karşımızda; “yüce ayaklarımı öpün!” diye bağıran bir devlet. ve direnmek! ancak sessiz bir kurt gibidir ininde yatan, örgütsüz. şu anda.

mahallelerimizin ücra yerlerinde diogenes’in varisleri olan gençlerimiz; kurşun ağırlığıyla yakılan sigaranın hazin sonunu, kolda bellemişlerdir yahut aşk kadar keskin bir alet iz bırakmıştır vücutlarında. belki bu varislerden o yoğun betonların arasında, nefes almakta güçlük çeken kuzenlerimiz de bulunur. sahip olduğumuz -oradan ya da buradan gelen- acı, bir türlü kavrayamadığımız bir şey gibi duruyor. elbette de kaldıramadığımız. bu paradoksal ortamda adımlarımızı attığımız bir yol ancak şeydir ve bu şeyin bir önemi varsa o önemin, önemsiz kılınması gereklidir diyen bağıran birilerini duyuyorum. ah yüce nietzsche’nin bıyıkları!  bu şey aslında o kadar değersizdir ki… çünkü hayatı bir gözlemci olarak alırsak -ki biz bu gözlemciyiz- bizim hedefimize nasıl vardığımızla ilgilenmeyecektir. nasırlı ayaklarımız belki yüce topraklardan geçecektir, kutsal bedenleri çiğneyecektir, kustuğumuz bir köşe önceden en iyi kâr yapan kilise olacaktır. üzülerek söylemeliyim ki dostlarım, bunun bir önemi yok!

ne kadar kolaydır bir şey hakkında hüküm vermek değil mi? çene kaslarım çok yoruldu. fakat acı birikir ve çoğumuz bu birikintiyi dökemeyiz. yoktur çoğunluk için bir acı kuyusu! oysa her gece kalın ipin ucundan dönen kişiler, herhangi bir kutsallığa sığınmak isteyecektir. biliyorum! kutsallığın acımızı alacağını düşünürler ki yollarına devam edebilsinler. puslu olan yola. tekrardan üzülerek söylemeliyim ki dostlarım, hiçbir kutsallık bizim acımızı alamayacaktır. çünkü bu yüzyıllardır anlamlandıramadığımız varoluş; eğer inanıyorsanız kıyamet gününe, inanmıyorsanız ise insan neslinin tükenmesine kadar yalnızca doğadan bulunan varlıkların etkileşimiyle devam edecektir. anlaşılan odur ki birbirimize hapsedilmiş durumdayız.

işte tam burada devlet, yüce ihtişamıyla beliriyor. ve neden birbirimize hapsedildiğimizi açıklıyor. beşeri bir resmi teşkilatlanma, birden nefeslenir ve ayrık bir varlık olarak insanlığın üzerine zifiri bir karanlık olarak çöker. ve gölgemizi seçemeyiz. yalnızca bir bakmışız; istemediğimiz bir arazide, istemediğimiz bir düzende, istemediğimiz insanların yanındayız. “bulunmak istediğim yer, bulunmak istemediğim yerdir!” bu nedenle demir parmaklıklarımız, gözümüzün hemen ardındadır. ancak sökerek kaldırabiliriz bu parmaklıkları.

velhasıl dostlarım bu acı kuyusunda bulunmamızın nedeni, olan düzendir. ve bu acı kimsenin umurunda değil! işte o arkhe, direnmek! sessiz bir kurt gibi fakat uyanabilir…