Ay: Mayıs 2021

Endurance – Day Trips

Çalar saati kur.
Uykuya hazırlan.
Denize karşı esne.
Gözlerini kapat ve dinle.

Endurance – Day Trips . bandcamp

Körebe oynayan kalabalıklar

Bir şeyhin beş kaburgasını kırmışlar
Yanmış bir tarlanın orta yerinde yalnızlıkları ile övünen kadınlar ve çocuklar
Bir şiirin en güzel yerini göstererek ışık tutmuşlar.

Bir şeyhin beş kaburgasını kırmışlar

Istemeyerek de olsa
Fikrin gaspına uğrarken
Kırmızı ışıkların hışmına el açan hayat kadınlarının güzel dualarında yer bulamayanların öyküsüdür bu;
En çok da tutanamayanlarin arasında var onların sayısı
..
Avutmuyorsun kendini çoktan
Ellerine hakim olmadan dokunabilirmiydin
Cahit’e(koytak)
Feridun’a(urfa)
Ama olmaktan korkmadan
Ama yanmaktan da öte

Bir şeyhin beş kaburgasını kırmışlar

Bak kimler refakat ediyor,bizlerin karşısına dikilenlere
Bak kim,refakat ediyor ogün’e
Hrant yatarken
Bak Kim gösteriyor ayakkabının altındaki deliği,
Ama bu yanmaktan da öte
Ama bu birgün Hrant olmaktan da öte

Ve bir şeyhin beş kaburgasını kırmışlar…

Ev helbest an ji nıvîs,

Ji tere

GF

Oturma Odasında Diyalog

                                                          


            “İnsan çektiği acının sebebini bilmeli. Her zaman bir şeylerin altında eziliyormuş gibi yaşamamalı.”
             “Peki, ne yapmalı? Kırık cam parçalarının üzerinde çıplak ayakla dolaşırken ya da ateşe sırtüstü düşmüşken canı acımıyormuş gibi mi yapmalı? Bazı insanlar acıları daha çok hisseder.”
             “Bazıları da gerçeklerle yaşar.”
             “Gerçekler insanın canını acıtan şeylerdir. Öyle film izlemeye benzemez. Replikleri hatırlamak güzeldir, fakat film yapılırken çekilen çilelerden bahsetmezler.”
              “Gerçek dediğin şey tek değildir.” 
              “‘Doğru tek değildir’ olmasın o?”
             “Hayır, gerçek. Gerçekler, doğrular çoktur. Nasıl tek bir hakikat olabilir ki? Bir insanın yaşadığı tüm sıkıntıların karşılığında tekliğe mahkûm olması saçma.”
              “Saçma olması gerçek olmadığı anlamına gelmiyor. Hem çektiğimiz bütün acılarla hakikatin ne ilgisi var?”
              “Acının temelinde gerçeklik var da ondan. Bütün acılar hakikidir ve bu yüzden sonsuz bir hüzünden, ucuz bir melankoliden kaçınmalıdır insan.”
              “Ben yaşamaktan çok sıkıldım. Süregelen bir kıyametin içinde sıkışmış gibiyim. Sanki aynı dağın etrafında dönen tren gibi hep aynı manzarayı görüyorum. Gördüklerim ilk seferinde güzeldi, ikincisinde nostaljik, üçüncüsünde sıradan.”
              “Sen hayatını birkaç noktaya sabitlemişsin: Başarı, mutluluk, onaylanmak. Bütün bunlara kafayı o kadar takmışsın ki hiçbir zaman yok olmuyor sadece görünmüyorlar. Aklının içinde günün belirli anlarında gördüğün bir halüsinasyon gibi karşına çıkıyorlar. Biri tarafından onaylanmadığın için, başarısız olduğun için, her zaman mutsuz hissediyorsun ve kendini haklı görüyorsun. Belki de gerçekten başaramıyorsundur ve bunu bildiğinden her zaman depresyondasın.”
              “Yaptığımın iyi bir şey olduğunu biliyorum ve onaylanmak istemiyorum. Onaylanmak zorunda bırakılıyorum, çünkü sisteme dahil olabilmek için bu şart. Kimse beni anlamıyor gibi basit bir yerden bakmıyorum. Herkes tek bir yöne sabitlenmiş ve bu beni öfkelendiriyor. Öfkenin sonuç vermediğini bildiğimden susmayı tercih edip köşeme çekilip şu an olduğu gibi pijamalarımla depresyonumu yaşamak istiyorum.”
              
