ACCATONE (DİLENCİ)

Herzamanki gibi geç kalktım, onbire doğru. Biliyorum ki bugün, nasıl denir, kararlı birgün. Heyecandan kendimi kötü hissediyorum, özellikle fiziksel olarak. Yüreğim çarpıyor, midem ağrıyor. Yüzümde, bazı noktaların, özellikle yaşlılığın izlerini taşıyan noktaların bana acı verdiğini hissediyorum.

Çalışmaya koyuluyorum. 1944’de yazdığım bir dramı tekrar elime alıyorum. O an için özel anlam taşıyan bir olay. Teselli mi yoksa umutsuzluk mu bilmiyorum. Dün akşam onu okurken öylesine sinirlendim ki, bunu sadece tükenmenin eşiğinde bulunan birisi tadabilir. Sanırım onu tamamlamam ve düzeltmem için ortaya atılan fikirler (yazıldıktan 16 yıl sonra) beni bir an bile rahat bırakmıyorlardı. Beynimde uçuşup duruyorlardı. Mutlu ve sarhoş edici birşey vardı onlarda. Yeniden ortaya çıkan, eski zevktiler. Aynı zamanda beni tüketiyorlar, ateşim yükselmiş gibi bir duygu yaratıyorlardı. Pastarellaro’daki akşam yemeğinde, Moravia, Morante, Adriana Asti, (oyundaki önemli rollerden birini oynayabilir) Parise, annem ve diğer arkadaşlarla ne konuşabildİm ne de onlan dinleyebildim. Tamamen içime kapanmıştım! Beni tepeden tırnağa kuşatan o mutlu fikirlere dönmüştüm.

Yazıyorum; ve annem etrafımda ev işleri ile didişiyor. Yanıma yaklaşıyor, bakıyor. Bana birşey söylemek istediğini hissediyorum. Sonunda bir elinde toz bezi, konuşuyor: “Bugün Guido’nun doğum günü … otuz beş yaşında olacaktı, düşün … “. Ne diyeceğimi bilemiyorum, susuyor ve çalışmaya devam ediyorum. Sonra yıllardır yaptığım gibi, mekanik bir hareketle, elini, o çocuk elini alıp, öpüyorum. Yazdığım dram Guido’nun öldüğü günlerle dolu: bana öyle geliyor ki 16 yıl değil, 16 gün geçti.

Ve işte, kapı çalınıyor. Genç bir yabancı kendini’ tanıtıyor, uzun boylu, oldukça zor tanımlanabilir bir görünümü var. Tutuk konuşuyor, karışık bir aksanla kendini tanıtıyor … Az sonra Sicilyalı olduğunu öğreniyorum, ama yukarıdan, Casarsa’dan geliyor. Aktör olmak istiyor. Friuli’de oynamış, benim oradaki arkadaşlarımla. Roma’ya Dram Sanatları Akademisi’ne yazılmak için geliyor ama kayıtlar çoktan kapanmış. Benden bir tavsiye, bir yardım istiyor. Bunu yapacağımı vaad ediyorum. Oldukça memnun çekip gidiyor. Yeniden yalnız kalıyorum. Ama artık tekrar yazmaya koyulacak gücüm yok. Yıllardır tatmadığım o depresif sabırsız sıkıntıyı yeniden tadıyorum. Hatta, yıllardır, sıkıntıyı bile tatmıyordum! Ne yapacağını bilmiyor olmak ya da yapma isteğinin yok olması. Bir heyecan, korku beni her şeyden kopanyor, bir friksiyon gibi. Kalbirn gümbürdüyor, kırık bir sarkaç gibi kaburgalanrrun içinde dönüyor. Bugün benim için iyi bir gün değil, biliyorum. Falım bunu açıkça söyledi, dünkü ‘Paese Sera’da. “İsteklerinizin tersi kararlar … ” Yani herşeyin kötü gideceğini biliyorum. Bu ön bilgi, gerçeği daha da sıkıcı bir hale getiriyor.

