soluk al…

insanoğlu genellikle kendisine sunulan yaşamı sorgulamadan kabullenme eğiliminde. edilgenlik çocukluktan başlayarak okulda ve ailede bireye dayatılmaya çalışılıyor. her ne kadar insanın en mutlu olduğu ve heyecan duyduğu anlar kuralların dışına çıktıkları, çizgiyi biraz olsun aştıkları anlar olsa da çoğunlukla belirlenmiş sınırlar aşılmaya cesaret edilemiyor. küçük birer çocukken “kapının önünden ayrılma”dan başlayıp, “mahalleden ayrılma” diye devam eden, sonra biraz büyüyünce de “akşam yemeğine evde ol”a dönüşen ve gitgide büyüyen sınırlar insanlar kendi hayatlarını yaşamaya başladıklarında dahi bit(e)miyor.

ömrümüz boyunca aldığımız eğitimin hep bizi daha iyi getirmek için olduğu söylenir. onca çarpıklığıyla ve öğrenmenin değil yarışmanın birinci planda olduğu mekanizmasıyla eğitim sistemi bizi adam edecektir. belli ölçülerde pek çoğumuzu da kendince “adam eder” hakikaten. Çoğunlukla kendine dahi hayrı olmayan mutsuz adam ya da kadınlar sınıfa girer girmez ayağa kalkar “günaydın” deriz mesela hep bir ağızdan. kar kış demeden pazartesi sabah erkenden istiklal marşı söyleriz yine hep bir ağızdan. saçımıza jöle sürmememiz gerektiğini, ya da elimize oje; yine okulda öğreniriz. evliliği simgeleyen alyansın kafayı ne kadar acıtabildiğini, ya da neleri düşünmenin sakıncalı olabileceğini (!) hep okulda öğreniriz ki daha da büyüdüğümüzde birşeylere karşı çıkıp başlarına bela olmayalım. zaten sistem okulda “adam edemediğini” askerde, askerde de edemezse iş hayatında mutlaka “adam edecektir” hepimizi, o yüzden de pek azımız kaçabiliriz “adam olmaktan?.

güya bilgimiz ve zekamız ölçüsünde alanlara yerleştiriliriz çoğunlukla istemediğimiz halde. biyoloji ile tek ilgisi küçükken sinek öldürüp cesedini incelemek olanlarımız biyolojiye gidebilir mesela ya da sıvıların basıncı çalışmalarını sadece biraz güzelleşmek için yapmış olanlarımız fiziğe. ailelerimiz bizimle gurur duyar, belki bilimadamı olduğumuz hayaller kurar biz beyaz önlüklerleyizdir ve deney tüpleri vardır. gerçek hayattaysa eğer iş bulduysak ilaç firmaları vardır, ve satışlar, tutturulamayan kotalar ya da firmanın ilacını yazsın diye doktorlara ısmarlanan yemekler.

ama o güne kadar herşey senin sabahın köründe kalkıp halihazırda zengin olan başka birilerinin hesabına çalışmak için kravatını sıkıca bağlaman, yola çıkman ve köle gibi çalışman için yapılmıştır ve şikayet etmeye hakkın yoktur. sen artık “adam” olmuşsundur ve söyleneni yaparsın. o güne kadar hoca seni görmese bile hiç hazırolu bozmamışsan, hiç kopya çekmemişsen veya çektirmemişsen ya da tüm bunlardan hiç rahatsızlık duymamışsan o günden sonra da değiştirmen çok zor olur. birileri senin “adam” olman için uğraşmış ve başarmıştır. şimdi öncelikle küçük mülkiyetler edinmeyi, sonra belki bir araba ya da ev almayı hayal edebileceğin konuma gelmişsindir ve bunlar senin ödülündür. herşey hiçbir zaman tam olmayacaktır ama sen hep eksikleri tamamlamayı planlarsın. yeni bir mobilya takımı almayı, televizyonunu büyütmeyi ya da yeni bir yemek takımını düşlersin. aldıkların eskir ve yenilerini istersin. arabanla soğuk ve çirkin bir alışveriş merkezinin otoparkına girdiğinde mutlusundur artık. orada yer, orada para harcar, oraya sıçarsın. sonra evine, korunaklı yuvana gider, uyur, uyanır ve başka birine daha çok para kazandırmak için tekrar yola çıkarsın ve bu böylece sonsuza kadar gider.

kabulleniriz sıkıcı yaşamları ve bu kez küçükken “gitme” denilen öteki mahalleye gitmek, gizli gizli ilk sigarayı içmek ve ilk sarhoşluğu yaşamak gibi kolay değildir kaçmak. artık ellerimizde kelepçe gibi sorumluluklar vardır ve kaçamayız hatta sorgulayamayız bile. çünkü sorgulama yetimiz o güne kadar planlı operasyonlarla elimizden alınmış, ses çıkarmaya gücümüz kalmamıştır artık. “şu liseyi bitir, üniversiteyi kazan, askerliğini yap, evlen” diye sürüp giden öğüt ve istekler sonu gelmemecesine sürer ama mutluluğun bu olmadığını anlamaya başlarız sonunda. mutluluk çocukken neyse odur aslında. okulu kırmak, derste komik şeyler anlatıp gülmek ve bazen hiç öğrenmemek, kravatın gömlekle ilişiğini kesmektir hala. küçük, korunaklı hayatlar kurmak ve o çitin ardından hiç kafayı uzatmamak, dünyada neler oluyor umursamamak, arka mahalleye giderken bile düşünmek hem de hiç sınır kalmamasına rağmen; işte bu en korkuncu. insan arada kayış atabilmeli hayattan, ve sorgulayabilmeli kendine sunulan yaşamı korkmadan, yahut seçebilmeli özgürce “adam” olmamayı?

soluk ver…