Yazar: Dedalus

reserved (çok çok önceden)

Ruhumu eritip dev bir -ctf faynıns sentır ölçekli devler bunlar- bir cross-jye karıştırmışlar ve bedenimi bu çarmıha germişler, tanrı tarafından tüttürülüyormuşum tadında bir özgürlükle yazmayı seviyorum. Çıplak her şeyden öte. Umursamayan bir bilinç çıplaklığı da değil bu hem.

Katalizörlerden korkmaya gerek yok diyorum özet olarak. Sistemin her parametresinden emin olmadıkça geçmişi ve geleceği bağlayamaz ve bükemezsin dostum bu yüzden gerçek kavramı buralarda biraz esnek.

O yüzden şımarıklığımı mazur görüp görmemenizin benim için sakıncası yok ama şerhleri dinlemek isterim. Hikaye anlatmaktan daha çok sevdiğim tek şey hikaye dinlemektir.

” Ne yani kardeşim, noktalı virgülün evreninde her şey bulanık mı diyorsun? Oldu olacak dili deforme edelim hep beraber.” Önceden Babalara inanırdım, Herkesin savrulduğunu anlayana kadar. O yüzden Neden ölü kıçı yalayıp ölülerle konuşmaya çalışalım ki, erdem düşünce dünyasında geçersizdir. Yaptığımız her resim, olabilecek başka resimleri öldürdü ve determinizmin bir avcı olduğunu bize gösterdi, olmayacakları öldürerek varolan bir avcı. Bu her dilde özgürlük demektir. O yüzden şimdiyi ve geleceği yaşamam gerek. Geçmişle giriştiğim her bilek güreşini kaybettim.

Hamlet ve Odysseia’yı aynı gölgede uzanırken düşündüm hep. Kronolojiden bağımsız, kronolojilerden bağımsız ikisi de Kral Odipius’un şerhidir. Telemakhos yenilmez bir babaya sahipti. Utancı babasından çalmaya korktu. Hamlet yenilmiş bir babanın günahlarını yoğurdu. Ham, sensör verilerinin kompleksleştirilmesi üzerine çok konuştuk mesela. Pedagojiyi yarattık ama diyaloğu henüz yaratamamışken işimize yaramayacak bir manuel, -ne manueli hatta datasheet- olarak duvarlara mıhladık. Babaların oğullarla güreşi hiç bitmeyecek, ölen her babanın yerine yenisini dikeceğiz el yordamıyla bu köken arayışı neye yarayacak bilmiyorum ama anlamlandırma telaşımıza dur demedikçe her şeyin anlamı her şey olmaya devam edecek.

Bilinç sekteye uğramaz, alternatif yollar bulur ve kullanır yine de bunu görmeyi inkar etmek huzur verir. Determinizmin olmayacakların olasılığının evrenindeki kırıcılığını konuşmuştuk yukarıda. Tartının diğer tarafını da düşünürsek, her bilinç bu evrenin kaderine yön verdi. Kolektif bir kaderi yaşıyoruz, ve özgürüz. Erdem düşüncenin dünyasında değersizdir.

Develerce gezilmiş bir çemberin üzerinde yüzüyorum. Okyanusların tabanlarını düşlüyorum. Benimle etkileşime geçen her atomun bendeki izlerini düşlüyorum. Hiçliğin çekiciliğini düşlüyorum. Neyse canım dans etmek istedi satır arası. Genetik miraslarımızın izdüşümünde dönüp duruyoruz diyorlar, 0-6 yaş zihinsel gelişimimizi ve bugün olduğumuz insanları derinden etkiliyor diyorlar, çevresel faktörlerden bahsediyorlar, değiştiremeyeceğimiz şeyleri anlamamızı ve değiştirebileceğimiz şeyleri anlamamızı istiyorlar. Ben biraz daha farklı düşünüyorum bu konuda. Evrene kolektif bir kader yarattığımızı düşünüyorum bilinçli ve bilinçsiz her varlık olarak. Milyarlarca yıldan bahsediyoruz, ısıl ölüme kadar uzanacak sürede, bu karmaşaya şahitlik eden ve edecek tek varlıklar biz de olabiliriz. “Yaşadığına şahitlik edebilirim. Elimden bu gelir, ve senin için yapabileceğim en anlamlı şey bu olabilir.” Hırsımızdan, tutkularımızdan, hislerimizden kurtulmamıza gerek yok. Buradayız ve burada olduğumuza şahitlik etmemiz tek ortak paydamız. Hak vermiyorum ama anlıyorum demenin bir yolunu arıyorum bir süredir ve artık bulduğumu düşünüyorum. Burada olduğunuza şahitlik ediyorum.

