güzellik ya sarsıcı olacak, ya da hiç olmayacak.

download . andre breton – nadja (.pdf)

Sürrealizmin yazın ve sanat alanında etkisinin görünmediği ender ülkelerden biridir Türkiye. Bir Türk gerçeküstücülüğü hiçbir zaman olmamıştır. Sürrealizmi, sanat alanında, biraz başkaldırı, biraz aykırılık, biraz değişiklik, biraz gerçeküstücülük olarak görenler (aslında onun felsefesinden hiç mi hiç haberi olmayanlar), örneğin Garip şiirini, Sait Faik’in son öykülerini ve benim kuşağımın ilk öykülerini, günümüzün biraz fantastik, biraz fantezi ürünü öykülerini sürrealizm sözcüğünü Türkçe’ye çevirerek “gerçeküstücü” olarak nitelemişlerdir.

Oysa sürrealizm yalnız bir sanat okulu değil, bir dünya görüşüdür. Akımlar ve okullarla dolu 20. yüzyıl sanat dünyasında, insanı ve dünyayı değiştirmeyi amaçlayan tek sanat akımıdır.

Bu akımın başlıca yaratıcılarından ve ölene (1966) değin savunucularından André Breton’un, dilimizdeki ilk kitabı Nadja, yayımlanışından (1928), altmış dört yıl sonra Türk okuruna sunuluyor.

Geçen yıl Paris’te Centre George Pompidou’da düzenlenen André Breton sergisini gezenler, Breton’un yalnız büyük bir şair, büyük bir yazar, eşsiz bir sanat akımının kuramcısı değil, aynı zamanda “burnu en iyi koku alan” bir sanat “kaşifi” olduğunu da gördüler.

Breton, çağdaş sanatın, bugün yeryüzünün belli başlı modern sanatlar müzelerinde yer alan yapıtlarını “keşfetmekle” kalmamıştır. Ülkelerin sanatına, halk sanatına da en “doğru” bakan, onların dilini en iyi söken ve geçmişten, yerelliklerinden koparıp günümüze taşıyan ve evrenselleştiren ender sanatçılardan biri olmuştur.

André Breton, sanata, kendine değin bilinmeyen, ya da bilinip değerlendirilmeyen yepyeni bir geçmiş yaratmıştır. Geçmişin karanlıklarında kalan birçok yazar, şair, birçok sanat sürrealizmle yeniden doğmuştur. Gerçek, yenilikçi sanat akımı odur ki, kendini doğururken, geçmişin unutulmuş değerlerini de beraberinde doğurur.

Breton içinden çıktığı toplumun kültür/sanat temelini oluşturan Yunan/Latin kültür, sanat ve felsefesine karşı çıkıyordu. Çünkü karşı çıktığı rasyonalizm, bu kültür ve felsefenin ürünüydü. (Yaşamındaki tutarlılığı saçmaya değin götüren sanatçı, örneğin, hiçbir zaman, bu kültür ve felsefenin ana kaynağı sayılan Yunanistan’a ayak basmadı.) Kuşkusuz sürrealizm, bir antirasyonalist akımdı. İnsanoğlunu hiçbir zaman ratio’nun (usun) verileriyle anlayamazdık. Hayalin ve düşün ussal bir yönü yoktu. Düşler, büyüler, tılsımlar, seziler, önseziler rasyonalizmin nesi ile açıklanabilirdi?

Hayır, Batı’nın, ratio temelleri üzerinde yükselen kültürü, sanatı, uygarlığı tek kültür, tek sanat, tek uygarlık değildi. Usun ötesinde bir sezgi; felsefenin ötesinde bir algılama; hatta düşünce dilinin ötesinde bir dil vardı ki, bunların kendilerini dışavurumları çok daha saf, çok daha authentigue olabiliyordu. Sürrealizm akımı içinde yer alan sanatçılar da, pusulalarını daha çok bu yöne çevirdiler.

