Yazar: ayfaks

Beykent Üniversitesi özleyen evlatlarız. babam sağ olsun. and God I know, I'm one @lazarfanzin http://sikitutun.tumblr.com snapchat/soundcloud etc. @ayfaks #shortmovie CÜ-MMM

no need to forgive//affetmeye ihtiyaç duymamak

bir künt insanını temsil eder.

Halini tavrını beğenip beğenmediğimizi bilmediğimiz, yolumuzu birçok yönde kesmekten çekinmeyen diğer problemlere göre daha korkunç bir kelime. “affetmek” üzerine.

Rodion Romanovitch Raskolnikov’a göre insanların geleneksel bir şekilde hareket etmelerinin tek sebebi, korkaklıktır. Bu korkak insanlar ise toplumsal mutabakatın getirdiği kısıtlamalardan kurtulmayı ve normalin dışına çıkmayı beceremezler.

Düşünmekten hoşlanmadığınız değil, düşünmenin aklınıza gelmediği bir konudan bahsederken elbette aramızda affetmek fikrini zayıf bir postürde addetmiş olabilirsiniz. Fakat dürüst olalım ki “Kendimizin de affedilmeye ihtiyacımız olduğunu hatırlayarak daima affetmeliyiz. Affetmemiz gerekenden çok daha fazla kez affedilmemiz gerekir çünkü.”  diyen Papa John Paul II’yi haklı çıkaracak bu çaresizliği hayal edebiliyor musunuz?

Temelinde affetmeye ihtiyaç duymamak olan ve ardında herkesin affetmenin onurlu bir davranış olduğu hatta saygı duyularak anılan Martin Luther King’in “Affetmeyen kişi sevemez.” açıklamaları ile evde gördüğümüzü düşündüğümüz genel kuralları destekleyen cümlelerle pekiştirilmeye çalışılmış bir baskıdır, çünkü kaybedecek neyi var ki?

Korkmak, tükenmek, bitmek, şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek, dilekçelere yazarak içini ortaya dökmek.. Yani aklınızdaki bütün sorular için kurmaca bir edebiyat inşa ediyorum. Bu akılcı gerçeklik, sorunların dibine giderek psikolojik bir derinlik kazanmak için elzem bir seçim olacaktır. 

Bir varoluş, bir kelime ya da kafanızda münakaşa yapacağınız nitelikler için dünyanın yapısıyla ilgili olmayan, gerçeğin emsal alabileceği, daha gerçek fikirleriniz olmak zorundadır.

Aslolan affetmeye ihtiyaç duymamak. Bir daha şans tanımamak, iyi ya da kötü sonucun karşımızdaki şeye gerçek bir savaş vermesi, bir hatanın nelere mal olacağını anlaması ve yolunu bulması. 

Demem o ki pozitif ya da negatif anlamında affetmek için bir şeye harcadığımız zamanı kendimize sağlam bir antitez yaratarak, daha çok olmasını istediğimiz karaktere benzetebiliriz. Bu şeylerle yorduğumuz aklı, tanrının sözde* öldüğü fikrini, her ulaşabildiğimiz şeyi sorgulamakta kullanırsak af bekleyen kendimiz ya da af isteyen savaşlarımızda daha değerli oluşuruz. Bu sırada karşılaşacağınız korku, kaos, aldanma ve acıya karşı daha gerçek bir direnç sizi savaşınızda tiksinmeden, zayıf bir karakter yerine güçlü bir rakiple savaşmış olduracaktır. Bilindik savaşları kazanmanın aksine dışarıda bulamadığınız ahlaki cesaretin ta kendisidir. 

Şarkı söylemek, düşlemek , gülmek, yürümek… tek başına özgür olmak. Dünyaya kendi gözlerinle bakmak, sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak. Bir hiç uğruna kalemine ya da kılıcına sarılmak. Eğer felsefi, pratik hatta ahlaki açıdan makul sebepleriniz hazırsa sırada size fikren ve bedenen büyük güç verdiğiniz kararda tutarlı kalmaktır.

