toparlan. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin.

Bir kitaba böylesi cüretkâr sözlerle başlamak aklı başında bir yazarın işi olamaz. Açık artırmada önerdiğiniz fiyatı karşı tarafı beklemeden artırmaktan gibi bir şey bu. Yine de bu tavsiyeye uyuyorum. Yazarın çıplak ellerle davet ettiği düelloyu kabul ediyorum. Henüz bir kaç sayfa geçmeden kitabı fırlatıp atma aşamasına geliyorum. Ve cambazın oyunu başlıyor. Metin yeni alemler inşa edip yıkıyor, zihnim o enkazların altında “Neden  yaptın bunu?” diye haykırırken elimden tutup beni bambaşka bir aleme fırlatıyor. Ve başlangıçta söylediklerinin  cüretkâr olduğunu düşünmekle fazla cüretkâr davrandığımın farkına varıyorum. Ah , evet dehanın beraberinde gelen bir kapris bu. Oynamak istemiyor, bunun için fazla iyi. Yine de oynasaydım bu pazu güreşinde hiç zorlanmadan hepinizi alt ederdim demekten geri durmuyor. Postmodern bir okuyucunun dünyasını önünüze seren, “Neler dönüyor ?” sorusuna cevap ararken kendinizi kitabın baş rolünde bulduğunuz, insana romanların arasından geçen bir trende hissettiren bir kitabı okurken bir anda Ludmila’ya aşık oluyorum,  sayfaları karıştırırken aklımda sadece atılacağım macera değil, Ludmila’nın izlerini bulmanın telaşı da var artık. Hikayelerden, inşa edilmiş bu hikayenin içinde kayboluyorum ve Calvino’nun dehası önünde eğilirken okur olmanın rahatlığını hissediyorum.

indir . italo calvino – bir kış gecesi eğer bir yolcu (.pdf)

 İşin kötüsü kız senden daha çok roman okumuş, özellikle yabancı yazarları tanıyor ve müthiş bir belleği var; romanlarda geçen belli olaylardan söz ediyor ve sana şunu soruyor: “Henry’nin teyzesi ne demişti hatırlıyor musunuz?” Üstelik bu konu senin ortaya attığın kitaplardan birindeydi; ama sen kitabın sadece başlığını biliyordun, o kadar ve bu kitabı okuduğunun sanılması hoşuna gitmişti. Şimdi yuvarlak yorumlarla bu badireyi atlatman gerektiği için pek umut vermeyen birkaç söz bulup söylüyorsun: “Bana biraz yavaş ilerliyor gibi gelmişti,” ya da: “Alaycı bir yanı olduğu için hoşuma gitmişti.” Kız bu sefer şöyle deyiveriyor: “Gerçekten öyle mi düşünmüştünüz? Ben buna katılmıyorum.” Sen bu sefer bozum oluyorsun. Bir ya da en çok iki kitabını okuduğun için ünlü bir yazardan söz etmeye başlıyorsun; kız hiç duraksamadan yazarın külliyatını sıralamaya başlıyor ve hepsini mükemmel biçimde tanıdığı ortaya çıkıyor; eğer bazı konularda tereddüdü varsa bu daha fena, çünkü sana bir soru yöneltiveriyor: “Peki o ünlü kesik fotoğraf meselesi şu kitapta mıydı, bu kitapta mı? Hep karıştırıyorum.” Kızın kafası karıştığı için sen bir tahmin yürütmeye kalkışıyorsun. Ama o, “Nasıl olur, ne diyorsunuz? Olamaz,” yorumunu yapıyor. Eh, haydi ikinizin de kafasının karıştığını düşünüp kapatalım bu konuyu.

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.