Menü Kapat

Yazar: collita

“Postmodernizm Konseptine Doğru”

Ihab Habib Hassan, Arap asıllı, ABD’li edebiyat teorisyeni, eleştirmeni ve yazar. Kahire doğumlu olan yazar, 21 yaşında ABD’ye iltica etmiş. Wisconsin–Milwaukee Üniversitesi’nde 30 yıl görev yapmış. Şu an emekli profesör statüsünden çalışmaktadır. 1996 yılında Uppsala Üniversitesi’nden, 1999 yılında Giessen Üniversitesi’nden onursal dereceler almış. İki Guggenheim bursu (1958, 1962) ve üç Fulbright okutmanlık bursu (1966, 1974, 1975) kazanmış. Kuzey Amerika, Avrupa, Afrika, Avustralya ve Yeni Zelanda’da da 500’den fazla ders vermiş
Hassan’ın edebiyat ve kültürel alanda yayımlanmış 300’den fazla makalesi var. Birçok dergide öyküleri de basılan Hassan, The Changeling adında bir roman da yazmakta.

Elimizdeki makalesinin tam ismi “Toward a Concept of Postmodernism.” Tam şuradaki linkten, bütün makaleyi indirebilme olanağını da sunmaktayız. Öncelikle, makale hakkında söylemek istediğimiz şey, bilindik akademik dilin çok dışında yazılmış olduğu gerçeğidir. Bütün yapıları temelden sallayan post-yapısalcılardan başka nasıl bir davranış bekleyebilirdik ki? Yeri gelince, çok sert bir dille kendini de eleştiren Hassan, bilimsel bilginin sorunsallaştırıldığı bu ‘bilimsel’ makalede, bize yeni bir ufuk açıyor. Oksimoronların havada uçuştuğu makalenin bir kısmı, siz sevgili etilen takipçileri için yorumlandı.
Hassan’ın Postmodernite algısı:
Tarih, sürekli ve süreksiz devam etmektedir. Bu yüzden postmodernite, şimdiki zamanının geçmiş tarafından şekillendirildiği fikrini desteklemiyor. Bilakis, en köklü gelenekler bile kendilerinden daha köklü değişimlere maruz kalıp, silinip gidebiliyorlar. Darwin, Marx, Bauldelaire, Nietzsche, Cezanne, Debussy, Freud, Einstein tarafından üretilen kültürel varsayımlar, hala batıcı kafadadır. Tarih her zaman kendini tekerrür mü eder? Burada, post-modernizm önemli bir revizyon ve alternatif görüş teşkil etmektedir.

Post-modern şahıslar, belli bir akım, paradigma ya da ekol kurmak için fazla heterojenler. Bu da postmodern olmanın bir getirisi.
Post-modernizm içkinliği ve belirlenemezliği (saptanamazlığı) içinde barındırır.

Postmodernizme Dair destek ve köstek niteliğinde problemler:
1. Postmodernizm kelimesi, başlı başına tuhaf, aşmak ya da yok etmek istediği şeyi içinde barındırıyor gibi. Ayrıca terim bir “gecikmişlik” hissi uyandırıyor. (post- ekinden mütevellit)

2. Post-yapısalcılık, modernizm ve romantisizm gibi postmodernizm de belli bir anlamsal istikrarsızlıktan muzdarip. Akademisyenler arasında, kavramın kapsamı hakkında bir fikir birliğine varılamamış. Bazı insanlar, bir olguyu ya da olayı postmodern olarak algılarken, bazıları ise avantgardizm, neo avantgardizm ve hatta modernizm olarak bile tanımlayabiliyor.

3. Birçok kavram gibi modernizm ve postmodernizm de anlam kaymalarına maruz kalıp birbirinin içine geçiyor ve birbirinden ayırt edilemiyor.

4. Modernizm ve postmodernizm, demir perde ve Çin Seddi ile ayrılmıyor birbirinden. Kavramlar, birbiri içinde asimile olmuş. Bir olay aynı anda hem Viktoryen, modern ve postmodern olabiliyor.