Biz, sevdiklerimizin hayatı kaybetme şeklini seven insanlarız. 

yangın gibi derin sular gibi sonra
uçurumlar havasızlık bir anda 
kurşun gibi sana yanmak 
dar gibi yollar 
duvarlar… 
vurgun gibi sonra 
vurur gibi sanma 
kalmak gibi gitmek gibi 
kalmak gibi gitmek

mütecaviz

“hiçbir şeyi” anlatmanız gereken bir sabaha uyandığınızda yanı başınızda bekleyen çalar saatin ısrarından bahsetsek, soğuk ve gayet resmi bir yuvarlak masa toplantısında ütü kokan kravatınızı düzeltmek için bir bahane bulmaya başlayabilirsiniz. fakat hayatımıza bunun kadar karışık bir şekilde girmeyen gerçeklerimiz var. aşk, sevgi, para,ihtiras,gözyaşı, entrika veya komedi içermeyen ama sinirlerimizi asıl yıpratan ve bağırarak konuştuğumuz, inandırmak istediğimiz, doğru olduğunu bildiğimiz halde uzun cümleler kurarak kafamızı karıştırdığımız erişebildiğimiz bilincimizin bize bahsetmediği en yakın arkadaşı, psişe.

inanması güç. bizden beslenen, açıklarımızı bilen, uyumlu kolektif ve tamamen saydam. jung’a göre, ki daha profesyonel bir yaklaşımla bilinç dışının, bilince asla çıkmayacak bir yanı. asıl soru onun varlığı değil, hastalıkta sağlıkta iyi günde kötü günde yanımızda olan psişemizin varlığından bugüne kadar neden haberdar olmadık? ya da nefesimizi paylaştığımız bu şey gerçekten bizim gangster tarafımız mı? birkaç kelimenin altını çizerek bu rüyadan uyanmanın, çocukluğumuzda hep inandığımız perili eve girmenin aslında kötü bir fikir olmadığını görebiliriz. dillerimize pelesenk olmuş, kişiliğini kaybetmiş, aslında asil fakat düşmanlar tarafından işgal edilmiş ilk sözcük ‘ego’. bu kelime ince detaylar içeren bir da Vinci tablosu değil, aksine Leonardo di ser Piero da Vinci’nin ta kendisidir. vücudumuzun bilgi birikim ve duygu deposu, kendi İsviçre bankamız, hazinemizdir. dış sesin verdiği uyarıları, iç sesimizi dinleyerek filtre eden bir karar mekanizmasından, fazla üstüne gitmek istemiyorum fakat gerçek ile düş olanı ayırt eden psişenin bize en yakın yüzü ve küçük kısmıdır. aslında sözde tatmin edilmek dışında bizi biz yapan, birden çok işi ayıklayıp kararı bize bırakan yol arkadaşımızı biraz tanımak insanda sorgulama hissi uyandırıyor.

gerçekte insan kişiliğinin farklı yönleriyle bütünleşmek için çaba göstermez. zaten bir bütün olarak doğmuştur ve hayatı boyunca yeni boyutlar katmaya çalışır. onu bölmek isteyenlerle de bir savaş içindedir. ortak bir bilinçten beslenen bilincimizin, sakin ve kendinden emin bir şekilde egomuzda filtre ettiği ve bir isim vermekte zorlandığımız bu anda bize duygu, düşünce ve imgeleri seslerle anlatan sanata, müziğe kulak vermekten kendini alıkoymamalı sosyete insanı.

algılar anılar düşünce ve duygulardan oluşan prototipimize yakıştırdığımız maskelerimize farkında olduğumuz aşikar fakat bunu kendimize itiraf etmekte zorlandığımız ya da aksine, yüzleşip karşılaştığımız zamanlarda çıktığına inandığım bir hiç ve bir kimseyle sizi baş başa bırakıyorum.