Gerçeği söylemek gerekirse, uzun zamandır bir film yapmayı düşünüyordum . Bu fikir oldukça eski temellere dayanıyor. Çocukken, Bologna’da, sinemayı en azından Pietro Bianchi kadar seviyordum. İliraf etmeliyim ki, yıllar geçtikçe, Charlot’un, Dreyer’ın, Eisenstein’ın filmleri sonuç olarak, stilim ve zevkim üzerinde, aynı döneme rastlayan edebi çömezliğime nazaran daha büyük bir etkiye sahip oldular. Sonra bu son dönemde geçiş etkenleri oluştu; rejisörler ve prodüktörler karşısında bir tür öfkeli kapristi (“La notte brava”, “Morte di un amico”), olayların, şahısların, sahnelerin gerçekleştiğini görme arzusu: Tam benim gibi, yazarken, onları görürüm. Benim bu inadım, sonra gerçeğin bir çeşidine, ilhama dönüştü, öyle ki bu son aylarda beni bir an bile rahat bırakmadı.

“Dilenci” filmini Cervi ve Iacovoni’nin prodüktörlüğünde yapmak zorundaydım. Eylül başında yola koyulmalıydım. Ama, o günlerde aniden, -beklenmeksizin değil-, iki prodüktör de bana karasız ve kayıtsız gibi geldi. Belki de kusur arayan bendim? Bu ruh haliyle Fellini’ye gittim. Kendisi yaz boyunca Rizzoli ile Federiz (film yapım şirketi)in temellerini atmıştı ve Fracassi ile birlikte bana pekçok kez filmimi çekmeyi önermişti. Hatta Ajace’den iki gençle görüşme de yapmıştı. Onlarla bir anlaşmaya varmıştı (ortak yapım olmalıydı). Benim Cervi ve Iacovoni ile kontratım ise başka bir dertti, “La Comare Secca” yı yarım bırakmıştım, hiç avans almamıştım, bu yüzden özgürdüm. Yaz geçip gidiyordu, ilham perim, nasıl denir, ele avuca sığmıyordu.

Fellini’ye gittim, beni kucaklayarak karşıladı. Eylülün ilk günlerinde derneğin Via Croce’deki yeni yerini döşüyordu. Yaptığı işi tam bir çocuk mutluluğu ile yapıyordu, bizlere beğendirme çabası içindeydi. Birbirimizi kucaklayarak işe başladık.

Ben böylece, sanının hayatıının en güzel günlerini geçirdim. Neredeyse bütün karakterleri hazırlamıştım, fotoğrafları çekmeye başladım. Onlarca fotograf çekildi. Sadık bir fotografta heyecanıının el değmemişliği ortaya çıktı. Yüzler, gövdeler, meydanlar, saray kalıntıları, gökdelenlerin siyah yüzleri, pislik içindeki varoşların çitleri, çayırlar, herşey taze, yeni, sarhoş edici bir ışık içinde ortaya çıkıyordu, somut ve cennetimsi bir görüntüye sahiptiler.

Accattone, Giorgio il Secco, lo Scuchia, Alfredino, Peppe il Folle, lo Sceriffo, il Bassetto, il Gnaccia ve sonra il Pigneto, via Formia, la Borgata Gordiani, Testaccio’nun sokakları ve kadınlar, Maddalena, Ascensa, Stella, ve il Balilla
ve Cartagine … Hepsi seçilmiş, sıralanmış güzel fotograflarda sabitleşmişlerdi . Bir geçiş malzemesi oldukları kadar aynı zamanda yaşaması, hareket etmesi beklenen sterotipler.

Sonra Fellini’nin telkini üzerine provalara başladım. Filmin iki sahnesinin neredeyse tamamını çektim.

