Asketizm (dinsel çilecilik) hakkında

Vazgeç ötelerden, yorma kendini:
O var sandığın şey yok mu, o yok, arama!

Hayyam, Rubailer
Dünyadaki hiç bir şeyle yetinemeyenlerin sayrılıklı bakışında yeryüzü, kupkuru ve cansız bir çölü, azabın her yeri dümdüz ettiği bir suskunluğu, içe çekilmeyi andırır. İsa, katatonik bir şekilde donup kalmış.

Öncelikle, saf dinsel duyguyla; dindarlıkla hiç bir alıp veremediğim olmadığını; bu türden bir iç çatışmanın üstesinden geldiğimi, bahsettiğim his ve ihtiyaçların, başlangıçta pozitif bir açık toplum meydana getirme endişesi duyduklarını kabul ettiğimi belirtmek istiyorum. Eleştirdiğim kısım, zamanla bozuk davranışbiçimleri sergilemeye başlamalarıyla alakalıdır. Yazımda, okurun ilgisini çekmesi için özellikle satirik bir dil kullandım. Dinsel duygu ve asketizm, varlıkbilimsel bir boşluğu yansıtması bakımından sevdiğim de bir şeydir.

Afyon ilk etkisinde yatıştırıcıdır, bütün dünya dertleri ve sorumluluklarını kayda değer bir süre boyunca askıya alır ve unutmanın iyileşmek olduğu yönündeki esritici bilgiyi kulağımıza fısıldar. Fakat nereye kadardır bu esrime ve hafıza kaybı. Bir andan sonra, vazgeçilemez dejeneratif bir alışkanlığa döndüğünde, nikotin bile beyinsel bir çürüme yaratır ve derece derece bedenin zevklerini kurutur. Afyonun ve sigaranın bağımlılığı, tehlikeli sınır aşıldığında, yaşamdan alınan en teneke hazzın bile bir kuyuda boğulduğu, küçük bir tat yitiminden iplik gibi sökülüp büyük bir bedensel-zihinsel esarete dönüşür.

Afyon benzetmesi ikna edici de sigara neden, diyecekleriniz olabilir. Tütün, onu ilk defa bulgulayan ve kendisinin dumanıyla gevşedikçe, beyinsel acılarının yatıştığını gören ilk tiryakinin; yaşamın kör kütük realitesine karşılık gevşemenin ve zihinsel kaçışın başlangıç işaretlerini keşfetmesi bakımından olgusal olandan kaytarmanın ilk literatür bilgisini sunar bize, bu açıdan önemli.

Bir dudak obsesyonu, aslında davranış bozukluklarına doğru atılan küçük ve ikna edici bir adım. Vazgeçememek. Eylemsel olan yerine, bir ağız ciğer oyalanmasıyla stres atmak. Esaretin gizli bilgisi. Gündelik yaşamdaki ardışık alışkanlıklarımız, sigara tiryakilerinin ve daha vahimi afyon bağımlılarının tehlikeli müptelalıklarıyla sınırlı değildir. Önemsiz gibi görünen bir çok basit detayda derece derece büyüyen bir esaret duygusu çöreklenmiştir.

Mesela yeme bozuklukları. Düşünsel oburluktan, sonu gelmez takıntılı ardışık fikirlerden doğan varoluşsal boğuntu hissini yemek yemek yönündeki aşırı iştahla örtmeye çalışmak. Bu yanılgının bedeli, bazlama gibi şişen; karbonhidrat ve yağ bombası, çirkinleşmiş, artık kurtarılamazmış gibi duran bir bedendir ki düşünülerse, organsal bir bozulma olması bakımından; afyonun nöral olana verdiği tahribatla sigaranın solunum yollarında yarattığı yıkıma denk bir fizyolojik sorunun sinsi bildirisidir bu.