Bir takım dertleşme denemeleri

Prensiplerin yok ise her eylemin bir ahlak dersine dönüşür. Her şeyi sıfırdan yaratan dinamik bir ahlak benim için sorguya açık değildir. A katil B değil. Bu kadar merkezcilikten hep bir bok çıkar. Çıksın, böylesi bir bağımsızlık benim için içgüdüye denktir. Bir tırtıl, tırtıl tırtıl gidiyor işte derim. Doğası bu. Biri salt rasyonellikle inşa edilmiş bir içgüdü, Diğeri içgüdü. Bu konuda, en çok güvendiğimiz konu da bile diğer canlılardan aşağıdayız. Evrimsel bir hata deyin, simülasyonda bir darboğaz deyin, garip hiçbir şey yok deyin, fark etmez.-Bu arada deyin mi diyin mi hep karıştırıyorum.- Bu benim saçmasapan bir önermem olabilir. Sırf bunun dile getirilmesi bile yeter. Hatta niçe de bunu anlatıyordu kartal kapkaca çıkarsa kızamazsın derken. Sezginin, hayvanlaştığı bir mükemmellikti übermenşteki. Ahlaki içgüdüsünde hatalara yer olmayan bir varlık çok zeki olmalı herhalde. İdeali düşünmeden bulan bir sezgi. E tabi biz ya hiç olmaması gereken varlıklarız, ya da zihinsel evrimde önemli noktadaki primatlarız. İki türlü de ucubeyiz, şimdi fark ettim. Bu kusurlu halimiz, kimi zaman evrenin tüm yükünü omuzlarımıza yüklüyor. ki bu bence bu süreci hızlandıracak bir katalizör. Düşünsenize salt akıl ve hislerin karışımı bize nefreti unutturabilir. Evrenin simya laboratuvarındaki tozların başarısız karışımlarıyız. Bir sürü başarısız yoldan geçeceğiz, hatalarımız bizi yaratacak. Ben idealleşme yolundaki primatlar olduğumuzu düşünmeye devam edeceğim. Hissetmediğim noktalarda aklım ile hissetmeye gayret edeceğim. Aklımın tükendiği noktada sezgilerimi dinleyeceğim. Boktan bir çıkış yapıyorum hadi yine iyisiniz. Umrumda değil, bu işin neresinde olduğumuz. Bir gün sevgi kazanacaksa ve bugünlerde sevgi süreci yavaşlatıyorsa, ben sevginin tarafında duracağım. Ufuğa karşı oturamam.

Heidegger, asit ve Terrence Malick

Şeftalinin lekesi geçmez yazından, kediler hakkındaki bilimsel gerçeklere inandığımız seneye kadar geçen zamanı düşünüyorum. Başkaydı. En azından benim için. Hiçliğin doldurduğu bir yarıkla ayrılmış iki zaman adası. Sadece birinden diğerine -hayretle- bakmak serbest.

neden mod10da bir sistem kurduk ? El parmaklarımızın sayısı olduğu için der multidisiplin sevdalısı bir arkeolog- televizyona çıkanlarından- ve aynı şekilde devam ettirebiliriz 12 anahtarıyla çalışan sistemler ve işlenen veriler için. ” Baş parmağımızı saymak için kullandığımız durumda parmaklarımızdaki boğumların sayısı 12 eder ve diğer elimizi bu 12li paketleri saymak için kullandığımızda 60’ı elde ederiz.” Bakmıyorum, kontrol etmiyorum. Muhtemelen buna benzer şeyler yazılmıştır. İnsan ellerden başlar kendini okumaya ve ellerle şekillenmiştir evrimin basamakları vs vs.