5. Apolloncu görüş daha soyuttur ve tarihi benzerlikler üzerine kuruludur. Dionysoscu tarih ise daha dar ve benzerlikler üzerine kuruludur.(kafası karışanlar buraya) Postmodernizm her ikisini de kapsar. Ayrılık ve farklılık, birlik ve ayrılık, ayrışma ve uzlaşma, tarihin konusuna dahil olmalıdır.

6. Romantisizm ve modernizm gibi, postmodernizm de tarihi ve teorik bir tanıma ihtiyaç duyar. 1939 Eylülünde açılış yaptığını söyleyebiliriz ama ondan önce de postmodern eğilimli insanlar vardı.

7. Postmodernizm, bizi dört katlı bir anlayışa sevk ediyor:
tamamlayıcılıklar
süreklilik ve süreksizlik
diakroni
senkroni

Postmodernizm tanımlanırken, çoğulcu ve diyakektik olunmalı. Benim daha sonra yapacağım gibi “gayri-resmi, anarşik ve yaratıcı olmayan”* gibi tanımlamalardan kaçınmalıyız.

8. Bütün bu sorunlar, bir dönemselleştirme sorununa sebebiyet veriyor. Nasıl bir değişim söz konusudur? Heraklitoscu? Darwinci? Marksist? Freudcu? Kuhncu? Derridacı? Ya da değişim teorisinin kendisi zamanın belirsizliklerine en uygun, ideolojisiz bir oksimoron mu?

9. Postmodernizm sadece sanatsal bir eğilim midir yoksa sosyal bir olgu mudur? Yoksa sadece batı hümanizmindeki bir mutasyon mudur? Bu durumda, olgunun psikolojik, felsefik, ekonomik, siyasal -birlikte ya da ayrı ayrı ele alınabilir – özellikleri nasıl olacaktır?

10.”Postmodern” sıfatı, yazarları değerli kılmak için kullanılan onur verici bir terim midir yoksa onları aşağılamakta mıdır?

Postmodernizmin tanımlanması kapsamında ortaya çıkan sorunlar ve belirsizlikler ele alınırken, çözümü konusunda da ortalığı saran muğlaklık, postmodernizmin fıtratında var. Birçok akademisyen, şimdilik bir isim koymayalım, takılalım tadında. Yine fıtratı gereği, temelci olmayan ve saptamalar yapmaktan uzak duran postmodern eğilimli insanlar için bu muğlaklıktan ziyadesiyle keyif aldıklarını umuyoruz.

 

 

* Yazar, burada temelci olmayan demek istemiştir.

Post-Marksizm’e Kısa Bir Giriş

Klasik Marksizm, sınıf çatışmacı tarih yorumu, diyalektik materyalist bakış açısı ve radikal duruşu ile kitlelerin dikkatini çekti. Arkasından gelen  bir çok teorisyeni etkiledi, üzerine çok fazla kafa yoruldu. Sayısız kitap yazıldı, sayısız yeni teori kendini Marx’ın savlarına temellendirdi ve birçok kez uyarlandı ve yorumlandı. Şimdi bu yorumlardan birine bakacağız. 21. Yüzyıl yorumu! 21. Yüzyıl uyarlaması, postmodern yaklaşım ya da kısaca post-marksizm diyebiliriz.

Göze çarpan bir farkla başlamak istiyorum. Post-marksistlere kadar, Marksizmin bütün yorumları, Marksizmin temel paradigmalarına dokunmadı ve genelde toplumsal modifiyelerin önüne geçmedi. Geçenler ise (Gramsci, Trotsky, Bernstein,Lenin, Mao vs.) Marksizm pastasının kremasını değiştirmekten öteye gidemedi. Marx’ın üstyapı meselesi kabul ettiği öğelerin de sınıf savaşınımında rolü olduğunu öne sürmek (örneğin, “kültür”) veya burjuva meselesi addedilen öğelerin de önemini vurgulamak (örneğin, “ideoloji”) gibi. Yine bunların dışında, o zamanlar en fazla eleştiri hedefi olan proleterya diktatörlüğü, Marksistler için çok önemliydi ve gerek Enternasyonallarde gerek Sovyet Rusya’da ve hatta Çin’de proleterya diktatörlüğü eleştirisi hoş karşılanmadı. Hatta sosyalistler içinde, proleterya diktatörlüğüne bakış açıcısı, bir nevi “turnusol kağıdı” vazifesi gördü. Marksizme gelen eleştiri ve yorumların, o zamanlar bu denli radikal ve yoğun olmamasını, postmodernitenin şart koştuğu düzenlemelere ihtiyaç olmamasının yanı sıra, bu Bolşevik despotizmine ve ortodoks Marksizm muhafazakarlığına bağlamakta hata görmüyorum. Bir nevi, köpeksiz köyde değneksiz gezen post-marksistlerin, öncekilere nazaran daha radikal oynamalarına bakalım.

