Menü Kapat

Yazar: buggleyeyes (sayfa 1 / 5)

Bukowski, şiir üzerine

Bukowski’nin şiir üzerine bir televizyon röportajı. Çeviri benim, sıkıldığım kısımlarını atladım. bu da orjinali.

http://www.youtube.com/watch?v=r1e5Jeh2Fk0

  • “Şairleri okumak olabilecek en sıkıcı şeydi. Hatta eski büyük romancıları bile. Dedim ki, “Tolstoy özel olmalı” yatağa yattım, Savaş ve Barış’ı okumaya başladım. Okudum, okudum, dedim ki, “savaşla barışın özelliği nerde?” Gerçekten anlamaya çalıştım. Ve eski büyük şairler. Onların işlerini de okudum. Elime başağrısıyla can sıkıntısından başka bişey geçmedi. Dedim ki, “burda bir numara dönüyor, bu hakiki değil. bu gerçek değil, bunlar iyi değil.”
  • “Aslında şiir kendi içinde Hollywood endüstrisi kadar enerji barındırır. Ya da Broadway oyunları kadar enerji. Tek ihtiyacı, onu canlandırabilecek etten kemikten şairlerdir. Şiir her zaman, özel, gizli, takdir görmemiş bir sanat dalı olarak düşünülmüştür. Takdir görmemesinin sebebi, hiç cesaret göstermemiş, ortaya kanlı canlı birşey koymamış olmasındandır. Şiir genelde çok gösterişçi ve sıkıcıdır. Şairin çok özel ve değerli bir insan olduğunu söyleyenlere katılmıyorum. Sadece beceriksiz malın biridir. Kendine güvensiz dizeler yazıp ölümsüz olduğuna inanarak, ölümsüzlüğünün onu bulmasını bekler. O da bir türlü gelmek bilmez. Çünkü zavallı aptal yazmayı beceremiyodur. Çoğu şairler, enteller, kunteller; mesela “köpek sokaktan aşağı yürüdü” gibi basit bir dize bile yazamazlar. Sıcak bira boku gibi çıkmalıdır… pff.. güzel bir şiir öyledir. Yapıverirsin. İncelenecek, analiz edilecek bişey yoktur. Diyecek birşey yoktur. Olan olmuştur.
  • “Şiir okumaktan gerçekten nefret ediyorum, çünkü hakkaten sahneye çıkıyorsun. Kendi başınayken hissettiğin şiirler yazmışsın işte, daktilonla başbaşa. Sonra önünde bir kalabalık var, bira falan içiyolar, sen de onlara okuyosun. Yazarın böyle bir sorumluluğu yok. Attırıp tek başına yatıp iyi bir sayfa yazmaktan başka bir sorumluluğu yok. Yolladıklarımın hep geri yollanmasına ve 10 yıl sarhoş gezmeme rağmen yazmaya devam ettim. Ortalıkta doğru düzgün başka hiçbişey olmadığını hissediyordum. Çok iyi olduğumdan değil, onlar çok beter olduğundan devam etmem gerekiyordu. Hala da çok iyi yazıyor değilim, ama onlar hala çok beterler. Aslında birilerinin ortalıklara çıkması için hala yer var. Umarım çıkarlar.”

Avatar; en yüksek bütçeli ucuz film…

James Cameron’dan 2.5 saatlik klişeler geçidi. Kızılderili ya da Afrika yerlisi katliamının alegorisini yapıyor. … güzel. Farklı iki kültür, birbirlerine uzaylılar gibi yabancıdır altmesajı?.. pekiyi. başlıyoruz. ama ilk yarım saatten sonra ne oluyor? ilkkan tarzı asimetrik dövüş, kan sporu tarzı intikam, diehard ve independence day tarzı aksiyon filmi izliyoruz.

Mavi adamları ilkel şamanik kültür biçiminde İnsanla doğa arasında ruhsal bir bağlantı olacağını kimseye yediremeyeceği için James Cameron, gezegenin bütün yaratıklarından fiberoptik kablolar çıkarmış. onları birbirine iliştirip anlaşıyorlar.

