Menü Kapat

Yazar: begotten

biraz otorite ve biraz insan: içindeki katile merhaba de

Annemden çok sık duyduğum bir söz vardır. İnsanları tanımakla alakalı. Ona göre bir insanı ya sofrada ya da yolculukta tanıyabilir, gerçekte kim olduğunu görebilirsin. Bu tamamıyla yanlış bir yöntem. Bir insanı tam olarak tanımak mı istiyorsun? O zaman eline otorite ver ve arkanı yaslanıp olan biteni izle. Otorite içindeki gerçeği ortaya çıkartır. “En büyük otorite karşıtı benim” diyenin bile otorite eline geçtiğinde ne hale geldiğini görebilirsin. Çünkü otoritenin, gücün karşısında ilk başta sorgulama, muhakeme etme yeteneğimiz ile içgüdülerimiz çarpışır. Bir taraf bunun sana yanlış olduğunu fısıldarken, diğer taraf hırslarını ve güç tutkunu önüne serer. Bütün bunların sonunda ise kazanan içgüdülerin olur. Hırsların, yükselme ve yönetme fikrinin cazibesi ağır basar.

Biraz da kendimize bakalım. Bir okul sınavında pek de sevmediğimiz biri bizi geçtiğinde nasıl da hırslandığımızı unuttuk mu? Kariyerlerimizde, iş yerlerimizde hep en iyisi olmak için savaştık. İkinciliği kabul etmedik birincilik varken. Sevmediğimiz biri bizi kızdırdığında onu cezalandırma hayalleri kurduk. Bunun için yeterli otoriteyi, gücü istedik, hayal ettik beynimizin ücra yerlerinde.

Ünlü Milgram Deneyi’nin yapılmasını etkileyen Nazi subayı Adolf Eichmann’ın yargılanış sürecini hatırlayın. Eichmann dava süresince kendisinin iyi bir insan olduğunu ve işlediği suçları sadece yapması gerektiği için yaptığını söylüyordu. Ayrıca Eichmann’ın herhangi bir ruh sağlığı problemi yoktu ve normal ve sosyal bir kişiliğe sahipti. Yani öldürmek, kötülük sadece fanatiklere özgü değil, normal insanlar da gereken şartlar bir araya getirildiğinde bir zalime dönüşebiliyor. Bu durumda yine otorite kavramını sorgulamak gerek. Otoritenin boyunduruğu altına girdiğinde de bir işkenceciye dönüşebilirsin. Eichmann da dahil bütün Nazi subayları bir otoriteden emir alan askerlerdi. Bu emir-komuta zinciri askerlerin yaptıklarını sorgulamadan, üzerinde düşünmeden sadece yapmasını sağladı. Ayrıca bu askerin hissizleşmesini sağlayan şey sadece bu emir-komuta zinciri değildi. İşini iyi yapma isteği, terfi fikri, ödüllendirilme hayalleri normal bir insandan bir caninin çıkması için yeterli etmenler.

Yukarıda bahsettiğim Milgram Deneyi’ne bakalım. Deney bir grup deneğin bir soru-cevap sonucu karşısındaki diğer deneğe elektrik şok vermesini içeriyor. Denek karşısındaki diğer deneğe soru sorar ve yanlış cevap alırsa ona sürekli doz arttırarak şok verir. Aslında şok verilen denek gerçekte deney ekibindendir ve şok verilmesi durumu da söz konusu değildir. Deneğe sahte çığlıklar dinlettirilmiştir. Sadece şoku veren gerçek denek şokun gerçekten verildiğini sanmaktadır. Deney sonuçlarına göre deneklerin % 65’i karşı tarafa şoku en son seviyesine kadar verdi. Vermeyi bırakanlar ise 300 volttan önce bırakmadı. Denekler belli bir aşamada durup deney yöneticisine durmak istediklerini söyleseler de aldıkları “deney için devam etmemiz lazım” cevabından sonra şoku vermeyi devam ettirdiler. Başka bir değişle otoriteye başkaldırıp şok vermeyi reddetmek yerine otoriteyi kabullendiler. Karşı tarafın gittikçe artan çığlıklarını duydukları halde hepsi görevlerini yapmaya devam etti.

