Günlerdir tavandan sarkan o küçücük örümceği gözlüyorum. Onu ilk gördüğümde “yarın temizlik yapmalı ve onu oradan almalı” demiştim. Aslında saniyeler sürmeyecek bir işti onu oradan almak. Erteledim ve ondan sonraki günlerde de kimi zaman çok küçük olup görünmemesi sebebiyle varlığını unuttum; kimi zaman da olmadık vakitlerde, üşengeçlikte zirvede olduğum anlarda göründüğünden umursamadım. Oda, onu fark ettiğimden beri defalarca dağılıp toplandı ama o rahatından olmadı.

Çalışmalarımdan ve okumalarımdan bunalıp kafamı kaldırdığımda onu görmeye başladım ve gittikçe bir sempati duyduğumu da fark ettim.

Aklıma hemen Dönüşüm geldi. Kafka, insanın hislerini ve dönüşümünü haybeye böcekte toplamamıştı. Bir böcek nasıl davranır, nasıl beslenir, nelerden korkar.. Kim bilir bunları ne uzun süre gözlemlemişti. Mesela Gregor’un taze yiyeceklerden midesinin bulandığını ve yalnızca çürümeye yüz tutmuş yiyeceklere iştahının kabardığını hatırlıyorum. Ve tavanda ters durmanın – öyle saatlerce durmanın – ona nasıl haz verdiğini yazmıştı. O da böyle benim odamdaki küçük örümcek gibi sarkıyor muydu, hatırlamıyorum. Yeniden okumak gerek.

Gerçi o bir böcekti, benimki örümcek…

Üzerinde durduğum konu, örümceğin varlığı ya da benim niye onu günlerdir ısrarla oradan almadığım değil. Odanın tavanından bir böceğin sarkmasında evrenin size sunduğu gizli bir mana yoktur. Kimi olayların başlangıcı, nedeni yahut başka bir şeyi değildir. Ona anlamı siz biçersiniz. Ya da onu kendi haline bırakmanızın sebebi üzerinde, felsefik bir takım kaygılarla durmak da yersizdir, çünkü çoğu insan kendisine zarar vermeyen her türlü canlıyı sever. Öldürme dürtüsü kadar sevme ihtiyacı da yönlendirir bizleri.

Onu ilk fark edişimden sonra yeniden gördüğümde sarkıp kendini durdurduğu yerden milim kaymadığını, yükselmediğini ya da alçalmadığını fark ettim. Kalemimin ucuyla ona dürtünce hafifçe irkilip çok az yukarıya çıktı. İpinde tırmandı ya da onu içine çekti, ip yok denilecek kadar ince olduğundan yorum yapmak çok zor.  Gülümsedim ve “bakalım sen kaç gün böyle kalacaksın” dedim. Onu kendi haline bıraktım.

Aradan günler geçti. Ben şehre gidip geldim. Hatta başka bir şehre iki günlük bir ziyarette bile bulundum. Ama döndüğümde hâlâ aynı konumda olması hayli ilginçti. Yaşamda, siz canlılıktan ve hayatın akışından, doğadan ve insanlardan ne kadar kaçarsanız kaçın; mutlaka sizi şaşırtacak bir şeyler olabiliyor, yanı başınıza kadar geliyor. Ya da şaşırmak, geçmişten bir alışkanlık gibi geliyorsa ve bir hastalık gibi nüksediyorsa ilginizi olmadık şeylere yoğunlaştırabiliyorsunuz: O’nda olduğu gibi – O’na isim vermenin eşiğindeyim –

Ölmüş olduğunu düşünmeye başlamıştım. Kendini top yapıp yere atabilirdi ya da pencereden gelen hafif bir esintiyle düşebilirdi, ölmüş olsaydı..

Ama inanmak çok zor. Yaşadığı halde odada gezinmemesi, günlerdir kıpırdama ihtiyacı duymaması anlamsızlık derecesinde saçma. Eğer gezinse kendi türünden olanı arıyor, hiç olmadı terimin ya da kanımın kokusunu aldı, bunun için dolanıyor deyip beni merak içinde bırakan bu durumu çözeceğim.

Bir insan hiçbir şey yapmasa, yeme-içme ve sonrasında zorunluluk olan ihtiyaçlarını gidermese, kimseyle iletişim kurmasa bile en azından ayağının başparmağını kımıldatır. Mesela benim uzun süre hareketsiz durabilme gücüm vardır. Uykuyla uyanıklık arasında bir vaziyette, bir şeyi izlerken öylece dururum. Bacağımı sallamayabilirim, tırnaklarımı yemem, sadece ihtiyaçtan gözlerimi kırparım. Endişeyi bile çok derinde yoğurup yayarım, tedirgin olmam. Bazen denemek için kendimi, hiçbir duygumu vücuduma yansıtmam. Ama bu meselede bir canlının bu kadar uzun süre kıpırtısız durmasında artık olmadık anlamlar aramaya başlıyorum. Çok kez onu gördüğümde “acaba şimdi ne düşünüyor” diye sorgularken buldum kendimi.