“Eskiden savunduğun ideolojiye ters bir durum değil mi? Hani depresyon falan burjuva işleriydi?”
              “Artık sıkılmadın mı başkalarını solcu olmadığı için suçlamaktan?
              “Kimseyi suçlamıyorum, sadece daha önce söylediğin, savunduğun her şeyin zıttı olmayı başarabildiğini söylüyorum.”
              “En azından bir şeyi başarabilmişim işte buna da şükür.
              “Neden vazgeçtiğinizi söylemekten korkuyorsunuz? Mesela o coşkun akan seliniz artık akmıyor ve tıkanmış. Tıkayanlar da sen ve senin gibiler.”
              “Herkes bir gün vazgeçecek, bunu böyle ateşli bir devrimci gibi sanki karşında binler varmış da seni duyuyormuş gibi savunmana gerek yok”
              “Savunduğum falan yok, sadece hatırla, o zaman anne babalarınızı sistemin değirmenine su taşımakla suçlarken şimdi onlar gibi oldunuz ve bunu kabul edemiyorsunuz.”
              “Saçmalama! Durup da hükümeti desteklemiyorum. Sadece depresyonumu yaşamak istedim. Konu nasıl buraya geldi.”
              “Bence konu her zaman vazgeçmekle alâkalı. Ayrıca bilgisayarın başından destek vermekle olmuyor o söylediğin işler.”
              “Sen zamanında kılını bile kıpırdatmadın, şimdi ne oldu da solcu kesildin başıma?”
              “Ben solcu falan kesilmedim. Zamanında saçma buluyordum, şimdi de öyle düşünüyorum.”
              “O zaman ne diye suçluyorsun? Etmediğin bir mücadeleyle ilgili vazgeçenleri suçlamak çok kolay değil mi? Beni bilgisayar başında destek vermekle suçluyorsun; koltuğunda oturup hayatını bütün bu mücadeleye adamış insanları işkence gördükleri, korktukları için suçluyorsun. Sana liberal desem onların bile elle tutulur bir yanı var. Sen gamsız bir yargıçsın sadece. Senin gibiler her zaman vardı, muhtemelen olacaklar da. Nesli tükenmesi imkânsız bir türsünüz”.
              “İnsan kaybetme ihtimali olan bir savaşa girebilir, ancak kaybedeceği bir savaşa girmemeli. Herkes kaybedeceğini bilerek bu mücadelenin içinde değil mi?”
              “İnsanlar savaşmadan kaybedeceğini nereden bilecekler? Hem buna fedakârlık denir. Tabii sen nereden bileceksin…”
             “Hayır, buna salaklık denir. Ucuz kahramanlık denir. Narsist eğilim denir. Bütün halkı, insanları kurtarabileceğinize sizi inandıran neydi? Yakışıklı devrimciler, uzun parkalar ve marşlar mı? Sürüyü toplayabilmek için bir çobana her zaman ihtiyaç olmuştur. Sağda ya da solda olmanız bunu değiştirmiyor”.
              “Senden iğreniyorum bazen, nasıl bu kadar kötü olabiliyorsun?”
             “Bu kadar basit olabilir mi her şey? Ben kötüyüm yani. Neden? Çünkü bir zamanlar savunduğun değerlere sana artık nostaljik ikinci el değerlere saldırdım. Aslında saldırmadım; gerçekleri söyledim. Bunlar doğruların ötesinde.”
              “Sen bu kadar insanın haksız olabileceğini söylüyorsun.” 
             “Çoğulculuk ya da despotizm bence çizgileri çok da ayrı değil.”
              “Demokrasiyi gömelim tam olsun.”
              “Demokrasi sadece bir kelimedir, tıpkı yasa gibi. Hiçbir zaman uygulanmadı, uygulanmayacak.”
              “Lütfen, bana bu halk bunu hak ediyor deyip konuyu bağlama. Demokrasi uygulanabilirse bir anlam kazanır, herkes bunu biliyor.”
              “Herkes öyle olmasını arzuluyor, onay istiyor. Seçilmek ya da darbe. Ne farkı var? Kesin ve doğru bir sistem olsaydı her zaman işe yarardı. Bozuk saatin günde iki kere doğruyu göstermesi değil ki bu: Demokrasi!” 
              “Depresyonumla ve çoğulcu demokrasimle baş başa kalıp burjuva zevklerimi tatmin etmek istiyorum. Teşekkür ederim, good bye.”

