Bir zamanlar sanatçının görevi iyi sanat yapmaktı, şimdiyse herhangi bir şekilde sanat yapmaktan kaçınmak. Bir zamanlar halka ve eleştirmenlere bir şeyler göstermek gerekirdi; şimdi bütün yetki onlarda, sanatçılarsa kuşku içinde.

Sanatın ve estetiğin tarihi kitap raflarında duruyor. Bu tarihin değer çoğulculuğuna, bir de şimdi sanatları birbirinden, sanatı hayattan ayıran sınırların bulanıklaşmasını ekleyin, o zaman eskinin tanımlama ve kusursuzluk ölçütleri gibi dertlerinin artık sadece boş değil safiyane olduğu da açık olacaktır. Daha dün, sanatın sanat karşıtıyla ve sanat olmayanla arasında ayrım varken, şimdi bunlar abesle iştigal etmemize sebep olan sözde ayrımlar oldu: Eski bir binanın yan cephesi Clyfford Still’in tuvallerini anımsatıyor, bir bulaşık makinesinin içi Duchamp’ın Şişe Süzgüsü’ne benziyor, bir tren istasyonundaki sesler Jackson MacLow’un şiirleri, bir büfede yemek yiyen insanların sesi John Cage’in eseri ve bunların tümü bir happening’in parçası olabilir. Üstelik “bulunmuş nesne”, bulunmuş sözcüğü, bulunmuş sesi veya eylemi ifade ettiğinden, bulunmuş bir ortamı da gerektiriyor. Sanat hayata dönüşmekle kalmadı, hayat da kendisi olmayı reddediyor.

Dolayısıyla, sanatçı olma kararı, hem benzersiz bir etkinliğin varlığını, hem de o etkinliği inkâr eden sayısız işi varsayar. Bu karar, verildiği anda, hem sanatçının yaptığı her şeyin başkaları tarafından sanat olarak değerlendirildiği bağlamı kurar, hem de sanatçının dünyayla ilgili tüm algılarını olasılıkla (olabilirlikle değil) sanatsal olmaya koşullar. Söylediğim, yaptığım, gördüğüm veya düşündüğüm her şey, benim niyetimden bağımsız olarak sanattır, çünkü bugün olup bitenin farkında olan herkes, er veya geç, onun sanat olduğunu söyleyecek, onu sanat olarak görecek ve düşünecektir.

Bu durumda, insanın kendini sanatçı olarak tanımlaması ironik bir şeydir; bu tanım, özel bir yeteneğe değil, ‘tam sanat olmayan’ ve ‘tam hayat olmayan’ gibi iki muğlak seçenek karşısında takınılan felsefî tutuma tanıklık eder. Sanatçı, kategori açmazının ağına bile isteye düşen ve sanki hiçbiri yokmuşçasına iş yapan kişiyi anlatır. Şayet sesli [sound] bir asamblaj ile görüntülü bir “gürültü” [noise] konseri arasında hiçbir fark yoksa, sanatçı ile eskici arasında da hiçbir fark yoktur.

Bu tür eylem ve düşünceleri galerilere, müzelere, konser salonlarına, tiyatro sahnelerine veya ciddi yayınevlerine taşımak âdet haline gelmiş olsa da, bunu yapmak, bir paradokslar alanının kendine özgü içsel gücünü köreltir. Saydığımız çevrelerin bir zamanlar cahil bir toplumda ilan ettikleri estetik kesinlik duygusunu yeniden yerleştirir, ve aynı zamanda, günümüzde sanatın keskin ve absürt doğasına karşıt olan bir kültürel beklentiler tarihini canlandırır. Geçmişle çatışma bunun otomatik sonucudur.

Oysa sorun bu değil. Çağdaş sanatçılar, son dönem modern sanatın yerine daha iyisini geçirme derdinde değiller; sanatın ne olabileceğini düşünüyorlar. Sanat ile hayat basitçe iç içe geçmiş değil; ikisinin de kendine özgü neliği belirsizleşmiş durumda. Bu soruları, ne sanata ne de hayata benzeyen eylemler formunda sormak, bir taraftan da bunları bildik sergi mekânının sınırlanmış bağlamı içerisine yerleştirmek, gerçekte ortada hiçbir belirsizlik olmadığını ima etmek demektir: Galerinin veya sahnenin kapısında yazan isim, içerdekinin sanat, dışarda kalan her şeyinse hayat olduğu konusunda bizi temin eder.

Spekülasyon: 20. yüzyılın profesyonel felsefesi, insanın davranışları ve amaçları gibi sorularla iştigal etmekten genel olarak vazgeçeli beri, profesyonel bir etkinlik olarak sanatın rolünü oynuyor; buna “felsefe için felsefe” desek yeri var. Bu nedenle varoluşçuluk, etik ile metafiziği en iyi ihtimalle tanımlayıcı ve mantıksal bir sorgulama olarak değerlendiren çoğu akademisyen tarafından, felsefeden ziyade sosyal psikolojiye yakın görülüyor. Felsefenin kendi kendini analize yatkınlığını teslim eden ve ondan değerli bir şeyler kurtarmayı isteyen Paul Valéry, Platon ile Spinoza çürütülebilir olsalar bile düşüncelerinin olağanüstü sanat eserleri olarak kalacağını söyler. Şimdi, sanatın sanatlığı azaldıkça, hayatın eleştirisi olarak felsefenin ilk rolünü üstleniyor. Sanatın güzelliği çürütülebilir olsa da, olağanüstü fikirleri baki. Sanat tam da hayatla karıştırılabildiği için, dikkati belirsizliklerinin amacına, hayatı “açığa vurma”ya yoğunlaştırıyor.

Felsefe, kendi bulgularını kabul etmekten aciz olmaya devam ettikçe, sözel bilgi arayışındaki gücü giderek daha da azalacak: Kullandığımız sözcüklerin çok küçük bir kısmı kesin anlama sahiptir; bunların da çok küçük bir kısmı, bizim için hayatî önem taşıyan anlamları barındırır. Sözcükler kendi başlarına düşüncenin doğru işareti olmadığında, anlam ve anlamsızlık hızla kinayeli olmaya başlayıp betimlemeden ziyade imayla örtüldüğünde, anlamı ve anlamsızlığı kesin biçimde sınırlandırmanın aracı olarak sözcükleri kullanmak beyhude bir çaba olabilir. LSD ve LJB farklı anlam kümelerini uyandırır, ama ikisi de kod gereksiniminin parçasıdır; kod da, şiirdeki simgeyle aynı yoğunlaştırıcı işleve sahiptir. Televizyon ekranındaki “kar” ve lokantalarda çalan “asansör müziği”, bilinçli etkinliklere eşlik eden unsurlardır ve aniden kaldırıldıklarında insanda bir boşluk duygusu yaratırlar. Karışık teknikle, çoğul teknikle, bindirmeler, füzyonlar ve melezleştirmelerle “düşünme” eğiliminde olan çağdaş sanat, modern tinsel hayata fark ettiğimizden çok daha fazla benzer. Bu nedenle, yargıları da isabetli olabilir. Sanat, bir süre sonra anlamsız bir sözcük haline gelebilir. “İletişim programlaması” onu tanımlamak için daha yaratıcı bir isim olacaktır – hem yeni jargonumuza, teknolojik ve yönetsel fantezilerimize, birbirimizle kurduğumuz yaygın elektronik temasa da tanıklık eder.

1966