Üşümek yorulmakla karışıyor baldırlarımda. Yeşilin içinde kayboluyorum. Aklıma geliyor ve gülüyorum. ” Lan birbirimizi öldürmek için teneke kutuların içine giriyoruz.” En azından dünyadan ayrılmak için münzevi çabalar çağına girmiş bulunduk da bir arkaya yaslanıp öyle baktık. Yoksa işimiz gerçekten yaştı. Neyse bizi boşverelim benlere dönelim.

Develerce yük çektim kütleçekimin sıfıra yakınsadığı noktaya. Rahattım. Kendimde boşluklar aradım, keskin köşeler. Sonra şeyler geldi aklıma. Okyanusun dibinde elimle fenerle yürümek, karpuz yemek gibi şeyler.

Zamanı hapsettim, yankılandı. Zamana hapsoldum ve yankılandım. Hani tırnak içleri lazımdır ya muhteşem zihinlerden, sanki düşünmek yeterince kolay bir iş değilmiş gibi, sanki binlerce kelime binlerce olasılığa gebe ta şuracıkta yatmıyor da muhtacız söylenmişi düşünmeye. Ben de öyle yaptım ürkek bir zihne yakışır şekilde. Vonnegut geldi o an aklıma. O penis ölçülerini gösteren bir gözlük taktığı romanı. Sonra Celine. Daraldım. Kendi dizlerim üzerinde daha çok ufuk öldürebilirim diye düşündüm. Bir ara da hiç düşünmedim.

Oysa her partiküle ayrı dokunuyor zaman. Merkezsizleştirmenin problemi, algıdan sıyrılan ve zeka eşiğinin üstünde kalan merkezlerlerin düşünceye uyguladığı gergidir. Başka türlü 20.yy fransasında varoluşçuluğun moda olması saçmalığını başka hiçbir şey ile açıklayamam. Acınası derecede komik.-trajikomik değil-

Dil dahice bir araç, düşünce öğütücüsü, Düşüncenin o amorf ve uzlaşıdan uzak o dönüştürülemez, aktarılamaz yapısını homojenleştirip kalıplara aktarmayı mümkün kılan zalim ve kusurlu bir makine. O kadar çaresiz bir araç ki yapıtaşlarını bilince tanıtmak için yalnızca o yapıtaşlarından oluşan rehberler kullanmak zorunda kaldık. Kosmosun tüm bilinçlerinden, kaç kelimeyi silmemiz gerek dili yok etmek için ? Düşünüyorum, simüle edemiyorum.

yokuşyukarıshakespeare:anlıyorum seni wittgenstein anlıyor ve görüyorum. hatta artırıyorum. merkezlere inanmıyorum.

Dil üzerine düşündüğüm her uykusuz gece iki yerde bitiyor. Bilgi sosyolojisi ve ya alıntılanmış sessizlikler.

...
Hiçlik çok küçük bana, severim onu yine de
ve boyarım yaldız üzre ve kocaman,
ve tutarım yüksekte ve bilmem kimin 
ruhunu kurtarır tutsaklıktan

yaşarım yaşamımı, genişleyen çemberlerde,
şeylerin üstünde dönenen
sonuncuyu tamamlayamacağım herhalde,
ama deneyeceğim bir kere.
...
Rainer Marie Rilke

Şimdiden uzaklaşma arzusuyla dolup taşmıştı zihnim. Kelimeleri uç uca ekledim ve uzandım geçmişe ve geleceğe. Sicimlerden örülmüş köprülerle. Bu iki kutup arasında yeterince sıkışmam gerekiyordu sicimlerin kopması ve şimdinin içine düşmem için.