Artık büyük anlatıların, büyük ideallerin ve vaadlerin zamanı olmadığı, her fikrin küçülmeye gittiği iddiasında olan post-marksistler, çok radikal, dünyayı değiştirmeye yönelik şiara da temkinli bakıyor. Bu bağlamda, Marksizm gibi, devrim, iktidar, diktatörlük, evrensellik gibi radikal paradigmalar barındıran siyasi görüşlerin de küçülmeye gitmesi bekleniyor. Ütopyalar, “tek bir doğru ya da gerçek var” düşüncesi, ‘gerçeği’ kovalama arzusu, dünyayı değiştirme fikri, insanlara cezbedici gelmiyor. Fukuyama’nın da dediği gibi, tarih bitti! Neo-liberalizm ile devletin bile minimalleştiği dönemde, proleterya iktidarı, kulağa ne kadar hoş gelebilir ki? Evrensellik düzleminde de, Miliband ve Poulantzas ayrımını örnek verebiliriz. “Peki post-marksistler, devrimden umudu kestiler mi?” sorusuna ise , net bir yanıt veremiyoruz, zira aralarında bir fikir birliği yok. Ama yüzleşmek zorunda olduğumuz katı bir gerçek var ve bu da devrimi yapması gereken sınıfla yakından alakalı.

Günümüzde, sınıf kavramı belirsiz ve iç içe. Bu bağlamda, post-marksizmin sınıf ayrımı, klasik Marksizmin biraz sulandırılmış hali. Bunun temel sebebi de yükselen beyaz yakalılar. Klasik Marksizm’de fabrikada ya da madende emekçi olmayanın işçi sınıfına ait olmadığı düşünülürse,  beyaz yakalılara kolayca ‘burjuva’ diyebiliriz. Peki günümüzdeki sınıf ayrımı, “işçi değilse, o zaman burjuvadır” önermesini kaldıracak basitlikte mi? İşçi – Burjuva ikili karşıtlığına indirgenebilecek durumda mı? Klasik Marksizmde, işçi, kuvvetli, büyük pazulu, zincirlerini kıran bir figürdür. Peki, bir işçi gibi emeğini satan, üretim araçlarına sahip olmayan, çalışmak zorunda olan ve sömürülen bir beyaz yakalı, ezilen sınıf sayılabilir mi? Gelişmiş ülkelerde çalışan nüfusun %90’ı, Türkiye’de % 50’si beyaz yakalı iken bu kategorilendiremediğimiz sınıfı, devrimin neresine koyacağız?

Aslında Herkes Ezilen Olabilir.

Bir insanın sosyal statüsünün iktisadi olarak belirlendiğini savunan Marx’a karşı, Gramsci, kültürel eklemlenme ile de hegemonya sağlanabileceğini öne sürmüştü. Kültürel eklemlenme dediğimiz şey ise, ezilen sınıfın yanı sıra, bir kültürün de ezilebileceğinin kanıtıdır. Marx’ın işçi-burjuva indirgemeciliğine karşın, bir kadının erkeğe, bir öğrencinin, bir öğretmene, bir çocuğun bir ebeveyne, bir Asyalının bir beyaza, bir homoseksüelin bir heteroseksüele ve nice değişkenin birbirine karşı olan savaşınımı, post-marksizmde kendine yer bulabiliyor. Eklemlenme, her zaman yatay değil, yukarıdan aşağı ya da aşağıdan yukarı da olabiliyor. Farklı iktisadi sınıflardan bireyler, bir amaç uğruna bir araya gelebiliyor.