2 boyut yetti, 3 boyut olsaydı kusardım herhalde. Baktım sonunda Diehard/LethalWeapon çizgisinde bir esas oğlan-başkötü dövüşü yaşanacak, sonunu izlemeden kapattım.

yaşasın modern yaşam

Aşıkların elinden sazlarını alıp, gitarlar tutuştururlar. Türküleri unutturur, tatsız tuzsuz Halukleventler, Cemkaracalar, Barışmançolar yaratırlar.

Malraux bir kitabının bir yerinde diyordu ki, “eşitlik olamaz peşinde olduğumuz, üstte olanın alttakiyle eşit olmayı kabul etmesi değil. şu fransızların bulduğu gibi birşey olması lazım… kardeşlik!”

Misyonerlerden arta kalan yangın yerine antropologlar gittiler. Saygı duyduklarından değil, enteresan bulduklarından. Belki de sıkıcı salonlarında anlatacak ilginç birşeyleri olsun diye. Öğrenmeye değil, incelemeye gittiler. Bir de öğretmeye gittiler, modern bilimin müthiş faydalarını. Onlar da bizim gibi insan olduklarına göre, onların da bu müthiş bolluktan bu harika birikimden, bu elbombalarından, bu nefis kanserojenlerden faydalanmaya hakları var.

Fakir mahallelere, çağdaş yaşamı desteklemeye gittiler. biz de insanız, onlar da insan, o zaman onlara destek olalım da onlar da bizim gibi insan olabilsinler. Onlara da şu tattığımız harika şeylerden tattıralım. Halideedipadıvarreşatnurigüntekin falan okuyabilsinler. çağdaş yaşam o kadar güzel ki, çağdaş yaşamımızla o kadar mutluyuz ki bunu herkesle paylaşmak, mutluluğumuzu herkese bulaştırmak istiyoruz.

En kötüsü de buydu işte “eşitlik” bunların hepsinin ağzından düşürmediği bir “eşitlik” var. Adına faşizm demek bunu çok küçültmek olur. Bunun çok daha kökten, karmaşık yöntemleri var.

Sonuçta da, her bireye okuma yazma, her eve internet, herkesin ayağına çarıktan daha iyi pabuç… ve tatsız tuzsuz şarkılar. kıraçlar… iğreti hikayeler, elifşafaklar, tunakiremitler falan. ruhunu besleyecek şeyden o kadar yoksun ki, maneviyat denilen şeyin dinden başka biryerde bulunabileceğini bile tasavvur edemiyor. ne için yaşadığını, ne için öleceğini bilemeyen bir topluluk.. koskoca mutsuz bir dünya.

walter j. ong’dan zihin açan yaklaşımlar

Kitabın adı “Sözlü ve Yazılı Kültür“. Kitabın esas konusu yazının bulunuşunun sadece sözlerin ve dilin yazıya dökülmesinden ibaret olmadığı, bunun dili de, kültürü de, yani insanın bütün düşünme ve hatta algılama biçimlerini değiştirdiği.

Önce kısaca kavramları netleştireyim. Kitapta bahsedilen “birincil sözlü kültür ortamı,” söylenen şeyin herhangi bir biçimde kaydedilemediği ortam. Yani söz söylendiği anda var ve söylenmediği anda yok. Kelimeler soyut olarak akılda yoklar. Yazıdaki gibi, daha da önemlisi sözlükteki gibi açıp kelimelere bakamıyorsunuz. Yazının, kayıt cihazının, video kameranın vs. bulunduğu ama yine sözlü olan ortam ise “ikincil sözlü kültür ortamı” burada konuşmayı, hikayeyi, şarkıyı başa sarabiliyorsunuz, tersten okuyabiliyorsunuz, kelimeleri veya cümleleri yerlerinden çıkarıp soyutlayabiliyorsunuz. Yani ikincil türde Odyssea’nın 350. satırını ya da bir pasajını alıp inceleyebilirsiniz. Fakat birincil türde sadece bir karakteri ya da belki bir olayı hikayeden ayrı olarak düşünebilirsiniz. Bunun etkileri ise çok büyük.