Yatay günlerde tekrarlanmak üzere kendime öğüt

1- Bijektif fonksiyonlardan uzak dur.

2-Kendini tanı ve koru. (kendini tanımak zaferdir)

3-Çeyrek altınlara inanma.

4-Nuh’u olamayacağın tufanları da çağır. Hatta en çok onları çağır.

5-Atını yor ama öldürme.

6-Beng ile badeyi karıştırma. Ya da karıştır.

7- Antagonist olabiliyorsan ol yoksa kaybet ki dinlemeye değer bir hikaye olsun.

8-Kenar mahalle psikologlarından uzak dur.

9-Proust oku.

10-Mezarlara inan, mezarlıklara inanma.

11-Not tut.

12-Termodinamiğe inan, entropiden kork.

13-Entropiden korkma.

14-Kavgan bitse de kumarın devam etsin.

15-Yırtıcı olma ama hızlı koş.

16-Sandalyeni masaya yaklaştırma. Masayı kendine çek.

17-Telefon rehberini yedekle.

18-Savaş görmüş yüzlere acı.

19-En az herkes kadar, En fazla herkes kadar insan ol.

20-İnsanlığı, insandan önce yarattığımız gerçeğini unutma.

21-Çekilişle tiyatro kovalama. Bilet al.

22-Çocukları bir de köpekleri sev.

23- Özel bu. Bunu yazmıyorum. Hatırlarsın.

24-30 Yaşına gelmeden profesyonel bir teleskop al.

25-Kör günlerin, topal sabahlarında kefir iç.

26-Shakespeare’i yokuş yukarı oku.

27-Havaya fırlatılacaksan, mancınıkla olsun. Düşüşü düşünürüz.

28-Kılıç dövecek ellerle gül budamaya kalkma.

29-Ekose ceket giyme. Giyenle de ahbaplık etme.

30-Yataktan düşerken bile bir planın olsun ama mancınık maddesini de unutma.

31-Ense tıraşını öteleme.

32-Çeneni koru, çeneye saldır.

33-Ölmeden bir kez de olsa Kızıldeniz ciğerlerine dolsun.

34-Sıkışınca bağlaçlara sığınma.

35-Yüzünde grev varsa dışarı çıkma.

36-Her zaman çakmak taşı.

37-İskelelere inan, köprülere inanma.

38-Cebinde suflörün yoksa ne konuşacağını planla.

39-Buralar hep dünün aynıysa, Oralara git.

Yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz?

YALINAYAK ŞİİRDİR

1.Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim

Emrazı Zühreviye Hastanesi’ne kapatıldı anamız
Adıyla çalışan ermiş Sirkeci kadınlarındandır

Şeker atar hâlâ mazgallardan Cankurtaran’da
Acı Bacı’nın acı bilmez uçurtma çocuklarına

Yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz?

2.Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim

Babamız dövüldü güllabici odunlarla tımarhanede
Acaba halk nedir diye düşünür arada işittiği

Dudullu’dan tâ Salacak’a koşarak alkışlayalım
Fazla babalarıyla dondurma yiyen çocukları

Hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir?

ECE AYHAN

Bak çakıldım yine akrebin kaldıramadığı bir sayfaya. İki izmaritle mıhlandı aklım ikinci el bir çarmıha.
Merhaba İsa
Biri sol ayağıma. İstasyonlar kalkmasın trenden.
Biri göğsümün ortasına. Birayı ayakta içeyim.