Bir şey düşünmüyorsa, yiyecek de aramıyorsa ne diye var ki bu hayatta..

Hakkında yazmaya niyetlenince varlığını sonlandırmaya varabilecek girişimlerde bulunmaya da başladım. Düşmesini istemediğimden ve hareketlerini görmeyi beklediğimden hafifçe dürttüm. Biraz kıpırdasa da konumunu pek bozmadı.

Bu ufacık şeyin derdine düşmüş olmanın sıkıntısıyla ve elbette merakla yaklaştım. Bacaklarının sayısına, üst kısmının rengine baktım. Acaba çok uzun süredir izlendiğini ve şimdi de ona yakından bakıldığını fark ediyor muydu.. Çok küçük olduğu için var olup olmadığını bile bilmediğim gözleriyle karşılaşmış mıydım.. Gözleri varsa bile ben onun için devasa bir şeydim, algılaması, bir cisme sığdırması mümkün değildi.

Bu “yakından bakma” sırasında elimle epey aşağıdan yatay, bölücü bir hareket yaptım. Hemen sarsıldı. Elime de tüy gibi bir şey sarıldı. Onun sadece yukarıdan sarkan tek bir iple orada durabildiğini sanmıştım. Bu benim de içimde bir yerlerde baş aşağı durma,  uçurumdan atlama, uçma isteklerimle ve düşüşlerle biten rüyalarımla bir noktadan bağlantılı bir düşünceydi. Onu öylece her an kopmaya hazır incecik bir ipin ucunda sarkmış, gerinmiş bir kendinden geçmişlik içinde düşlemek, benim bir örümcek kadar isteklerime sahip çıkamadığımı da gölgeliyordu bir bakıma.

Altından kopardığım ağın o kısmını onarmak için yukarı ve aşağı inmeye, bacaklarını çok seri şekilde oynatıp o ipliğe dokunmaya ve sanırım yeniden üretmeye başladı. Her zaman çıktığından daha yukarıya çıkmış ve bir noktada sağa ve sola az da olsa gitmişti. Artık onun tek bir iple yetinmeyeceğinden emin oldum. Ona çok başka bir açıdan bakmak gerekiyordu. Odada onu yandan görebileceğim bir konuma geçtim. Örümceğin sallandığı kısmın arkasında şimdi odanın bir köşesi duruyordu. Köşeye biriken koyu renk güneşliklerin duvardaki gölgesi, artık her şeyin net olarak görülebileceği bir zemin yaratıyordu. İkisi, kare tavanın köşeye yakın kısmında birer kenara; biri de aşağıda, örümceğin hizasındaki pervanenin teline tutunmuş, toplam üç iplik, tam orta noktada üçgen şeklinde bir ağ oluşturmuştu. O ağın içini de örümcek doldurmuştu. Ona dürtmeden önce durduğu konum aşağıya uzanan ipliğin son kısmındaydı, orada gizleniyordu. Böylelikle ağa takılabilecek küçük sinekleri, varlığıyla orada bir ağın olabileceğine dair uyarmıyordu. Ama sonra ben ona dokununca, ince ince ördüğü bu ağa sahip çıkmak için üçgen kısma daha fazla sokuldu.

Onu öyle günlerdir bekleten şey bir avın ağına yakalanma ihtimaliydi. Bu küçük yaratığın ne büyüklükte bir açlık duyduğunu düşündüm. Karınca olsa birkaç ekmek kırıntısı koyardım, daha önce arıları pencereden dışarı çıkarmak, kurtarmak uğruna debelendiğim de olmuştu. Ama şimdi O’ndan daha küçük bir canlıyı bulabilmek ve sonra ağa doğru –yavaşça- atabilmek, tüm bunları becermek gerekiyor. Kaldı ki odasında örümcek besleyenin çılgınlığı da ne kadar “bilinen”in sınırları içinde kalır, tartışılır..

Hareketsizliğiyle günlerdir aklımı meşgul eden örümceğin akıbeti belli. Bu süreçte, ondaki en küçük yapıya işlenen bilginin nasıl umutsuzca gerçekleştiğini görmek ve benim kendi kaygılarımın da vücut bulmak için nasıl aranıp durduğuyla yüzleşmek acı çıkarımlar listesine eklendi.

Amaçsız, işe yaramayan hiçbir varlık yoktur gibi bir sonuca ulaşmak yerine; insan nasıl amaçsız ve yararsız olma özlemiyle, bu kolaylığın sağlayacağı avantajların beklentisiyle yanıp tutuşuyor; o anlaşılıyor.

Sezgiyle çarçabuk olmasa da izleyerek ve sorgulayarak çözdüğüm bu örümcek mevzuunda, onun yaşam amacının ve varlık nedeninin zuhur ettiğini görmektense; birilerince belirlenen bir son’un farkında olmadan, ölüm fikrini bilmeden kendini sonsuzluğa bırakmış, sadece asılı kalmaktan haz aldığı için orada duran bir örümcek görseydim, çok daha anlamlı olurdu her şey..

Ve sır olarak kalacak, öylece beklerken canının sıkılıp sıkılmadığı…