Sazının tek teli kalmış şarapçı Hasan’a…

Kimisi misafirdir bu dünyada. Kapı kapı dolaşır, ikram görür, hoşluk dağıtır. Nereye gitse, yeri yurdu hep uzaktadır. Uzaktadır ama vardır da, misafiri misafir yapan, çıkıp geldiği bir yerin yurdun oluşudur. Zaten ikramını da bu esas üzere görür, hoşluğunu da bu esas üzere dağıtır. O hep uzaktaki yerin yurdundan çıktığı günle birlikte düzmeye başladığı yol hikayesidir misafiri kuran. Böylece geriye doğru izlendiğinde misafir az çok bilinebilir biridir. Zaten bilinebilir oluşu üzerinden biraz da, hikayeleri misafirin dinlenebilir. Zira o hep uzaktaki yeri yurdunda, bu dönmesiz, bu ölümüne yolculuk kararıyla sonuçlanan yaşantısı her ne idiyse (bu her sohbette başka bir türevi anlatılan bütün bütüne bir efsane de olsa) hikayeleri de bu yaşantının tartısında, bu yaşantıya nazaran yahut kıyasla başka başka değerler yüklenir, lezzetler kazanır. Ve bu zamanla, yol sürdükçe öyle bir hal alır ki, aslı astarının peşini bırakır, vazgeçeriz misafir gerçekten kimdir. Misafir bu irtifaya ulaştırabildiğinde hikayesini, asıl şimdi dinlenmeye başlayacağını bilendir. Artık isterse, ölebilir de.

Kimisi yabancıdır bu dünyada. Fırlatılmıştır filozofun dediği gibi, yerkürenin bir noktasına. Gölgelerde yürür imkanı varsa, gün kararınca başlar adımlamaya; gündüzün, öğle vakti gölgesizliği altında kalıverdiyse işin, gücün, insan trafiğinin, ilişkilerinin ortasında, sessizlik, şaşkınlık ve yargısızlıktan bir bulutsu örer yerleşir içine. İyidir ne kadar unutulsa bir yerde. Yabancının hikayesi yoktur, yani ilk bakışta, yüzeyden bir şey anlamayız. Ne kadar izlesek de, takibin bir yerinde kopar gider görüntüden, bir boşluk bırakır ardında, neyle dolduracağımızı bilemeyiz. Kim nasıl kurar kurgularsa öyledir artık, zamanla köşeleri kırılır mantığın. Sonra gene yabancıyı bir köşede, bu olan bitenlerden habersiz, biraz hızlı, biraz dalgın, yürürken görürüz. Yabancı nadiren sevilir, daha ziyade hep şüphededir. Nereden geldiği, neden geldiği, nereye gideceği meseleleri işlendikçe, içerdikleri muamma da büyür. Bu tekinsiz, zeminsiz, belirsiz varoluşu yabancının, çevreyi kendi güvenliğinden, imanından, bilip ettiğinden şüpheye düşürür. Kimisi bu şüpheyi örgütleyip yabancıyı ezmeye, derisini yüzmeye götürür, kimisi bu şüpheye tutunup yabancıyı anlamaya, korumaya koyulur; çoğuysa ağırlık ne yana çökerse o yana meyleder, uykusunu uyur. Gün gelip de yabancı ortalarda görülmediğinde anlarız, bir hikaye yaşanmıştır burada. Her bir kafa, yabancıyla kendi küçük temasını merkeze alıp diğer duyumları ve olayları bu merkez üzerine örerek bir gerçek sürer ortaya. Ne zamanki kafalar tükenir, yorulur, bir kış gelir geçer, sular durulur, yabancının bıraktığı yere unutuş gelir kurulur.

Kimisiyse sığıntıdır bu dünyada. Karanlık, meçhul, muamma hiçbir şey yoktur onda. Hikayesi açık, basit ve sadedir. Bir acı kader, bir büyük felaketin olması mecbur değildir illa. Ne kolu, kafası yetmiştir yükünü taşımaya. Belki bırakmış, belki altında kalmış, belki de ölüme yatmıştır düşüp kaldığı yerde. Her kim çekip çıkardıysa onu çukurundan, tanımaz, bilmez de; öyle çok düşmüş, öyle çok yolda kalmıştır ki, zamanla öyle yılmış, öyle bıkmıştır ki canından, taş atanı da, elinden tutup kaldıranı da bir olmuştur artık gözünde. Bir yaprak gibi savrulup konduğu her kapı eşiğinde bir kez daha denemiş, kendinden saklayarak en çok da (öyle ya, ekmeği hakedecek hiçbir iş görmemiş) yemiş içmiş, biraz semirip güçlenince de gitmiş suyun başını tutana küfretmiş. Sık sık haddini, hududunu şaşırır sığıntı, iş tutamayışı ağır gelir ona, ama bir de görür ki bu ağırlık onu çukurundan çekip çıkaran, ağzına lokmayı koyandandır. Karışır kafası, alıştıkça lokmasına, oyuna çekildiğini düşünür. ‘Lokmam Allahtandır, kimdir bunlar?’ der, dikelir bazen biraz. Sonra bir yerde yoluna çıkar ekmeğin, beli bükülür, kırılır. Sussa birikir çatlar, konuşsa kıyamettir, lanettir. Eğse boynunu, bazen kabul ağırdır ama çoğun açlık daha ağır. Ve bir bakar, batmış bulaşmış, oyundadır, şimdi hangi rüzgar bu yaprağı şu kapı önünden alıp uzaklara savuracaktır? Bir ölüm vardı üzerine yatıp kaldığı, şimdi hangi gölgeye kaçmış, saklanmaktadır? Sığıntının uykuları zorlaşır, üstü başı tozlanır, bir ayağı diğerine dolanır; tutar çocukluğunu düşünekoyulur.