Red Kit’in gölgesiyle vuruşmasıdır

Gölgesi suretinde

İçinde yer aldığı maceranın sonuna gelindiğinde, kötüler layığını bulduğunda, sevinen kasabalılar karmaşanın arasında bir an minnettar olmaları gereken Red Kit’i hatırlarlar ve “Red Kit nerede?” diye birbirlerine bakınırlar, yoktur. Son karede Red Kit gölgesi suretinde, tutturduğu şarkıyla (eviden uzakta kalmış yalnız bir kovboyum) güneşin battığı ufka doğru yol almaktadır, henüz gölgeleri seçilen.

Kadim bir ilerlemeyi sürdürür: “Batıya git genç adam!”.  Olay düğümü çözüldüğünde, yerleşik olana dair düzen sağlandığında, Red Kit olarak gezgin/göçebe olana yol alır; yeniden yinele(n)mek üzere (belki de ebedi dönüşe dair) henüz belir(len)memiş ifa anına doğru, belki Faustça “Eğleşsene, ne güzelsin!” denebilecek ana ve yere doğru devam eder. Faust dememişti ve göklerdeydi Faustça dursun istenilecek zaman.

Kalınamaz çünkü büyük atası Don Kişot maskarası olmuştu soytarıların kal(ın)mak zorunda olduğu yerde. Eski Dünya’dan umut ve düşler gemilerle yol aldığında Yeni olana, geride kalmıştı Don Kişot. Onun sonunda beliren umudun ve düşlerin yenilgisi olmuştu, ufuksuz ve evinde, meleklerce göğe taşınmadan.

Kant ölünceye kadar Könisberg’den, evinden hiç ayrılmadı, aynı yolları yürüdü hep, üzerinde yıldızlı gökyüzü, içinde… Red Kit’in evi neresiydi diye soracak olursanız: yıldızlı gökyüzünün altı, yatağı toprak, yorganı bulutlar, içinde ne? Hiç bil(e)medik. Red Kit’in içsel konuşmalarını bilmeyiz, içinde yer aldığı olaydan ötürü içinde olduğu kadarını biliriz. Yasa ve düzen belirdiğinde ve üstelik onun aracılığıyla tesis edildiğinde, anlarız ki onun dâhil olacağı yer değildir burası. İçindeki ahlâk ve düzen yasası değil öyleyse kuşkusuz, içindeki içinde ve gölgesi suretinde ve o (gölgesi) ilk düelloda kaybetmişti fakat ilk düello hiç yaşanmadı, hep bilinen ve hiç gerçekleşmeyen bir düello.

Silâhım, atım ve ben; böyle der eski bir kovboy şarkısı

Böyle der eski bir kovboy şarkısı ve Red Kit’in atıyla satranç oynadığı kare onun görsel alametifarikalarından bir diğeridir. Atı konuşmayı öğrenmiştir yahut atıyla konuşmayı öğrenmiştir, atı oynamayı öğrenmiştir yahut atla oynamak öğrenilmiştir.