Ciddi ciddi soruyorum ulan. Kim çıkarılmaz yıl sonu müsamerelerine.
Ah ah. Kırılgan bir yüzyıldayız. Sırçadan putlarımız yalınayaklarımız var.
Ve daha bir kahpe yaşamak, Apollo 11’den bu yana.
Kulağıma mürekkep üflenmesinden bıktım. Büyük düşüncelerden, o eşsiz ahlakınızdan, yenilmez titanlardan,
efece tavırlardan, kuramsal açmazlardan.
Toplumsal normlarınızı bir tarafınıza sokun lütfen. Tanrılarımı arka bahçeye gömeli çok oldu.
Ceza hukuku kadar soğuklar. Reçel beyinlerine iyi geldiğinden eminim ikinci sınıf postmodern sancıların ve bestseller raflarının.
Topuklu ayakkabı giymiş şempanzeler kadar komikler.

Yine de yaşamaya değer. Bayesyen yaklaşımı terketmeye değer.
Tuvalinden taşan resimler görüyorum. Bir şiir şairini yazıyor. Kibrit çöplerinden maketler yapıp yakıyorum sonra.
Cinnetin kıyısında, yutkunduğumne kadar küfür varsa kusuyorum. Eyertutmaz düşünceler yoğuruyorum, pas kokan avuçlarımda.

”Rasyonel intiharlardan sana sığınırım Tanrım.”
Brecht’ten bir tirad fırlatmak lazım uzaya önce
Hemingway’i tanımak
Joyce’la kafa bulmak
Yılda bir kez revize etmek sigara tutuşlarımızı
Moğol ordularına okkalı küfürler saydırmak
Bakışları Marxist, cepleri delik sahaflar tanımak
Birayı ayakta içmek
Sırasıyla,
Devletin geçirdiği ilmiklerle ve boğazlı kazakla darlanmak
Bir el yumruk yaşamak ve eve elinde market poşetleri ile dönmek lazım.
Sonra uçabiliriz Valhalla’ya, cennetten bir oda kiralayabiliriz, hiçliğin koynuna kıvrılabilir,
Kharoon’a elimiz boş gidebilir, reenkarne olup bir ispinoz olarak gelebiliriz bu diyara.
Düştü düşecek Atlas’ın kolları. Ebedi ortanca çocuklarıyız buranın ki, çıkarmadılar yıl sonu müsamerelerine.
Retorik sorulardan duvarlar ördüler. Bakmaya cesaret edememeyi Schrödinger öğretti. Bak işte! İyi olduğumuz bir konu buldum.

Onlara baktığımda gördüğüm o bayağılığı sicim teorisi ile temizleyebilir misiniz? On yaşında bir nihiliste ne söylenir?
Nasıl öldürebiliriz Protestan ahlakının yarattığı canavarları? Tek seferde kaç hayat yutabilir bir dolmuş?
46 kromozoma kaç katil, kaç şair, kaç müteahhit, kaç avukat sığar?
Toplum ne zamandır Martin Eden fabrikası? Diyalektiğe şükranlarımızı sunuyoruz.

Gecenin süpürdüğü ayakkabılar var şimdi kapımda. Göğsüme yaslandı cinnetin soğuk falanksı. Akrebin kaldıramadığı sayfalar varmış.
En iyisi bir büfe bulup ontolojik yaraları, onkolojik olanlarla -bunca zama rağmen- takas etmek.
Hector’un cesediyle sürükleniyor inancım. Doğmayacak çocuklara içiyorum. Babası cezaevindeki dostlarıma, tüzüğün ezdiği yalınayaklılara
Münzevi anarşimize, tersinden tertiplediğimiz dünyalara.

İmreneceğiz hep. Gözlerimizden başlayacağız ölmeye -sonrası kolay zaten- çökmüş avurtlarımıza şiir dolacak yalnızca.