Konuya ilgi duyuyorsanız ve daha fazla okuma yapmak isterseniz, (Klasik Marksizmi bildiğinizi varsayarak) Gramsci’den başlamanızı öneririm.

Anarkokapitalizm

Çoğu sosyalist için, Hitler’e sol görüşlü demek küfür gibidir. Sizinle ideolojik tartışmaya girmezler bile. Nasyonal sosyalizm, sosyalistler içinde hiçbir zaman kabul görmedi. Çünkü milliyetçilik, enternasyonallikle bağdaşmıyordu. Marx’ın meşhur ‘üçgenini’ hatırlayacak olursak, üst yapıdan alt yapıya çekilen öğelerin (Gramsci’nin  kültürü, Lenin’in İdeolojiyi vs.) çoğu göze batmazken, milliyetçiliğin sosyalizmle harmanlanması, sosyalistleri diğerlerine nazaran çok daha fazla rahatsız etti. İşçi partisi olmayan partilerin birbirini komünistlikle ‘suçladığı’ bir ortamda, sağcıların da nasyonal sosyalist politikalar gütmesi hoş karşılanmazdı elbette. Böylece Nasyonal sosyalizm, siyasal anlamda sağ, iktisadi anlamda sol bir duruş olarak ortada kalakaldı.

Can Yücel’in, Hamlet’in ünlü repliği, “to be or not to be” ye bulduğu çeviri, “bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?” kalıbının cuk oturacağı bir ideoloji var. Kabaca nasyonal sosyalizmin tam tersi, (diğer ihtimali) dersek hata etmeyeceğimizi düşünüyorum, yani siyasal anlamda sol, iktisadi anlamda sağ. İsmi anarkokapitalizm. Daha da açıklayıcı ismiyle, serbest pazar anarşizmi.

Peki bu anarşi neden diğerlerinden farklı? İlk farkı, devletin lağvedilmesiyle gelecek olan iktisadi özgürlük, bir nevi, özel teşebbüs, kişisel mülkiyet ve bireysel egemenlik için olacak olan anarşi. Yeniden dağıtım (redistribution) ve vergilendirme hırsızlık gibi görülüyor. İlerlemenin ve refahın en iyi serbest piyasa ekonomisi ile elde edilebileceği düşünülüyor. Öyle ki, yargı merciileri ve hatta kolluk kuvvetleri dahi, özel kurum ve kuruluşlarca üstleniliyor. Zaten bu görüşün çıkış zamanına bakarsak, Keynes’in refah devletine olan inancın zayıfladığı ve neo-liberal akımın güç kazandığı zamana denk geldiğini görebilir ve genel anlamda Laissez-Faire kapitalizmle benzerlik gösterdiğini söyleyebiliriz.

Ekonomik anlamda farka değindiğimize göre, en can alıcı noktaya gelelim. Klasik anarşistler (sosyal anarşistler), insan doğasını her zaman optimist tanımlamışlardır. Metanın dağılımı dahi, ‘ihtiyaca’ göre yapılabilir. Çünkü insan erdem sahibidir ve ihtiyacı olandan fazlasını zaten arzulamayacaktır ve insanlığın üretimi, erdem sahibi insanlığın tüketimiyle başabaş olacak, kapitalizmde yaşanan ürün fazlalığı ya da kıtlık gibi sorunlar yaşanmayacaktır. Anarkokapitalist akımda, insanın, neredeyse Thomas Hobbes’un  kötümser insan doğası tanımına uyduğu kabul edilir. Yani insan, açgözlü, acımasız, çıkarcıdır (De Cive). Bir metaya sahip olmak için, sahip olmak istemek yeterlidir. İhtiyaç olması şart değildir. Klasik liberalizmin bireyciliği elzemdir ve temeldir. Mülkiyet, en doğal haktır. Rekabet ise, ilerlemenin itici gücüdür, bu da yine Thomas Hobbes’un en iyinin hayatta kalması (survival of the fittest) kuralıyla ilişkilendirilmiştir.