Bu kare Red Kit’in yerleşik düzen öğesidir, anlamı kendisine içkin. Köpek sıklıkla bu düzende yer alsa bile sıklıkla bocaladığını ve nereye ait olduğunu, ne yapacağını kestiremediğini görürüz, bir şekilde rastlantısallık yahut yanlışlık eseri bu düzen içerisinde o da yer alır. Sürekli bocalar çünkü köpek evcildir ve aptallığı göçebenin yasasına uyamayışından da gelir bir nebze. O yüzden köpek kendisini ona ait hissetse de köpek onun değildir fakat bir şekilde onunladır. Sanki sekteye uğramış bir düzenin taşınması gibi maceradan maceraya o da sürüklenip durur.

O hâlde bu yalnızlık kendi imkânlarına dairdir fakat nedir?

“Tırmanıyoruz Walpurgis gecesinde Brocken dağına,

Keyfimizce yalnız kalmak için burada!”

Hakkında bildiğimiz

Neresidir gölgemizi kendimizden ayırabileceğimiz yer ve kendimizi gölgemize karışmaktan ayırabildiğimiz? Yahut daha sarih olmak gerekirse ve işin aslı soruyu da doğru sormak gerekirse hangi bakışla ayırabiliriz kendimizi gölgemizden ve gölgeye karışmış olanlardan? Platon’un mağarasından nasıl çıkılır yahut tek bir kurşun halledebilir mi bu işi?

Red Kit’in hakkında tek bildiğimiz ve ilk bildiğimiz şey budur: o gölgesinden hızlı silâh çeker. Oysa buna rağmen Joe Dalton ısrarından vazgeçmez hiç ve hiçbir kötü de . İmkânın sınırı, ışığın oyununu, kendisi eyleminden ayırt edilebilecek kadar açık seçik bir görüş hâli. Batı’da varılabilecek olan, Batı’yla varılabilecek olan. Kendisini yansımalarından ayırabilir ve ayırma imkânının bâki kalması için yansımalar düzenini terk eder. Bâki kalacak olanlar zaten kendisiyle beraberdir, gölgesi ardında kalmalıdır, önüne dikildiğinde bir kurşun.