Nadja, Breton’un ve sürrealizmin ilk gençlik ürünlerinden biridir. Bu kitabı, yazınsal türlerden (roman, öykü, anı… ) birine sokmak güçtür. Gerçi bu kitaba adını veren kişi ve anlatılan olaylar, düşsel bir kurgu değil, Breton’un tanıdığı, bir süre birlikte olduğu kişinin ve Breton’un yaşadığı olaylardır. Ama gene de bu kitap bir anı kitabı değildir. (Breton hiçbir zaman anılarını kaleme almamıştır.) Bir roman kurgusu ile de karşı karşıya değiliz. (Breton, hiçbir zaman bir roman yazmadığı gibi, romanı yaratıcı yazınsal bir eylem olarak da görmez.) 20. yüzyıl yazının kendine özgü, tür dışı bir metnidir Nadja. Sürrealizmin yalnızca sanatsal bir kuram olmadığını, yaşamın bir parçası olduğunu duyurmak istemektedir bu kitabıyla Breton. Günlük yaşamın içinde gerçeği aşan insanların, durumların varolduğunu belgelemek ister. Yaşam, rastlantılardan oluşur. Ama derinine indiğinizde, bu rastlantıların kendi aralarında bir anlamları vardır. Düş, sanrı, sayıklama yaşamımızın birer parçasıdır. Her düşün, her sanrının, her sayıklamanın günlük yaşamda bir karşılığı vardır. Yalnız yaşanmış olanlardan değil, yaşanacak olanlardan da kaynaklanabilir bunlar. Nadja, genç Breton’un bir sokakta karşılaştığı, bir mıknatıs gibi onu kendisine çeken kadın, sanki sürrealizmin kendisidir. Doğaüstü güçlere inanan Breton, Nadja’nın çekim alanına girer ve ona “Gizemin karşısında Taştan adam, anla beni” der. Sonra ekler: “Kömür topaklarıyla dolu bir deliğin karanlığında bir sarkaç gibi sallanan bu terazi de neyin nesi?”

Gerçekten neyin nesidir “düşüncelerini ayakkabılarının ağırlığıyla daha da ağırlaştırmamak” isteyen bu kadının sözleri?

Gerçeğin, gerçeküstücü bir biçimde söylenmiş doğruları olmasın?

Bir akıl hastanesinde noktalanan Nadja’nın yaşamına karşın, Breton şöyle yazacaktır: “Nadja için akıl hastanesinin (tımarhane için akıl hastanesi,
Türkçe’mizin gerçeküstücü deyişlerinden biri. -F.E.) içiyle dışı arasında pek bir fark olmadığını düşünüyordum.”

Niçin, yalnızca Nadja için?

Niçin, “psikiyatriye, onun afra tafrasına, eserlerine nefret” duyan herkes için değil?

“Delilik olmayanla, delilik arasında, iyi bilindiği gibi, bir sınır olmaması, bunlardan birinin de, ötekinin de algı ve düşüncelerine farklı değerler yüklemekten” yazarın kaçınması dolayısıyla mı?

Bilmiyorum.

Bildiğim, insan Nadja’nın değil, yapıt Nadja’nın gerçeği. Bu da sanatsal bir gerçek. Günlük gerçekliği, onu anlatırken bile aşan, onun içindeki doğa ve gerçeküstünü sergileyen ve insanın içinde bir başka insan olduğunu (Eluard) dile getiren görünmeyeni, algılanmayanı yadsımayan, tam tersine onlara şapka çıkaran, dört gözle bakan bir yaklaşım.

Bu “zamanın altınını arayan”, 20. yüzyıl sanatının en büyük devrimini yapan sanatçının yüreği, dostu ve uzun yıllar yoldaşı olan Marcel Duchamps’nın ölümünün ardından yazdığı gibi, aşk için çarpmıştır tüm yaşamı boyu. “Böylesi büyük bir aşk gücüne sahip bir başka insan tanımadım. Yaşamın yüceliğini böylesi bir sevme yeteneği (…). Breton, çarpan bir yürek gibi severdi.”

Nadja, işte böylesi sevmeyi bilen bir insanın yaşam ve yazı serüvenindeki duraklardan biri.

Altmış dört yıl sonra da, ilk yazıldığı günün tazeliğini taşıyor.

Aşkın çiçeği solmadığı için.

Ferit Edgü, Ağustos 1992