Bir Frankfurt Okulu değil ama,

Avusturya Okulundan Ludwig von Mises’in öğrencisi Murray Rothbard, Avusturya ekonomisini klasik liberalizm ve anarkokapitalizm ile harmanlamaya çalışmış. 1949’da, “Özel Mülkiyet Anarşizmi” ismindeki makalesini yazmış ve daha sonradan bu terim ‘anarkokapitalizm’e evrilmiş. ‘Liberteryen’ terimini de ilk kullanan kişi olduğu düşünülmektedir. Rothbard, hem Lysander Spooner ve Benjamin Tucker gibi bireysel anarşistlerden hem de hocası Mises’in Laissez Faire kapitalizm ve insan hakları anlayışından etkilenerek kapitalizm ile anarşiyi bağdaştırmaya çalışmış.

Nozick ve Minimal Devlet

Minimal devlet, minarşist liberteryenlerin savunduğu düzendir. Bu devlete, gece bekçisi devlet de denir (nightwatchman state). Genel hatlarıyla, devletin bireye sadece hırsızlık, dolandırıcılık, gasp ve sözleşmelere uyulmaması gibi durumlarda müdahale ettiği düzende, devletin tek meşru aracı, kolluk kuvvetleri ve mahkemelerdir. Yani amaç, devlete olan ihtiyacı azaltmak ve devletin varlığını minimuma indirgeyerek devletin birey üzerindeki otoritesini bertaraf etmektir. Robert Nozick, Anarşi, Devlet ve Ütopya adlı kitabında (John Rawls’un metanın yeniden dağıtılması üzerine yazdığı A Theory of Justice isimli kitabına nazire olduğu kabul edilir.) minimal devleti savunur. Anarkokapitalist ekolde, Nozick’in önemli bir isim olduğunu söyleyebiliriz. Egaliteryen Rawls’a karşı, minarşist ve kapitalist Nozick, bu kitabından sonra çok tepki almış, kitaba gelen eleştirilere neredeyse hiç yanıt vermemiş ve hatta bir süre siyaset üzerine yazmayı bırakıp felsefenin farklı alanlarıyla ilgilenmiş. Genel hatlarıyla, kitabın iktisadi savlarında, laissez-faire kapitalizme, Adam Smith’in Görünmez Eline* ve Hobbes’un Tabiat Haline (State of Nature) vurgu vardır. Siyasal savlarında ise, Rawls’un utiliterizmine karşı, mülkiyet hakkının kutsallığını savunur ve yine mülkiyetin kutsallığına atıfta bulunarak vergi ve yeniden dağıtımın meşru olmadığını ileri sürer. Hatta devredilemez hakları dahi reddedip, yetişkin bireylere kendi rızalarıyla, (baskıcı olmadığı sürece) başka insanlara köle olabilme özgürlüğünü(!) de tanır. Rothbard’dan da insan hakları bağlamında ayrı düştüklerini söyleyebiliriz.

Liberteryenlerin Genel Tavrı

Tahmin edebileceğimiz üzre, liberteryenlerin en büyük devlet eleştirisi, ekonomik anlamdadır. Parlamentolar, insanlardan vergi adı altında çalınan paraların nasıl harcanacağına karar veren hırsızlardan ibarettir. Birey refahı, her zaman halkın refahından önce gelir. Mülkiyet hırsızlık değil, haktır. Devlet, ekonomik ve siyasal ilerlemenin önünü kapatan bir settir. Kolluk kuvvetlerine ve yargıya güvenleri yoktur. Bu tür hayatî şeylerin devlet tekelinde olması rahatsız edicidir.

Böyle bir ortamda, solcuların nasyonal sosyalistleri itelediği gibi, anarkokapitalizm de anarşistlerin içinde kabul görmemekte, fakat bir alternatif olarak yer almakta. Klasik anarşiye mecbur kalmak istemeyenler için ihtimal daha var, o da anarkokapitalizm mi dersiniz?

*piyasanın, dışarıdan bir müdahale olmaksızın, kendiliğinden en verimli noktaya erişeceğini söyleyen teori

 

 

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.