Savaş Ortasındaki Bir Çocuğun Anıları

Ben sadece yazmak istiyordum. Sadece yazar olmak, yazmak ve yazmak. Savaşın içine girdim daha çocuk yaşta. Savaşa itildim mi denir buna bilmiyorum. Çünkü ülkem işgal altındaydı. Savaşmak ve yazmak vardı önümde. Sadece yazmak vicdani olarak bana ağır geliyordu bende savaşmayı seçtim. Ama kim savaşmak ister ki? Ben hiç istemezdim. Kan, gözyaşı.. parçalanan bedenleri toplamak ya da öldürmek karşındakini. Oysa tek hayalim yazmak ve yazar olmaktı. Beni savaşa ittiler bir nevi mecbur kaldım ben savaşmaya. Özgür bir ülke hayaliyle kan bulaştı elime. Gerekli miydi bu? Bazen evet diyorum bazen hayır. Ortadoğu’da savaşsız bir şey elde edilmeyeceği gerçeğine inanırken, ben sadece bu yaşananları romanlaştırabilirdim de, diyorum kendime. Bir bunalım, bir sıkıntı hali hep. Kaybolma hissinden bir türlü kurtulamıyorum. Bir kadın bana ya en altta ya en üstte olacaksın demişti bu yaşamda. Ben en altta mı olacağım? Olduğum konum arafta gibi. Hatta arafın ta kendisi. Ne bir hayvana benziyorum ne bir insana. Ne duyguları anlıyorum, hissediyorum ne onlarsız yapabiliyorum. Merhametimi bir köşeye bıraktığımda, başka bir köşede buluyorum, sahipleniyorum. Vicdanımla geldiğim yolda, vicdanımı kaybetmemek için geri dönüyorum. Buna geri dönmek denir mi bilmiyorum. Belki de yoldan çıktım. Yol beni yolcu olarak kabul etmedi. Ya da ben bir yolcu olarak bu yolda yürümeyi beceremedim. Ya ben bu yolda çok fazlaydım ya çok zayıf. Yolda kaldığımda hep kendi kendime güç olmaya çalıştım. Çok düştüm kendi elimden tutup kaldırdım kendimi. En son düştüğümde kendi elimden bile tutamadım. Kaçtım. Kendimi yerde bırakıp, kaçtım kendimden. Arkama dönüp baktığım oldu, kaçan kendimi yakalamaya çalışacak mıyım diye. Hiç ayağa kalkma takati bile yoktu yerdeki benim. O yüzden kaçan ben, bir sorunla karşılaşmadan kaçtı. Kaçt… bir sonuca varamadı. Vardı mı? Hayır. Kendiyle götürdüğü beş yılını kaybetti. Şiirlerini kaybetti, öykülerini kaybetti… en azından bir sokakta savrulsaydı şiirlerim, belki biri kaldırır okurdu. Biri okudu diye avunurdum. Ya şimdi? Aklıma düşmüyor bir mısra bile. Öldürüyor bu beni. Bu güne kadar yazarak ayakta durdum, ölmedim. Bütün savaşlardan hep yazar olma hayali ile sağ çıktım. Yaşama karşı, arkadaşlarıma karşı, düşmanıma karşı, kendime karşı hep savaştım. Ölmedim. Ama beş yılımı öldürdüm. Hiçbir yazdığım kalmadı. Yok. Sıfırdan başlamak önemli diyorlar. Zorluğunu bilmiyorlar. İçimdeki acıyı kaldıramıyorum bazen. Ne yazar olabildim ben, ne devrimci… ne yazdıklarımı koruyabildim, ne yerdeki beni.. şimdi aptalca bir rüzgar gibiyim. Ne ilerleyebiliyorum, ne durabiliyorum. Yaprakları sallıyorum ancak ama bir yaprağı dökecek güçte değilim. Hem yaprağı döksem yere, oturup ağlarım da. Gücüm bir yaprağa mı yetti benim, nasıl gücünü zararsız bir şeye karşı kullanırdım? Ben bir rüzgar da olamam belki. Ama onca fırtınaya göğüs gerdim. Dallarım kırıldı. Kendime tutundum ama düştüm en sonunda. Köklerim hala toprakta belki de. Yeşerir miyim bilmiyorum. Solup solmadığımın bile farkında değilim. Soluyor muyum ben? Yaşıyor muyum? Yaşam ve ölüm arasında kaldım belki de. Kimse ne yaşadığımı bilecek ne öldüğümü. Kimse ne yaşadığını bilecek ne öldüğünü. Kimse ne yaşamı tadacak ne ölümü. Kimse ne yaşam ne ölüm. Kim yaşam kim ölüm…

Peki Manuel Artiguez neden eve döndü?

Trajik oyunun kişileri, alegorik vatana ancak böyle, cesetler olarak girebilecekleri için ölürler.

Walter Benjamin-Alman Tiyatrosunda Trajik Oyunun Kökeni

(Filmin henüz başında Manuel Artiguez, silahlarını bırakarak Fransa’ya sığınan cumhuriyetçilerin(!) arasında görülmektedir, yitirdikleri savaşı ve yurdunu geride bırakarak… Manuel Artiguez’in silahını bırakmak istemeyip geri dönmeye çalıştığını görürüz bir an, yoldaşlarınca engellenir, akıllı olması babında…)

Yitirilmiş bir savaşı sürdürmenin anlamı nedir öyleyse? Bunun şimdilik bir önemi yok, tıpkı bu savaşın neden başlamış ve neden bitmiş olduğunun da olmadığı gibi. Bizim için önemli olan Manuel Artiguez’in neden eve(!) dönmüş olduğudur!

Düşmanları onu beklemektedir; yok etmek için. Her şey hazırlanmıştır, annesi ölüm döşeğindedir; Rahipten günahları için bağışlanmayı değil, oğluna geri dönmemesi için haber vermesini istemiştir. Haberin nasıl ulaşacağının bir önemi yok, Rahip henüz Tanrısız kulların sırlarının da kutsal bir gizlilikle korunması ve yerine getirilmesi gerektiğini bilir.