Teknoloji olarak yazı!
Artık çok fena derecede içimize işlediği için, bilgisayarı, daktiloyu teknoloji olarak görebiliyoruz ama yazıyı genelde böyle düşünmüyoruz. Halbuki bu, hem pek çok sofiskite araç gerece hem de alfabe denilen çok daha sofistike icada dayanır ve çok karmaşık bir teknolojidir. Ama burada asıl önemli olan bu iki ortam arasındaki düşünce farkı. Platon zamanında antik yunan ikincil sözlü kültür ortamına geçmeye başlamıştı. Platon’un çizdiği Sokrates yazıya ne kadar karşı görünse de, Platonun ortaya koyduğu çok önemli bir kavram vardır ki bu kesinlikle yazının yaygınlaşmasıyla alakalıdır. Bu “idea” kavramıdır. Platon’un öğretisinin temel taşıdır ve inanılmaz ölçüde bir soyutlamadır. Kavramları doğadan ve yaşamdan ayrı düşünmektir. (Sokrates’in yazıya karşı söylemlerini bile yazıya dökmesi Platon’un başka bir hoşluğu ama o bambaşka bir konu)

Ama yazı teknolojisinin getirdiğini asıl kullanan adam bence Aristotelestir. Ong’un söylediğine göre, kategorilendirme ve listeleme yazı teknolojisinin getirdiği en önemli özelliktir. Bu önce söylediğim, metni sondan başa, satır satır bölerek okumayla alakalı. Sözlü kültürde insan böyle düşünmez. Örneğin “İlk olarak”, “son olarak” gibi kullanımlar tamamen yazılı kültürden konuşma diline geçmişlerdir. Ve Aristoteles’in ortaya koyduğu birkaç şeyi insanlığın laneti olarak tanımlayabilirim. Bunların en önemlileri insan aklını kategorilere bölmek ve sembolik mantık kurallarını ortaya koymak ve bunların evrensel olduğunu iddia etmektir. (Aristoteles bunun yanısıra sanat eseri çeşitlerinin vs. gibi insan dünyasındaki hemen herşeyin de listesini çıkarmıştır ama bunlar görece zararsız fuzuli uğraşlar gibi görünüyor.)

Birincil Sözlü Kültür Ortamı
Şimdi önce biraz birincil sözlü kültür ortamının nasıl olduğundan bahsetmek gerekiyor. Öncelikle kelimeler sadece seslerden ibaret. Adlandırmak büyülü bir güç. İnsanlar birşeylerin anlamına “açıp” bakmıyorlar. Atasözleri, kalıp deyişler, mitler tanrı kelamları gibi akla işlenmişti ve toplum kurallarını belirliyorlardı. Mitin geçerli olduğu bu dönemin bir özelliği, mitin esnek olmasıdır. Yazıya geçildikten sonra mit donmuştur, özelliğini yitirmiş ve yalan dolan masallar, hurafeler halini almıştır. Fakat mit döneminde mit hem sanat eseri, hem ahlaki rehber, hem de toplumun bilgi birikimi olmuştur. Gelişen koşullara, toplumun yaşadığı değişikliklere göre mitler yenilenir, değişir, bazıları kaldırılır, bazıları doğar vs. Yazılı kutsal kitaplar gibi birkaç bin yıl sonra, toplumun ve teknolojinin özellikleri çok farklıyken anlatılan üzerine kazılar yapıp zorla metaforik anlamlar çıkarmak zorunda kalmazsınız.

