Sabah 7’de uyandınız, hava aydınlanmaya başlamış. Bir kaç şınav mekik, belki on dakikalık kısa bir koşu, sonra dönüp ılık bir duş, hafif bir kahvaltı. Düzenli olarak kullandığınız toplu taşıma aracına bindiniz ve saat dokuz sularında vardınız iş yerinize. Yoğun bir gün olacak, ancak ekibinizle bir kaç yıldır berabersiniz, bir şekilde halledebileceğinizi biliyorsunuz.

Akşam saat altı gibi çıkabildiniz, bugünlük olsun o kadar. Arkadaşlarınızdan bazıları akşam beraber takılmak istedi, yeni duyduğunuz bir mekan önerdiniz, şansınıza da güzel bir grup çıkıyor. Bir kaç saat oturdunuz, iki bira eşliğinde arkadaşlarınızın dertlerini, gelecek planlarını dinlediniz, gündemden konuştunuz, kafa dağıttınız. Gece yarısı gibi eve döndünüz ve kendinizi yorgun bir şekilde yatağa bıraktınız. Biraz az uyumuş olacaksınız ama olsun, genel olarak güzel bir gündü.

Bizim memlekette hangi yönleri eksik bu hikayenin? Kaçı yöneticilere ve kurumların yapısına, kaçı çalışanlara bağlı nedenlerle ortaya çıkıyor? Yıllardır eğitimle başlayarak bir çok köklü sistemde yapılan değişiklikler, özel şirketlerin öncelikle “verimlilik” adına yaptıkları çalışmalar, kamu kurumlarındaki ne idüğü belirsiz, kopyala-yapıştır anketler de aslında yıllardır var olan bu tuhaf eksikliklere çare arayışının ürünü değil mi?

Performans değerlendirmeleri çalışan kesimi aştı, öğrenciliğe kadar indi. Y kuşağının beklentileri ve kaygıları kimi zaman alay konusu ediliyor; Y kuşağı dediğim, hani şimdilerde büyükşehirlerde düşük ücret-yemek kartı-servis karşılığı çalışan, lisede adı güzel olduğu için mekatronik mühendisliği hayal eden nesil. Başvurdukları şirkette kendilerini on yıl sonra nerede gördükleri soruluyor, mülakata ingilizce devam ediyorlar, sonra patronlarına bakıyorlar ve aslında bir süredir bildikleri gerçeği tekrar görüyorlar: Değersizliklerini. “Garanti meslek” kaygısıyla doktor olan, görece başarılı tıp öğrencileri, mevcut sağlık sisteminin bu hale gelmesinin sorumlusu olan hocalarından doktorluğun ne kadar kutsal olduğuna, yeni neslin tembelliğinin tehlikelerine dair nutuklar dinliyor, en azından dinliyor gibi yapıyorlar. İlkokuldan beri parmak kaldırmayı bıraktılar, -mış gibi yapmak iyi bildikleri bir meziyet. Bütün bu yozlaşmışlığın içerisinde kendilerini var etmeye çalışırken zamanla alışıyor, oyalanacak bir şeyler buluyor, arada isyan duyguları nüks ettiğinde ise yeniden popüler olan kitaplara, nihilist akımlara yöneliyorlar. Kötü değil bu, aksine duyarlılık göstergesi; ancak aynı zamanda bir pes edişe de işaret ediyor. Sorunları görebilen, eleştirebilecek yetkinliğe sahip, ancak çözüm üretmekten aciz ve bunun çaresizliğiyle baş etmeye çalışan bir yığın insan. Başarısız Tanzimat sonrası Servet-i Fünun’un kötü bir kopyası gibi. Bir sonraki kuşak ise henüz o kadar dikkat çekmedi; oysa “post-truth era” gerçek sonuçlarını bu “youtuber” nesliyle gösterecek.

Geldiğimiz noktada, çalışma arzusu çok yabancı bize. En başarılı görünenlerimiz, gelecekte olabildiğince az çalışmak arzusu ile zorluyor kendini. İnanmayan tıp uzmanlık sınavı puanlarına baksın. Mevcut teknolojik gelişmelerin ve üretimin neredeyse tamamen kar amacına göre şekillendiği günümüz sisteminde, üretimin parçası olan insanlar, tam da Marx’ın öngördüğü biçimde, üretime ve yaptıkları işe yabancılaşıyorlar. yabancılaşma beraberinde bir aidiyet sorununu getiriyor; özellikle belli bir eğitim seviyesinin üzerindeki bireyler, hayata atıldıkları anda ilk olarak hayal kırıklığı hissediyorlar. Bunun bir nedeni şişirilmiş beklentilerse, diğer tarafı da bu beklentileri yaratan, bireyi yücelten ve anlam arayışını tüketime yönlendiren sistem değil midir? Kişisel gelişim furyasının önünü alamazken, toplumsal gelişimden bahseden birini bulamıyoruz kitapçılarda.

Bütün bu karmaşanın çıkışı, insanlara başkaları için çalışmanın kazandırdığı anlamı hatırlatmakta olabilir. Aidiyet duygusunu kaybettik, birlikteliğimizin dayanakları sistem içerisinde satılabilir ürünlere dönüştürüldü. Oysa insanı anlamlı kılan en önemli şey, diğer insanlar için yapabildikleridir; bu şey  bir hayat kurtarmak, 40 sene dayanan bir çamaşır makinesi yapmak veya kendini savunamayan bir grup insan için ayağa kalkmak olabilir. Bunu hatırlamayı ve özümsemeyi hedeflersek, bu tuhaf karanlık çağdan çıkabiliriz.