Çok güzel günlerdi, yaz güneşi hala yakıyordu, öfkesini biraz içine boşaltmıştı. Pigneto’nun ortasındaki Fanfulla da Lodi caddesi, basık küçük evleri, çatlak duvarlarıyla kendi sonsuz küçüklüğünde muhteşem bir büyüklüktü; yoksul , mütevazi, isimsiz küçük bir sokak, artık Roma olmayan bir Roma’da güneşin altında yitmişti.

Meydanı doldurduk: bir düzine oyuncu, setçiler, makinistler, ses kayıtçılar. Ama gruplar olmadığından, iş oldukça sakin bir havada yapılıyordu. Pigneto’nun küçük ofislerinde çalışan diğer işçilerin ortasında, onlara benzemiştik. Rejisörlüğün bu kadar olağanüstü birşey olabileceğini hayal bile etmemiştim. Senaryoda yazdığıını canlandırmak için en basit ve en hızlı yolu seçiyordum. Sırayla, neredeyse kabaca, doğru yerleştirilmiş küçük görüntü blokları. Dreyer’ın telkini hep içimdeydi: mutlak anlatım basitliği kuralını izliyordum. Aynntılara girmek çok zaman alacaktı. Işıkla
boğuşmak, eski kamera ile savaşmak, Torpignattaralı oyunculanmla uğraşmak, hepsinin de benim gibi, ilk set deneyimiydi. Ama bütün bunlar küçük, teselli edici zaferlerle sonuçlanan savaşımlardı.

Filmi çektiğim üç gün boyunca hiç uyumadım. Işıklı bir kabusta gibiydim, hep filmi düşünüyordum. Sıçrayarak uyanıyordum, birkaç dakikada bir, kafamda aniden ilgisiz kareler ya da ertesi gün çekecek olduğum bölümün kareleri beliriyorlardı, ya da sahneler uykumda yavaş yavaş aklıma geliyorlardı. Tevere üzerinde Ciriola güneşiyle kamaşmış, bütün bir gece geçirdim, Sant’Angelo kalesinin altında, gözlerini kırpıştırarak gülen Alfredino ve Luciano yüzleriyle geçen bir gece, onların o haydut gülüşlerinde, hayatın her kuralını yok eden stoik ve antik bir sevinç vardı. Yüzler, amele yüzleri, Potemkin’in çımacılarının, keşişlerin yüzleri.

Filmin montajıyla, ses düzeniyle ilgili sorunlu işler güçlü bir hafıza gerektiriyordu. Hiç yapmamış olanlar için, yani benim için oldukça zordu. Sonunda iki sahne hazırlandı ve kuşku duymak için neden gerektirmeyen bir bekleyiş başladı, oysa bir hiçlik duygusunun varlığı öylesine açıktı ki, bu duygu hareket etmeyen, geleceği olmayan bir kadere dayanıyordu.

Canım sıkılıyor, anlamını yitirmiş kağıtlar önümde duruyor; öylesine huysuz bir sıkıntı ki bu. Ve işte telefon çalıyor, beklediğim gibi, adeta bir onay gibi. Arayan Franco, “Accatone”yi oynayacak olan baş aktör. Bir haftadır, bunun faydasızlığını bildiği halde artık hergün beni anyor, o da biliyor. O ve kardeşi Sergio, benim eski, yeri doldurulmaz yardımcılarım, canlı romanesk sözlüiderim ve diğerleriyle paylaşılan heyecanım öfkeye dönüşüyor. Onları nasıl yatıştıracağımı, olası hayal kınklıklannı nasıl tedavi edeceğiıni bilemiyorum. Fellini dün akşam makarayı aldı ve filmi izlemeye tek başına gitti. Aslında birlikte gitmeliydik, hatta aktörler de bizimle gelmeliydi. Sonra Fellini bana, filmi izlediğini bildirmek için telefon etti, gerçekten de böyle yapması doğru ve anlaşılır bir olaydı. Ama sonra tekrar sessizlik başladı. Sabah telefon bekleyerek öğleyi ettim. Sonra ben telefon ettim ve Fellini ile Fracassi’nin dışanda olduklannı, bir düğün törenine gittiklerini söylediler.