Yeme bozukluğu olan kişi, aslında bedenine eziyet eden bir çileci gibi davranması açısından hayret duygusu uyandırır. ” bir insan kendine bunu neden yapar ” sorusu kuşkuyu arttırır. Cevap, ilk ve en masum alametlerinden biri depresyon olan ontolojik bir boşluğun zihne viritük bir şey gibi yerleştiği o lanetli anda gizlidir. Bugün depresyon dediğimiz şey, dünyaya daha olgusal bakmamızdan kaynaklı, tinsel bir boşunalık duygusudur. Skolastik bir dönemde yaşasaydık, beynin dokusuyla ve sinir faaliyetleriyle değil, çile kavramı ve çeşitli doğaüstü, mitik yanıtlarla anlamlandırmaya çalışacaktık bu durumu.

İbadet eden kişinin ibadeti nedendir? Bu duyusal olmayana karşı geliştirilmiş bedensel ekonominin; dua fısıltısının sebebi nedir? Neden, hangi kaygıdan doğmuş olmalıdır? Sadece gözlem üzerinden, dindarların alışkanlıkları bakımından açıklayacak olursak, hayata bir merkez; duyusal bir kesin değer atayamamanın verdiği buhran, dinsel duyguya ilk sığınan dindarı yiyip bitiren arkaik ve şeytanlı bir his olsa gerek.

İbadet, afyon bağımlısının nöral yıkımı ve bir etken maddeye olan esaretinin onu kısıtlaması olgusunda da olduğu gibi çileci bir dejeneratif alışkanlıktır. Kullanıcı aslında sadece rahatlamak ister. Fakat süreklileşen bu rahatlama ihtiyacı, tehlikeli eşik aşıldıktan sonra, karabasanlı bir esarete dönüşür. Zevk çileye evrilir. Bir eğretileme olmanın ötesinde, dindarın ibadetini aksatmasının onda yarattığı günah korkusundan, o kaygılandırıcı esaret duygusundan farkı nedir. Edilmemiş bir ibadetin bedeli hiç bir yeryüzü denklemiyle kurulamayan, temsilsiz bir cehennemdir. Tıpkı bağımlının etken maddeyi tedarik edemediğinde içine düştüğü limbo gibi.

Rahatsız edici boyutlara varmayan, bedenin sürmesi için gerekli pozitif esaretleri yazının konusu içine almıyorum. Ama bu bahsettiğim dejeneratif bağımlılıklar, toksiktir ve mazoşizme varır. İbadetsiz bir hayat dindara duyulur ötesi bir çile yaratır, tütünsüz kalmış bir tiryaki nikotine olan muhtaçlığında öfkeli ve titrektir; tütünün yokluğunu düşünemez bile, içmeden geçen her anın bilgisi ona azaptır. Dünyadaki çileyle zihindeki tasarımların doğaüstü çilesi, formül olarak at başı gider. Ve gariptir ki her ikisi de hem zihni hem bedeni tahrip eder. Dinde cinsellik, takıntılı bir ıslak alandır. Dindarın zihninde doğal çıplaklığa dair erotik imgeler, doğallık dışı olarak algılanır. Dindar bu bağlamda acı çeker. Dinsel duyguyu sahiplenmiş kişilerin yani diyebilirim ki ibadethane avlu ve kapısında birikmiş o tanıdık cemaatlerin üyelerinin bedenleri deformatiftir. Benim cevabım, bunun neden böyle olduğuna yanıtım çok net. Çoğusu, kaybedilmiş bir hayatın, düşkünler evinin fizyolojik sembolü olan yaşlılık izleri taşırlar zaten. Çilecilik bedeni kaçınılmaz olarak yaşlandırır. Karın altı yağları, bedensel türlü türlü aksaklıklar göze çarpar.

Vücutlarının taşıdığı dinsel duygu, virütik bir şey gibi, çağdan çağa kalıtsal olarak yayılır. Özellikle, kentli ve yazılı kültüre, bütün ittirmelere rağmen bir türlü geçememiş kırsal kökenli bölgelerde, hiç dikkatlice baktınız mı bilmem, estetik bir orantısızlık vardır insanlarda; duyu ötesi şeylere çok kafa yormayan ve varlığını duyulur olanlara yöneltmiş mahallelerdeki insanlarda kinik bir bedensel orantı varken, dindar mahallelerde bu ölçü yoktur veya noksandır.