Tüm bunları gözden geçirdiğimizde; belki de farklı zamanda farklı yerde doğsaydık, insanları gaz odalarına yollayan o kişi bizler olabilirdik. Şu anda yazıyı okuyan sen, ben ve diğer tüm insanlar hepimiz içimizde ortaya çıkmak için ya hükmedeceği ya da boyunduruğu altına gireceği otoriteyi bekleyen bir katil taşıyoruz. Şimdi kalkın ve aynaya bakın, içinizdeki gizli işkenceci ile tanışma vakti.

ben kimim?

Kişisel gelişim zırvalıklarında sürekli seni sen yapan şeyin yine sen olduğu tekrarlanır. Kendi özelliklerimizi seçebileceğimiz söylenir. Ama gerçek bunun tam tersi. Beni ben yapan, seni de sen yapan şey ailelerimiz. Her şeyimizi onlar belirliyor. Adımızdan, beynimizin içindekilere kadar…

Dünya üzerinde yaşadığımız süre boyunca hangi isimle adlandırılacağımıza bile karar verme lüksümüz yok. Hayata bakış açımız, “aile, aşk, cinsellik” gibi kavramlar hakkındaki fikirlerimiz ailemiz doğrultusunda şekilleniyor. Örneğin bir çocuk eğer aileden sevgi görürse aile kavramına sıcak bakarak büyür ve kendi ailesini de kurmak için can atar. Eğer tam tersi çocuk sevgi görmezse, yarım yamalak bir ailede büyürse aile kavramından nefret ederek büyür. “Aile” kelimesi bile onu rahatsız eder. Çocuk sahibi olmak fikri ona korkutucu gelir. Politik görüşler, toplumsal fikirler aile doğrultusunda, ailenin çocuk için seçtiği yöne doğru ilerler. Bu bir çark şeklinde nesiller boyu devam eder. Şu bir gerçek ki bizler ailelerimizin birer yansımalarından ibaretiz. “Ben benim” diye bir kavram yok. Belki özgün olmaya çalışabiliriz. Her ne kadar bir takım farklılıklarımızı ortaya koymuş olsak da temelde sadece denemiş olmakla kalırız.

Bireyin gerçekten kendisi olabilmesi bu durumda çok zor.  Keşke her insan kendisini doğurabilseydi. Herhangi bir dış etki olmaksızın kendisini yaratabilseydi. Bize  isteğimiz dışında verilen saçma isimler yerine, kendi ismimizi kendimiz seçebilseydik.  İşte o zaman bütün bireyler gerçekten özgün ve sadece kendilerine ait olurlardı. Böyle bir düzende neler yaşanabileceğini düşünelim. Aile kavramı kökünden değişirdi. “Anne” “baba” gibi gereksiz kavramlar ortadan kalkardı. Kimbilir belki aile düzeni de kalkar ya da kişi bir aileye ihtiyaç duyarsa kendi ailesini yaratabilirdi. Ona sorulmadan başına kakılmış zoraki aile bireyleri yerine kendi aile bireylerini seçebilirdi. İşte o zaman çok farklı ve mükemmel bir dünya olacağına garanti verebilirim.

alain resnais

Bir yönetmen olarak izleyiciyi şaşırtmaktan keyif alıyorum, tıpkı bir izleyici olarak şaşırtılmaktan hoşlandığım gibi. Ve malum bir yönetmen kendi filminin ilk izleyicisidir.

Alain Resnais son nefesine kadar sinema için çalışmış, sinema için yaşamış bir yönetmen. Her filmiyle hem sinemanın dilini, hem de izleyenin gerçeklik algısını zorladı.

Her bir filmi sinema tarihine geçmti. Filmografisinde en ilginin yoğunlaştığı kısım “Hiroşima Sevgilim” ve sonrası olsa da, asıl ilgi çekici kısım daha önceki belgeseller dönemi. Alain Resnais’in sinemasını ve dilini daha iyi kavrayabilmek için bu dönem çok kıymetli.

Resnais’in belgesellerinin büyük bir kısmı ısmarlama belgesellerdi. Kurumlar tarafından görevlendirilen Resnais, beklenenin aksine kendi politik duruşunu da belgesellerin içine yerleştirmeyi ihmal etmedi. Sırf bu yüzden sansüre maruz kaldı. Bu politik tutumu kendisini Rive Gauche (sol kıyı) grubuna yakın kıldı.