Şimdi, telefon eden Bemardo Bertolucci, o da heyecan içinde, bana babasının geldiğini söylemek için aramış. Alelacele birşeyler yiyerek beşinci kata çıkıyorum. Bertolucci ve ben aynı evde oturuyoruz.

Bertolucci büyük oğlu ile yalnız. Salona geçiyoruz. Özellikle arkadaşlar arasında yapılan, uzun gevezeliklerimize başlıyoruz.

Yüzlerce şeyden sözettik, dostlanmızdan, edebiyatçılardan, yazarlardan; biraz dedikodu yaptık, ama zararsız şeylerdi bunlar, çünkü ne o, ne de ben, bunları cidden yapabilecek kapasitedeyiz, hele bunlar tamamıyla önleyici bir değer yargısıyla ortaya çıkrnadılarsa … Benim talihsizliklerimden sözettik, bunlar onu bunaltıyor ve heyacanlandınyorlardı, bunu şaşkınlık dolu kahverengi gözlerinde göriiyordum. Doğal olarak filmimden ve Fellini’den sözettik. Parma’dan aşağı inen Bertolucci orada sonbahar olmasını (bağ bozumları, Po’ya doğru belli belirsiz ova, ufak tepeler
ve okulların açılması ile ortaya çıkan o tatlı hava, Via Emilia’yı dolduran neşeli öğrenciler) ve Roma’daki yaz ılıklığını kutsal şeylere saygısızlık olarak görüyor. Güneş var, yakıcı ve terleten bir sam yeli esiyor.

Oysa ben bu güneşi seviyorum. Oturduğum mahallenin ötesinde, Dite şehri gibi surlarla çevrili güneşten kamaşmış, kirli çayırlan ve sıralı küçük evleriyle, siyah eğik duvarlarıyla başka yüzlerce mahalle olduğunu biliyorum.

Artık evde kalamam. Attilio’yu kucaklıyorum. Eski yalnızlığımda kendimi yitirerek, yeni bekleyişi yatıştırmak için çekip gidiyorum.

Nereye gidiyorum? Bu saatte pek trafik yok, arabayı sıcak ve sarı caddelerde tembel tembel sürüyorum. Tamam, Acqua santa’ya bir göz atacağım, oraya gitmeyeli bir yıl oldu, oysa Roma’nın en güzel ve dinlendirici yerlerinden biridir. Appia Nuova’ya varıyorum, arabayı bırakıyorum dövme bir ızgaranın içinden geçiyorum. Etrafımda sıra sıra dizilimiş saraylar, ortada barakalar, küçük evler ve önde çayır var. Ford’un peyzajlarından bir parçaya benziyor. Dalgalı, düz, vahşi. Tam caddenin sonunda, garip, yuvarlak bir anıt yükseliyor.

Akşam oluyor. Şehre tekrar giriyorum. Ölümü hatırlatan ışıklarıyla, boşluksuz, soluksuz, görünen otomobil dizileriyle eski umutsuz şehir akşamı.

Arabayı Croce Caddesi yakınlarında park etmek için tarifsiz bir savaş veriyorum. Tek yönlerde ve U dönüşlerindeki sonsuz gezintilerden sonra Oca Caddesi’nde duruyorum. Arabayı bırakıyorum ve Corso Caddesi’ne doğru yürüyerek gidiyorum. Oca Caddesi’nin köşesinde Moravia’ya rastlıyorum, o da üzgün gibi görünüyor. Eve doğru gidiyor, hoşnutsuzca tüketilmiş bir akşam parçası ve önündeki tüm akşam da belki hoşnutsuz tüketilecek. Birbirimizi neşeyle selamlıyoruz ama güçlükle konuşuyoruz. Ben niçin Fellini’ye gittiğimi ve ne beklediğimi bile açıklıyamıyorum.

Federiz boştu ve yeşil biyeli güzel beyaz perdeleri, zengin mobilyalarıyla uygun bir yerdi. Gidiyorum ve oradalar, işte Riccardo Fellini, ofisinde İşte Fracassi. Ben girer girmez, tesadüfen, iç kapıdan Fellini de giriyor. Büyük hileci, gelmemi beklemediğini saklamayı beceremiyor, ama beni kucaklayarak karşılıyor. Beni stüdyosuna götürüyor. Ve oturur oturmaz, hemen bana karşı dürüst olmak istediğini ve gördüğü şeyin, onu ikna etmediğini söylüyor …

Ben bunu biliyordum; en azından on gündür, onun hoşuna gitmediği oldukça açıktı, belki de filmin prodüksiyonunu ona önerdiğim ilk günden beri hoşlanmamıştı -belki bu hoşnutsuzluğunun farkındaydı, belki de değildi- O nedenle şaşırmadım. Gerçeğe ve dürüstlüğe duyduğum sade
aşk adına tartıştım.

Fellini’nin hoşuna gitmeyen neydi? Çektiğim şey neredeyse sadece yoksulluk, özensizlik, kabalık, skolastik beceriksizlikti. Ben de aynı fikirdeyim. Benim ilk denememdi, hayatımda ilk kez kamera arkasına geçiyordum! Üstelik kamera eski ve baştan ayağa bozuktu, bir defada çok az film alıyordu . Bütün bir sahneyi bir günde çekmek zorundaydım. Oyuncuların da bir objektif önüne ilk geçişleriydi. Ne yapabilirdim ki? Bir mucize mi? Evet, kesinlikle Fellini’nin beklediği bir mucizeydi. Özetle bu filmde eksik olan stildi, yani mucize eksikti.

Fellini, bana oldukça net bir soru yöneltti, senaryoyu tekrar çekmek zorunda olsan? Evet, tekrar şu ritimle çekerim! Hızlı, aceleci, özensiz, işlevsel, atmosfersiz ve renksiz, her şeyi filmin kahramanına yükleyerek. Filmi işte bu şekilde çekmek isterim.

Belki de kendimden çok eminim, Fellini bu kez soruyu başka bir yöne kaydırdı! Mali açıdan ne olacaktı? Film gerçekten ucuza mal olacaksa, denemeye değerdi. Hesap yapmak gerekecekti, ertesi sabah Fracassi ile hesaplayacağız.Evet, tamam, yarın sabah geleceğim. Ama bunun bir yumuşatma, bir teselliden ibaret olduğunu biliyorum. Ayrıca Federiz’in Fellini’ninkiler dışında hiçbir film yapmaması da olası.

Tekrar yola koyuluyorum. Monteverde’yi geçip, büyük ceza anlarının umursamazlığına sahip trafiğin ortasında San Pietro ve Fornaci caddesine doğru ilerliyorum! Hayatın, kendi hayatının anlamını yitirdiğini hissettiğİn anda, dünyada hayat aynen devam eder, hatta mutlu bile sayılır dünya hayatı.

‘Annemin yalnızlığı ile dolan evim. Olası huzuru hiçbir zaman bulamayan, daima olabilecek olanların korkusuyla yaşayan iki canlıyız! Guido’nun ölümünden babamın son yıllardaki tradejisine, kısa bir süredir yatışmış olan ama her an yeniden patlayabilecek benim umutsuz trajedime uzanan bir yolculuk.

İçeri girer girmez, Elsa Morante’ye akşam yemeği için telefon ettim. Ona, Moravia, Wilcock ve Bolognini’ye restoranda katılmak üzere söz veriyorum. Ama telefonu kapatır kapatmaz fikrimi değiştiriyorum. Anneme evde yiyeceğimi söylüyorum. Hayatımda ilk kez bir randevuya gitmiyorum. Bunu neredeyse büyük bir zevkle yapıyorum, acıdan başka bir acı doğamayacağından, bu belki de bir tessellidir.

Türkçesi: Betül Bilgiç Parlak
Accatone di Pier Paolo Pasolini,
edizioni FM, 1961, İtalya.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir