Çoğu sosyalist için, Hitler’e sol görüşlü demek küfür gibidir. Sizinle ideolojik tartışmaya girmezler bile. Nasyonal sosyalizm, sosyalistler içinde hiçbir zaman kabul görmedi. Çünkü milliyetçilik, enternasyonallikle bağdaşmıyordu. Marx’ın meşhur ‘üçgenini’ hatırlayacak olursak, üst yapıdan alt yapıya çekilen öğelerin (Gramsci’nin  kültürü, Lenin’in İdeolojiyi vs.) çoğu göze batmazken, milliyetçiliğin sosyalizmle harmanlanması, sosyalistleri diğerlerine nazaran çok daha fazla rahatsız etti. İşçi partisi olmayan partilerin birbirini komünistlikle ‘suçladığı’ bir ortamda, sağcıların da nasyonal sosyalist politikalar gütmesi hoş karşılanmazdı elbette. Böylece Nasyonal sosyalizm, siyasal anlamda sağ, iktisadi anlamda sol bir duruş olarak ortada kalakaldı.

Can Yücel’in, Hamlet’in ünlü repliği, “to be or not to be” ye bulduğu çeviri, “bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?” kalıbının cuk oturacağı bir ideoloji var. Kabaca nasyonal sosyalizmin tam tersi, (diğer ihtimali) dersek hata etmeyeceğimizi düşünüyorum, yani siyasal anlamda sol, iktisadi anlamda sağ. İsmi anarkokapitalizm. Daha da açıklayıcı ismiyle, serbest pazar anarşizmi.

Peki bu anarşi neden diğerlerinden farklı? İlk farkı, devletin lağvedilmesiyle gelecek olan iktisadi özgürlük, bir nevi, özel teşebbüs, kişisel mülkiyet ve bireysel egemenlik için olacak olan anarşi. Yeniden dağıtım (redistribution) ve vergilendirme hırsızlık gibi görülüyor. İlerlemenin ve refahın en iyi serbest piyasa ekonomisi ile elde edilebileceği düşünülüyor. Öyle ki, yargı merciileri ve hatta kolluk kuvvetleri dahi, özel kurum ve kuruluşlarca üstleniliyor. Zaten bu görüşün çıkış zamanına bakarsak, Keynes’in refah devletine olan inancın zayıfladığı ve neo-liberal akımın güç kazandığı zamana denk geldiğini görebilir ve genel anlamda Laissez-Faire kapitalizmle benzerlik gösterdiğini söyleyebiliriz.

Ekonomik anlamda farka değindiğimize göre, en can alıcı noktaya gelelim. Klasik anarşistler (sosyal anarşistler), insan doğasını her zaman optimist tanımlamışlardır. Metanın dağılımı dahi, ‘ihtiyaca’ göre yapılabilir. Çünkü insan erdem sahibidir ve ihtiyacı olandan fazlasını zaten arzulamayacaktır ve insanlığın üretimi, erdem sahibi insanlığın tüketimiyle başabaş olacak, kapitalizmde yaşanan ürün fazlalığı ya da kıtlık gibi sorunlar yaşanmayacaktır. Anarkokapitalist akımda, insanın, neredeyse Thomas Hobbes’un  kötümser insan doğası tanımına uyduğu kabul edilir. Yani insan, açgözlü, acımasız, çıkarcıdır (De Cive). Bir metaya sahip olmak için, sahip olmak istemek yeterlidir. İhtiyaç olması şart değildir. Klasik liberalizmin bireyciliği elzemdir ve temeldir. Mülkiyet, en doğal haktır. Rekabet ise, ilerlemenin itici gücüdür, bu da yine Thomas Hobbes’un en iyinin hayatta kalması (survival of the fittest) kuralıyla ilişkilendirilmiştir.