Köylü alışkanlıklarla süren insanlar, grotesk bir Bosch tablosundan çıkmış gibi garip yapılıdır. İşte kalıtımın gerek kültürel gerek biyolojik boyutu. Dindar duygu, dünyayı çile olarak gördüğü için zevki sözde dışlar ama eylemlerinde zevkin ölçülü yaşanamamasından doğan fetişist bozulmalar seçilir. Aşırı kapalı muhafazakar yapılarda, cinsellik çatlayıp taşkın vermeye müsait gerilimli bir mezar kalabalığıdır. Dindarın fetişist cinsel ahlakı, sürekli organların cinsiyetine saplı kalmıştır. Etin onda meydana getirdiği örtük fetiş, fetvalar doğurur. Kadının kapanması, göğüs ve sırt açıklığıyla düşüncesi takıntılı hale gelmiş; bacak arasına yuvalanmış organın saplantılı bilgisine zihnini mermi çekirdeği gibi saplamıştır. İlahiyatçıların cinsellik hakkındaki açıklamalarına bakın, salyalarını diliyle içeri iten neredeyse sadist bir fetişizmi okuyacaksınız. Bedenin doğal istemini yasaklayan bu davranış bozukluğu dejeneratif bir bağımlılık olarak yorumlanabilir, en nazik ve aklı başında dindar bile bu primitif linç ahlakının gölgesinde, tatlı görünümünün ardında ona rüyalarında beliren karabasanlar sunan bir alt benle yaşar.

Yukarıya yani duyusal olmayana doğru bakıyor. Yeryüzü tiksintisinin en güçlü dışavurumlarından biri bu bakış. Bir çok dinsel sanat eserinde yer veriliyor. Çoktan tutuşmuş kalp ise yokluğunda derin bir acıya dönüşecek doğaüstü esinleri ifade ediyor.

Dünyaya, yeryüzüne temas etme duygusundan doğan bu tiksinti; tıpkı bağımlılıklarda ve yeme bozukluklarında olduğu gibi, duyusal olana karşı doğan tiksintiden fışkıran negatif bir duygudur. Dindarların çoğunun cennet yaşamlarına dair kurdukları hayaller dışında yeryüzünde cehennem çilesi çekiyormuş gibi negasyon içerdiğini göreceksiniz, eğer uygun açıyla bakarsanız. Afyonun derin ve sağaltıcı sedasyonu bir cennet minyatürüdür. Bağımlı; minyatürün hatları bozulduğunda, maddeye erişemediğinde kabusa düşer. Çile ve nefretle yoğrulur. Yeme bozukluğu olanın sürekli açlık hissinin takıntılı azabında olduğu gibi, duyulur olanlardan alınacak zevk, ona yetmez. Hristiyan kilisesinin en tepe noktalarından olan Aziz Augustine’in İtiraflar’ına şöyle orta yerinden bile bakacak olursanız, aslında bir gözü doymamışlığı, dünya dozunu yeterli bulmayan bir çileciyi yani doyumsuzu görmeniz güç olmayacaktır. Dostoyevski’nin de tüm o hristiyan takıntısına karşılık dekadan, yoz bir biyografisi olduğu bilinir. Ruhban ve dindarlar, pislik duygusuyla en yüzgöz insanlardır çünkü yaşamda bir güzellik bulmazlar. Bu davranışsal aşırılık, doza ihtiyacı olan bağımlının aşırılığına; cennete erişmek için her şeyi yapabilecek düşkünün sefihliğine denktir. Başlangıçta masum olan dinsel duygu, artık terkedilmesi gereken bir şeye dönüşmüştür ve bu hissin tek görünümü dindarlar arasında değildir, entelektüel yaşantıda da yaygınlık gösterir fakat bu, başka bir yazının konusu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir