Ay: Ekim 2020

Bir takım dertleşme denemeleri

Prensiplerin yok ise her eylemin bir ahlak dersine dönüşür. Her şeyi sıfırdan yaratan dinamik bir ahlak benim için sorguya açık değildir. A katil B değil. Bu kadar merkezcilikten hep bir bok çıkar. Çıksın, böylesi bir bağımsızlık benim için içgüdüye denktir. Bir tırtıl, tırtıl tırtıl gidiyor işte derim. Doğası bu. Biri salt rasyonellikle inşa edilmiş bir içgüdü, Diğeri içgüdü. Bu konuda, en çok güvendiğimiz konu da bile diğer canlılardan aşağıdayız. Evrimsel bir hata deyin, simülasyonda bir darboğaz deyin, garip hiçbir şey yok deyin, fark etmez.-Bu arada deyin mi diyin mi hep karıştırıyorum.- Bu benim saçmasapan bir önermem olabilir. Sırf bunun dile getirilmesi bile yeter. Hatta niçe de bunu anlatıyordu kartal kapkaca çıkarsa kızamazsın derken. Sezginin, hayvanlaştığı bir mükemmellikti übermenşteki. Ahlaki içgüdüsünde hatalara yer olmayan bir varlık çok zeki olmalı herhalde. İdeali düşünmeden bulan bir sezgi. E tabi biz ya hiç olmaması gereken varlıklarız, ya da zihinsel evrimde önemli noktadaki primatlarız. İki türlü de ucubeyiz, şimdi fark ettim. Bu kusurlu halimiz, kimi zaman evrenin tüm yükünü omuzlarımıza yüklüyor. ki bu bence bu süreci hızlandıracak bir katalizör. Düşünsenize salt akıl ve hislerin karışımı bize nefreti unutturabilir. Evrenin simya laboratuvarındaki tozların başarısız karışımlarıyız. Bir sürü başarısız yoldan geçeceğiz, hatalarımız bizi yaratacak. Ben idealleşme yolundaki primatlar olduğumuzu düşünmeye devam edeceğim. Hissetmediğim noktalarda aklım ile hissetmeye gayret edeceğim. Aklımın tükendiği noktada sezgilerimi dinleyeceğim. Boktan bir çıkış yapıyorum hadi yine iyisiniz. Umrumda değil, bu işin neresinde olduğumuz. Bir gün sevgi kazanacaksa ve bugünlerde sevgi süreci yavaşlatıyorsa, ben sevginin tarafında duracağım. Ufuğa karşı oturamam.

Siyah-Beyaz Cennet, Rengârenk Yeryüzü

Eski Ahit’te Genesis miti anlatılırken cinsel ilişki için İbranice “ya ,da” fiili kullanılır. Bu fiil hem “bilmek” hem de “cinsel ilişki” anlamına gelir. “Ve Adem karısı Havva’yı bildi.” Pleasantville de modern bir Genesis miti kuruyor. İnsanın “bilme”sinin onun cennetten kovulmasına neden olmasının, kendini acılar ile zevklerin bir arada bulunduğu yeryüzünde var etmesinin hikâyesi. Pleasantville sadece Genesis ile kalmıyor tarihteki bazı dönüm noktalarından da kesitler barındırıyor. Kısacası Pleasantville izleyiciyi egemen düşünüş biçiminin çarpıklıklarıyla yüzleştiriyor. 

Film, 1950’li yıllarda geçen sit-com Pleasantville’in adının, ABD haritası üzerinde belirdiği bir görüntüyle açılıyor. Açıkça Pleasantville Amerika’dır diyen yönetmen, diğer yandan anlatısıyla evrensel bir hikâye oluşturmayı da başarıyor. Birbirine zıt iki karakter, David ve Jennifer, “nerd” ve “popüler liseli kız” tiplemeleri olarak karşımıza çıkıyor. Ebeveynleri ayrı olan David, mutsuz ailesinin travmatik deneyiminden kaçmak için bol gülme efektiyle örülü, klişe bir Amerikan ailesinin öyküsünü anlatan Pleasantville’e veriyor kendini. Film buraya kadar klasik bir Hollywood gençlik hikâyesi anlatacağına inandırıyor bizi. Ta ki kumandanın kırılmasının ardından, TV tamircisinin çağrılmamış olmasına rağmen evin kapısında belirmesine kadar.