İlk belgesellerinde sinema – resim ilişkisine değindi. Dönemin ressamlarının atölyelerine ziyaretler yaparak belgesellerini oluşturdu. Bu dönemde ilk ses getiren belgeseli “Van Gogh”du. Bu belgeselde Van Gogh’un iç dünyasını, onun resimleri üzerinden giderek, imgeleme yöntemiyle anlatmaya çalıştı. Van Gogh belgeselinde yönetmenin sinema dilinin oluşumunun ve dinamik kurgu anlayışının ilk izleri görülebilir.

Van Gogh’ tan sonra gelen Gauguin, Resnais’ in etkili anlatımını sunabilmesi açısından eksi olan bir belgeseldi. Ancak aynı yıl gelen bir diğer belgesel Guernica, Resnais’ in film dilinin olgunlaşması açısından önemlidir. Onun peşinden gelen sinema tarihinin en izlemesi zor belgesellerinden biri olan “Gece ve Sis ” Resnais’ in sinemasının olgunlaştığının göstergesidir.

Gece ve Sis’ te sadece insanlık tarihinin en acı olaylarından birisini ortaya koymanın dışında izleyiciyi de bu acıya ve bu acının sorumluluğuna ortak etti. Bir nevi sorumluluk çağrısıydı Gece ve Sis. Resnais’ in verdiği şey sadece bir ağıt değildi. Aynı zamanda olayların nedenine inmeye çalışıyor, sorguluyor ve izleyiciye de sorgulatıyordu. Çünkü bir diğer belgeseli ” Heykeller de Ölür” de değindiği gibi tarih her şeyi  içine çeker, hafıza ise olup biteni unutur.

İZLEYİN:

  • Van Gogh
  • Guernica
  • Gece ve Sis
  • Heykeller de Ölür
  • Tüm Dünyanın Anıları
  • Straforun Şarkısı

je t’aime, je t’aime – 1968

Catherine. Catherine… Seni seviyorum. Beni duyuyor musun? Seni seviyorum. Bu tek nedendi. Sen ölmeden çok önce. Şimdi ben de ölüyüm. Üşüyorum. Kelimelerimi duyabiliyorum. O uyuşturucu… Hayatta kalma olasılığım ne? Bir fare olsaydım %100 olacaktı. O zaman ben bir fareyim, çünkü hayattayım. Görüyor musun… neyse hala dört dakika beklemek zorundayım. ve fare? fare nerde?

2014’te hayata gözlerini yuman Alain Resnais’ in 1968 yılında çektiği film. Filmde sevgilisi tarafından terk edilmiş, akıl hastanesinde yatan, intihara meyilli Claude’u izliyoruz. Claude bilim adamları tarafından bir deneyde kobay olarak kullanılmak üzere seçilir ki bu deney zaman yolculuğunu da içeren ilginç bir deneydir. Film ilk bakışta bilimkurgu gibi görünse de tam tersine merkezine aşk, kayıp, hafıza gibi kavramları yerleştirir. Sembolik alt metni, aşka, kaybetmeye ve hafıza üzerine getirdiği yorumlar ile ilginizi çekebilir. Ayrıca zıtlıklardan ve bunun etkilerinden hoşlanan birisiyseniz izlemelisiniz.

je t’aime, je t’aime – mubi
je t’aime, je t’aime – torrent

SEMBOLİZM VE SİNEMA: BEGOTTEN

Begotten Sembolizmin tavan yaptığı, biraz fazla rahatsız edici ama aynı zamanda türün meraklısı için izlenmesi aşırı zevkli film. Tanrı, toprak ana ve dünyanın oluşumunu merkeze alan ve bu üçlünün üzerine sembolik bir alt metin kuran bir konusu var diyebiliriz.  Ses, renk, efekt kısacası normal bir filmde ne varsa bu filmde yok.

Türün meraklısı olmayan filmden bir şey anlamaz, iki dakikada sıkılıp kapatır. Türü seven ise sonuna kadar izler. Birde üstüne senaryo kurmaya başlar.  Peki tür, tür de hangi tür bu film diyenlere: sinemasal tabir ile fantastik ve korku. İş korku kısmında, pek fantastik duran bir film değil kendileri.  Korkuyu çok farklı kullandığını söyleyebilirim.

İzlediken sonra akılda  kalır mı peki? Evet. izlerken battaniye arkasına saklanıp saklanıp durulan bir film mi? Hayır. Rahatsız eder mi? Fazla. İzlenmeli mi? KESİNLİKLE.

begotten – mubi
download . begotten – torrent

etilen sosyete . 2003 - 2017 . eskişehir

copyleft. hiçbir hakkı saklı değildir.