Ankara Tren Garı

En uzun gecenin sabahına uyandım. Yazın ilk günlerini anımsadım, sokağa çıkmak için güneşin batmasını beklediğim, herkesin anlamsız bir heyecanla bir araya gelip sabahlara kadar sahil kenarında şarkı söylediği o ilk günler. Haziranın ilk haftası için planlanan yolculuk temmuza kısmet oldu. Çöp kokan, üstüne kazak giymiş yırtık valizli bir adamın sıcağa aldırmadan Ankara Gar’ının önünde ölüşünü seyrettim, karşıdan karşıya geçiyordu, gittiği semtten daha tehlikeli eski bir belediye otobüsünün altında kaldı çöp kokan adam. Bilecik Gar’ında inip sigarasını içerken sarı taşlı binanın önünde bir radyo oyunundan fırlamış gibiydi, tam da aklımda canlandırdığım hikayenin bekleyen adamıydı.

Sekiz saatlik yolculuk boyunca hiç konuşmadı, sahibini arayan köpek gibi dağları, uzakları izledi. Arada koridora dönüp iç geçirdi, sonra başını tekrar dayadı cama, kapadı gözlerini. Sanki bilerek öldü o belediye otobüsünün altında. Trafik ışıklarının hangi rengi gösterdiğini mi umursamadı, yoksa garın karşısındaki parkta birini gördü de bir an önce ona mı ulaşmak istedi, bilmiyorum. Heybetli omuzları, yeşil gözleri, uzun, kirli, beyaz sakalları ve yağlı saçları vardı. Çöp kokusu valizden de geliyor olabilirdi; ölü bir hayvanı andırıyordu koku ya da çantasında bir insan vardı ve o parka gömecekti. Kimseler görmeden sabahın ilk saatlerinde eski lunaparktaki dönme dolabın altına bir çukur kazıp içine atacaktı valizi ve huzura erecekti; olmadı.

En uzun gecenin sabahı bulutlu biraz, yağmur bastırdı bastıracak, sahilin boş olduğu bu zamanlarda denizin önündeki banka oturup yıllardır kapalı duran iskeleyi izlemek hoşuma gidiyor. Hiç bitmeyecek bir inşaatın iskeleleri kanserli bir hastanın artık ölmeden önceki canlılığına benziyor. Çocuk parkının yanındaki kulübede eskiden Çakır yatardı, bir gözü mavi bir ayağı sakat ve huysuzluğu dillere destandı. Çakır bir köpek kavgasında kalp krizinden öldü, eğilip sevemezdiniz; ancak o yanınıza sokulursa belki sırtına dokunabilirdiniz, yemeğinizden bir parça vermeye kalkarsanız soluğu sağlık ocağında alırdınız. Çakır, kapalı iskelenin en ucuna gider uzaklara bakardı, ben de uzaktan onu izlerdim. Ne diye burada bekler, o bozuk gözleriyle ne görmeyi umar merak ederdim ki sakat bacağıyla yürüdüğü yol da cabası. Geriye dönerken semtin diğer eski eşkiyaları eşlik ederdi kendisine; kırma bir kangal, tüyleriyle ve cüssesiyle korku salan Bonbon ve uzaktan koruyan gözlerle bakan Sarko. Çakır, ağaçların gölgesine sığınıp serdiğinde yaşlı ve kırılgan vücudunu ıslak toprağa, diğerleri de etrafa dağılırdı, mahallenin yaşlı ve huysuz ihtiyarına kol kanat gererlerdi.

En uzun gecenin sabahı da gece gibi karanlık, büyük bir gölgede herkesten gizleniyormuş hissi veriyor. İskele rüzgarlı ve Çakır’ın durduğu yere büyük dalgalar vuruyor, yağmur bastırıyor. Sahilin merdivenlerinden çıkarken ağzı açık büyük bir çöp yığının yanından geçiyorum, aklıma Ankara Gar’ı geliyor.

Bir cevap yazın