Düşmanları haber uçurur Manuel Artiguez’e: annen ölüyor. Rahip haber getirir: annen zaten öldü, seni bekliyorlar!

Manuel Artiguez, geçen yirmi yılın ardından artık eski bedensel gücünü de yitirmiştir, her ne kadar hâlâ ondan mucizeler yaratabilmesi beklense de, geçen yıllarda bunu yapabilmiş olsa da, muhbirle itişip kakışırken onu yere serememiştir. Burada duralım!

Manuel Artiguez eve dönmeye karar vermişse, her şeye rağmen burada düşmanı yere serememiş olmasının bir önemi var, tıpkı başta parantez içinde kalan gibi. Madrid’de ölünmeliydi madem savaş yitirildi. Madrid dedikse bu başka bir anlamdan gelip buraya yerleşen, ölünecek yerin Madrid olup olmadığının bir anlamı yok, bir dönüşün olduğu kadar bir kalışın/bulunuşun da adıdır Madrid. Ayakta ölünmeli komüncü kadının dediği gibi infaz anında, mademki barikatlarda yahut siperlerde savaşırken ölünmedi.

Hem ne demişti Fırat bir İspanyol İşgüzârlığı için: Kurşuna dizilenlerin ölüm nedeni, resmi kayıtlara göre ” silah patlaması” olarak kaydedilir. Resmi kayıtlar için bir ölüm bu kadar basit bir sebebe indirgense de senin de dâhil olduğun ebedi hafıza bunu unutmaz. Önemsiz mi yer kaplıyorsun orada, sen kendine ait tüm yeri kaplıyorsun!

Güç yitimi, ölümün de, anı bilinmese de yaklaşmakta olduğunu göstermiyor mu? Ya ölmesi gereken yerden uzakta ölürse, olması gereken yerden uzakta olursa bu? İnsanın ölmesi gereken yer olması gereken yer de değil midir? Olması gereken annesinin yanı başı değil midir? Onu kim taşıyabilir oraya? Düşmanları bunu yerine getirebilir ancak, kendi takati buna yetmeyecek! Hem zaten düşmanlarının onu öldürmüş olması gerekmiyor muydu? Onlardan esirgediği ölümünü de geri taşıyarak dönmeliydi oraya, onlara kendi cesedini ve arzularını taşıtmak için.

Hem güçten düşmek değiştirmez mi de insanı? Arzularının şiddeti azaldıkça onları unutmaya da başlamaz mı ve değişmez mi? O zaman Manuel Artiguez midir artık o? Hâlâ Manuel Artiguez iken dönmeli ve Manuel Artiguez olarak ölmeli, son kurşununa kadar savaşmak düşüncesiyle. Kaçıncı kurşunda ölmüşsün ne önemi var!

İki Tanrısız sofunun, anne ve oğulun beyaz örtülerle örtülmüş görüntüsünü görürüz, gözleri kapalı, devinimsiz. Zafer kazanılmıştır, yan yanadır onlar ve doğduğu kasabada… Ölüm Madrid’de* bulmuştur onu.

“…Madrid’de ölmek boşuna değildi, diyorum. Yapılabileceklerin en doğrusu, en güzeli, en anlamlısıydı belki de…”**

Dünya döndüğü müddetçe, ebediyet benim değil mi?**

  • *Oya Baydar’ın, yaşamını yitiren Türkiye sosyalist hareketinin liderlerinden Yalçın Yusufoğlu anısına yazdıklarından alıntıdır. Madrid’de Ölmek fikri de oradan tezahür etmiştir. İlgili yazı için bkz. https://t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/yalcin-yusufoglu-nun-ardindan-madrid-de-olmeyi-ozledigimiz-aksam,21606
  • **Ernst Bloch-Umut İlkesi
  • Frederic Rossif’in 1963 tarihli Madrid’de Ölmek adlı, İspanya İç Savaşı’na ait belgesel filmi için bkz. https://youtu.be/s-Rb0p5v5yE
  • Bir İspanyol İşgüzârlığı için Fırat Özbey’e teşekkürler…