Bu ortamla ilgili çok ilginç bulgular A.R Luria’nın araştırmalarında bulunur. Luria Özbekistan ve Kırgızistan’ın ücra bölgelerinde hiç okuma yazma bilmeyen veya çok az bilenler hakkında araştırma yapmış. Ki bu bence kitabın en önemli kısmı. Burada karşılaştıklarının birkaç özelliği şöyle; Sözlü kültürde insanlar tanımlama yapmıyorlar. Örneğin “ağaç nedir?” sorusu saçma bir soru. “ağacın ne olduğunu herkes bilir, benim söylememe ne hacet,” diyor köylü. Geometrik şekillere kesinlikle anlam veremiyorlar. Daireye tabak, dikdörtgene kapı vs. diyorlar. Belirli kategorilere ayrılan nesnelerin resimlerini gruplamaları istendiğinde; okuma yazma bilmeyenler “çekiç, balta, kütük, testere”yi aletler ve alet olmayan “kütük” şeklinde ayırmaya kesinlikle yanaşmamış, kategori değil “durum” merkezli düşünerek, çekiçle testerenin kütükten ayrı olamayacağını savunmuşlar. Bu insanlar aptal ya da mantıksız değiller. Testere kullanabilen ve yapabilen insanlar. Ama testereyle çekici kütükten ayırmak, ayrı düşünmek olsa olsa gereksiz bir akıl oyunu onlar için. Okuma yazma bilen bir başkasının bu nesneleri böyle ayırdığı söylendiğinde de “onun soyu sopu öyle düşünüyor demek ki” diye cevap veriyor. Bu ayrım özellikle belli. Yine aynı köyde yaşayan biraz okuma yazma bilen insanlar bu gruplandırmayı karıştırarak da olsa yapıyorlar. Tamamen ne kadar okul gördüğüyle, yazıyla içli dışlı olduğuyla alakalı.

Soyut mantık ilkeleri de bu ortamda yaşayanların hiçbir işine yaramıyor ve kesinlikle akıllarına yatmıyor. “Değerli madenler paslanmaz. Altın değerli bir madendir. Altın paslanır mı?” sorusuna karşı verdikleri cevaplar şöyle, “acaba değerli madenler paslanır mı paslanmaz mı? altın paslanır mı paslanmaz mı?” “Değerli madenler paslanır. Değerli altın paslanır” dediğim gibi, bu insanların kafası çalışıyor. Evrensel mantık ilkeleri ise onlara makul gelmiyor. Başka bir önemli nokta da bu insanların kendilerini tanımlayamamaları. Cesur, iyi kalpli, merhametli vs. gibi tanımları durumlar dışında kullanamazlar. Genel olarak bir insanın benliğini soyutlayıp onun hakkında yargı veremezler.

Yazılı kültür ortamı
Sözün somutlaşması, kelimenin uçuculuğunu yitirip elle tutulur bir hale gelmesinin esas önemli zihinsel etkisi, soyutlamadır. Örneğin ağaç kelimesi teklikleri adlandırırken, fiş üzerine yazılı “ağaç” gidip ağacın üzerine iliştirilebilir. Daha da önemlisi ağaçtan ayrılabilir ve sadece kelime olarak kağıt üzerinde varolabilir. Bu da insanın düşüncesini doğadan ayırması anlamına gelir. Yani düşünceler dünyası bir yanda, dünyanın kendisi bir yandadır artık. İnsan doğanın içinde, onun parçası değildir artık. Doğayı karşısına almıştır. Ona farklı bakacaktır. Yazıp çizdiklerini ona giydirmeye çalışacaktır. Aristoteles ve Platon’un batı düşüncesinin köküne ektikleri tohumlar bunlardır. Şimdi çok değer verilen soyutlama, bilimsel düşünce, mantıksal analiz buradan büyümüştür ve tamamen yazılı kültür ortamının kaçınılmaz etkisidirler.

Öte yandan yazı bir şekilde demokratiktir. Sesleri harfler şeklinde en küçük birimlere bölen latin alfabesi daha konuşma biçimlerini bile çözememiş 6-7 yaşındaki çocuklara öğretilebilir. Buradan yazılı eserin yapısına da gelinir. Yazılı eser, özellikle de “basılı eser”e son nokta konmuştur. Sözlü kültürde hikaye, şarkı anlayana anladığı kadar anlatılır. Son nokta konmaz, anlamayana anlayacağı biçimde anlatılabilir. Fakat basılı metin kesinlikle son noktadır. Çünkü binlerce basılmış ve sonu nereye varacağı, kimlerin eline geçeceği bilinmeyen bir yolculuğa çıkmıştır. “Ders kitabı” bu demokratikliğin en önemli özelliğidir. Sözlü kültürde, usta çırak ilişkisi içinde, ustanın yatkınlığı olan çırağı seçmesi, onun anlayabileceği şekilde anlatıp sonunda ona ?el vermesi? vardır. Yazılı kültürde ise metin herkesin anlayabileceği ortak bir paydada yazılır. Burada anahtar sözcük “verimlilik”tir. Tabii ki hiçbirşey ekonomik sistemden bağımsız değildir. Fakat bu kadar yoğun ve güçlü olan bir kültür yanında illa ki kendi ahlakını da getirir. Bu konu burada çok fazla çatallanıyor. Şimdilik sadece yazılı-sözlü kültür ayrımında kalayım.

Feyerabend’in bilim hakkında dediği gibi, yazı insan için en iyisi olduğu için yayılmamıştır. Yazılı kültür en güçlü silahları yaptığı için yayılmıştır.

biraz da gülelim

demirtaş, özkökle dalga mı geçiyor yoksa artık bütün kutuplar saçma sapanlaşmaya mı başladılar?

Özkök İmralı’ya gidip, görüşebilse Türkiye rahatlar

konur sokak’ta takas pazarı

Takas Pazarı Müdahaleyle Başladı!

Dün duyurduğumuz üzere, Takas Pazarımızı saat 16.00’da Konur Sokağa kurduk. Kapitalizmin tüketim ilişkilerini teşhir etmek ve bu ilişki biçimini yıkmak için Geri Dönüşüm İşçileriyle dayanışma içinde sokağa kurduğumuz ve kısa sürede yoğun ilgiyle karşılanan takas pazarına kapitalizmin bekçisi polis ve zabıta müdahale etti.

Bir önceki gece de Zabıta Geri dönüşüm işçilerinin depolarına baskın yapmıştı. Ahali Gazetesi Arıza Keçiler Haber Birimi olarak Geri Dönüşüm İşçileriyle gelişen birlikteliğimizin ve dayanışmamızın ne kadar gerekli olduğunu gösteren bu müdahaleyi teşhir etmek için yarın yine saat 16.00’da konur sokakta olacağız. Bize kapitalizmin yarattığı pisliğin önüne geçemediği için müdahale ettiğini söyleyen Kapitalizmin bekçisi olan 35-40 kadar Zatıba ve Polis; Takas Pazarına cop, demir sopa ve biber gazıyla müdahale ettiler. İki arkadaşımız yaralandı. Mafyayı ve mafyatik Kapitalist-liberal ilişki ağını vareden ve varettikleri bu ilişkileri bahane ederek bize müdahale eden kapitalizmin ve onların bekçileri olan Polisin ve bize “solcu” olduğunu anlatan zabıtaların bu tavrı bize bir adım bile geri attıramayacak. Çankaya Belediyesi Zabıtaları polisin provakasyonuyla gelişen arbedeyi fırsat bilerek “eşyaları” araçlarına alıp gasp etti. Bu “eşya”lara boyacı çocukların pantolonla takas ettiği boya fırçası da dahildi. Pazarımızı ziyaret eden insanlar zaten parasız takas fikrine şaşırıyor ve merakla pazarı izliyorlardı. İhtiyaçları olanlar ihtiyaçlarını aldı, fazlası olanlar fazlasını bıraktı. Kapitalizmin gaspettiği yaşamları ve sokakları savunmaya, toplumsal dayanışma ağını geliştirmeye yarın 16.00’da devam edeceğiz. Yarın ki Takas Pazarı öncesinde bugün yaşanan olayları basın açıklamasıyla teşhir edeceğiz.

Dayanışmayla…

Ahali Gazetesi Arıza Keçiler Haber Birimi
ve
Geri Dönüşüm İşçileri Derneği

Basın Açıklaması Ve takas pazarı:
Tarih: 28 Mayıs Perşembe
Saat: 16.00
Yer:Yüksel Caddesi

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.