Bir Frankfurt Okulu değil ama,

Avusturya Okulundan Ludwig von Mises’in öğrencisi Murray Rothbard, Avusturya ekonomisini klasik liberalizm ve anarkokapitalizm ile harmanlamaya çalışmış. 1949’da, “Özel Mülkiyet Anarşizmi” ismindeki makalesini yazmış ve daha sonradan bu terim ‘anarkokapitalizm’e evrilmiş. ‘Liberteryen’ terimini de ilk kullanan kişi olduğu düşünülmektedir. Rothbard, hem Lysander Spooner ve Benjamin Tucker gibi bireysel anarşistlerden hem de hocası Mises’in Laissez Faire kapitalizm ve insan hakları anlayışından etkilenerek kapitalizm ile anarşiyi bağdaştırmaya çalışmış.

Nozick ve Minimal Devlet

Minimal devlet, minarşist liberteryenlerin savunduğu düzendir. Bu devlete, gece bekçisi devlet de denir (nightwatchman state). Genel hatlarıyla, devletin bireye sadece hırsızlık, dolandırıcılık, gasp ve sözleşmelere uyulmaması gibi durumlarda müdahale ettiği düzende, devletin tek meşru aracı, kolluk kuvvetleri ve mahkemelerdir. Yani amaç, devlete olan ihtiyacı azaltmak ve devletin varlığını minimuma indirgeyerek devletin birey üzerindeki otoritesini bertaraf etmektir. Robert Nozick, Anarşi, Devlet ve Ütopya adlı kitabında (John Rawls’un metanın yeniden dağıtılması üzerine yazdığı A Theory of Justice isimli kitabına nazire olduğu kabul edilir.) minimal devleti savunur. Anarkokapitalist ekolde, Nozick’in önemli bir isim olduğunu söyleyebiliriz. Egaliteryen Rawls’a karşı, minarşist ve kapitalist Nozick, bu kitabından sonra çok tepki almış, kitaba gelen eleştirilere neredeyse hiç yanıt vermemiş ve hatta bir süre siyaset üzerine yazmayı bırakıp felsefenin farklı alanlarıyla ilgilenmiş. Genel hatlarıyla, kitabın iktisadi savlarında, laissez-faire kapitalizme, Adam Smith’in Görünmez Eline* ve Hobbes’un Tabiat Haline (State of Nature) vurgu vardır. Siyasal savlarında ise, Rawls’un utiliterizmine karşı, mülkiyet hakkının kutsallığını savunur ve yine mülkiyetin kutsallığına atıfta bulunarak vergi ve yeniden dağıtımın meşru olmadığını ileri sürer. Hatta devredilemez hakları dahi reddedip, yetişkin bireylere kendi rızalarıyla, (baskıcı olmadığı sürece) başka insanlara köle olabilme özgürlüğünü(!) de tanır. Rothbard’dan da insan hakları bağlamında ayrı düştüklerini söyleyebiliriz.

Liberteryenlerin Genel Tavrı

Tahmin edebileceğimiz üzre, liberteryenlerin en büyük devlet eleştirisi, ekonomik anlamdadır. Parlamentolar, insanlardan vergi adı altında çalınan paraların nasıl harcanacağına karar veren hırsızlardan ibarettir. Birey refahı, her zaman halkın refahından önce gelir. Mülkiyet hırsızlık değil, haktır. Devlet, ekonomik ve siyasal ilerlemenin önünü kapatan bir settir. Kolluk kuvvetlerine ve yargıya güvenleri yoktur. Bu tür hayatî şeylerin devlet tekelinde olması rahatsız edicidir.

Böyle bir ortamda, solcuların nasyonal sosyalistleri itelediği gibi, anarkokapitalizm de anarşistlerin içinde kabul görmemekte, fakat bir alternatif olarak yer almakta. Klasik anarşiye mecbur kalmak istemeyenler için ihtimal daha var, o da anarkokapitalizm mi dersiniz?

*piyasanın, dışarıdan bir müdahale olmaksızın, kendiliğinden en verimli noktaya erişeceğini söyleyen teori