“beat”, yıpranmış, üstünde tepinilmiş anlamına geliyor. büyük savaş sonrasının “yitik” kuşağından sonra biraraya gelen tehlikeli bir avuç adamın adını koyduğu “beat” kuşağı, bir döneme imza atmakla kalmadı. 60’lar boyunca amerika ve avrupa’da etkisini gösterdiği gibi kentsel ve toplumsal hareketlerin, sivil itaatsizliğin dilini oluşturuyordu. yitik kuşağın inançsızlığının, intiharı kayıtsızlığın yerini beat kuşağında yırtıcı bir inanç ihtiyacı almıştı. ginsberg, eşcinsel özgürlük hareketinin bayrağı olduğu gibi, iktidarı sarsacak her noktada bayrak salladı. 1960 yılında televizyona çıkıp marihuana kullanımının serbest olmasını savundu. vietnam savaşına karşı protestoda bulunduğu için 1967’de tutuklandı. bir yıl sonra da başka bir gösteride göz yaşartıcı bombayı kafasına yedi. 1965 yılında hoover’i kendisini tehlikeli vatandaşlar listesine koymakla suçladı. çünkü daha sonra da yıllarca ülkesine döndüğünde hava alanında çırılçıplak soyunup aranıyordu. bu çok doğaldı. allen ginsberg, 70 yıllık hayatında hep tehlikeli bir vatandaş olarak kalmayı başardı. hippileri’in babası oldu. 1965’te londra’ya gitti. oradaki şiir okuma gecesi londra’daki “yer altı” kültürünün oluşmasını başlattı. pink floyd ve the soft machine oradan çıktı. bob dylan’la çalıştı, onun filminde oynadı. 1968 yılında chicago’daki büyük savaş aleyhtarı toplantıya burroughs, jean genet ve terry southern’la birlikte katıldı.

allen ginsberg, hippilerin etrafında toplanacakları bir deyim üretti: “çiçek gücü”. budizmle tanıştı ve ilk budist şiir okulunun açılmasına ön ayak oldu. hayatı boyunca şiirin, müziğin, çiçeğin kazanacağına inandı. 80’lere de boyun eğmedi. her şeyin kabul gördüğü, iktidarın, yeni dünya düzeninin ve kayıtsızlığın dünyasında o şiire, dostlarına ve müziğe tutkundu. punk-rock’a inandı. clash topluluğuyla sahneye bile çıktı.

allen ginsberg öldüğünde “beat” kuşağının, hippilerin, 68 kuşağının, kısacası savaş sonrası kuşakların bir babası öldü. yıl 1997’ydi. fazla gürültü kopmadı.

yıldırım türker