Düş Kırıklığına Uğramış Köprüler

—Pyrrhus mu, efendim? Pyrrhus, bir iskeledir.
Herkes güldü. Neşesiz, yüksek sesli yılışık kahkahalar. Armstrong dönüp, profilden alıkçasına sevinçli, sınıf arkadaşlarına baktı. Az sonra, üzerlerinde otorite kuramadığımın ve babalarının ödediği okul ücretlerinin bilincinde, daha da azıtacaklar.
—Söyle bakalım, dedi Stephen çocuğun omzunu kitapla dürterek, nedir bir iskele.
—İskele, efendim, dedi Armstrong. Suya uzanan bir şeydir. Bir çeşit köprü. Kingstown iskelesi, efendim.
Kimileri gene güldü: Neşesiz ama manidar. Arka sırada iki kişi fısıldaşıyordu. Evet. Biliyorlardı: Hiç öğrenmeksizin ve akılları ermediği halde. Hepsi. Gıptayla yüzlerine baktı: Edith, Ethel, Gerty, Lily. Benzerleri: Onların nefesleri de çayla reçelle tatlanmış, çırpındıkça bilezikleri kıkırdayan.
—Kingstown iskelesi, dedi Stephen. Evet, düş kırıklığına uğramış bir köprü.

James Joyce / Ulysses

Çeviri: Nevzat Erkmen

Düşüncelerimiz ve aslında kimyasal reaksiyon zincirleri ve elektriksel sinyallerden mütevellit duygularımız sürekli yeni hacimler arayışı içinde. Kusura bakma Herakleitos, suların aynı kalsa dahi biz aynı kalmayacağız. 

Beyaz yakalılar, ebedi garsonlar, zamanı izmaritlerle sayanlar, mutlak determinizme baş kaldıranlar,   inançlılar, şüpheciler,  romantiklerimiz, tarot fallarına bel bağlayanlar, entropinin sarsılmaz tiranlığına boyun eğenler, rasyoneller, para babaları,   yalancılar, memurlar, kanserliler,  ürkekler, bar filozoflarımız, karamsarlar…  Nuh’un otomatik pilota alıp terk ettiği bu geminin yolcuları. Kimsiniz? Sıfatlar, makamlar, unvanlar dışında.

Bir Roman kahramanı tamamlanmış bir kişiliğe sahiptir mesela. Masaya yatırılabilir. Otopsiye açıktır. İster kör bir neşterle, ister dünyanın en yetenekli elleriyle inceleyin onu. Elinizde tutabileceğiniz bulgular olacaktır. Sığacaktır sıfatlara, tanımlara, kalıplara. Zamandan ayrıktır ve gözlem yapabileceğimiz ölçüde eksantriktir. Bizlerse kendi merkezimizden bir adım dışarı atmak istesek, hayatın süregelirliğinin yarattığı karşı konulmaz çekime maruz kalıyoruz. Rutinin dünyasında kayboluyoruz, faturalarla boğuşuyoruz bir kaza atlatıyoruz, otoritenin zulmüne uğruyoruz,  aşık oluyoruz, kavga ediyoruz, toplu taşıma kartının bakiye durumuyla ilgileniyoruz.  Bir şekilde akıntıya kapılıyoruz. Durup kendimize bakacak iken yeni bir ben çıkıyor. Karakterimize uygun meslekleri seçtiğimizi ya da mesleğimizin bizi bu karaktere soktuğunu düşünüyoruz. Geçmiş davranışlarımızın insanlar üzerinde yarattığı beklenti doğrultusunda gerçekleşiyor eylemlerimiz, İnsanları şaşırtacak bir şey yaptığımız zaman bile bu hayret duygusunun temeli yine önceki davranışlarımız. İskambil kağıtlarından putlar, karton bir armada gibi. Tek bir soruyla yıkılmaya hazır. Her gün çöküp, her gün yeniden suya uzanan iskeleler.

“İnsan ne zaman tamamlanır?” sorusuna hayatta iken cevap veremediğimiz için, ebedi iskeleler, düş kırıklığına uğramış köprüleriz.