TV tamircisinin içeri girmesiyle duyduğumuz şimşek sesi sihirli bir anlatı dinleyeceğimizin ilk işaretini veriyor. Jennifer ve David tamircinin getirdiği kumandayı kullanınca, TV dizisinin içine giriyor ve sit-com’daki ailenin çocuklarının yerine geçiyorlar. Afallıyorlar, fakat TV tamircisinin, hapsoldukları bu dünyadan çıkamayacaklarını belirtmesiyle, durumu bir nebze de olsa kabulleniyorlar. TV tamircisini Pleasantville denilen diyarın tanrısı olarak ve değişime direnen yapısıyla dinsel bir iktidarı temsil ettiğini düşünmek mümkün. Pleasantville başlangıçta patriyarkanın bariz bir şekilde hissedildiği kusursuz bir kurgu olarak karşımıza çıkıyor. Öğrenciler basketbol oynarken, atılan topların hepsi potanın içinden geçiyor. Schopenhauer –cennet için- her istediğimizin gerçekleştiği kusursuz bir dünyada en nihayetinde, buna bir son verme arzusu duyacağımızı söyler. David ve Jennifer da, Schopenhauer’ın tespitine paralel olarak, erkek için tasarlanmış kusursuz cennettense “bilerek” yeryüzünü yeğliyorlar. Jennifer (Mary Sue) bu insani ihtiyaçlar ve zevklerden yoksun topluluğun cinselliklerini fark etmelerini David ise restoranda beraber çalıştığı Bill’in görev tanımının dışına çıktığında ambale olması üzerine Bill’e ne yapacağını tane tane anlatarak düşünme yetilerini geliştirmesini, topluluğun diğer sakinlerinin de entelekti keşfetmelerini sağlıyor.

Yönetmen entelekt ile dünyevi zevkler arasında bir denge kuruyor. İkisinin de gerekli ve önemli olduğunu, Jennifer ve David’in karakterlerindeki değişimlerle vurguluyor. Jennifer’ın sevişmesiyle ilk defa bir rengi -şehveti sembolize eden kırmızıyı- görüyoruz. David’in kitapları hatırlamasıyla, sayfaları boş kitaplar hikayelerine kavuşuyor. “Bilme”ye cesaret edenlerin renklendiği ve kadraja renklerin yavaş yavaş girdiği bu dünyadaki yenilikler iktidar sahibi ticaret örgütünü rahatsız etse de, eril iktidara başkaldırılana kadar hiçbir önlem alınmıyor. Betty’nin evden kaçması ve yemek yapmaması, başka bir ev kadınını gömlekte ütü izi bırakması, bu kodamanları kadınları hizaya çekmek için yeni kanunlar oluşturmasına neden oluyor. Film, toplum sözleşmesinin hegemonik bir erkek kurgusu olduğunu ve erkeğin iktidarını korumak için oluşturulduğunu söylüyor.

David’in, Bill’e hayatın dayatıldığı gibi olmak zorunda olmadığını göstermesi üzerine restoranda yaptığı işi monoton ve anlamsız bulmaya başlayan Bill anlam arayışını sanatla tatmin etmeye çalışıyor. Yönetmen sadece sanatı anlamsız varoluşumuza, anlam kazandıran bir faaliyet olarak görmüyor. Sanatın dönüştürücü potansiyelinin, sokakta ortaya çıkabileceğini belirtiyor. Erkekler (siyah beyaz erkekler),ressamın çarpıcı renkler kullandığı eserlerini paramparça ediyor. Kitapların yakılması akla Ray Bradbury’nin ünlü distopyası Fahrenheit 451’i getiriyor. Ray Bradbury Fahreneit 451’de itfaiye teşkilatının kitapları yakmakla görevli olduğu bir distopya yaratmıştır. Yönetmen kendi anlatısıyla Fahreneit 451 arasında ilişki kurarak, izleyiciyi “Bu kusursuz bir dünya değil, bir distopya.” diyor ve dürtüyor. Sanatın devrimci niteliği, 1 Mayıs günü, Bill’in önceki çalışmalarının tahrip edilmesi üzerine sokak duvarını tuvale dönüştürmesiyle gösteriliyor. Film, konvansiyonel yapısıyla da bu argümanı bir bütün olarak destekliyor. Yönetmenin film anlatısı için konvansiyonel bir yöntem izlemesi sanatın dönüştürücü gücünün insanlara ulaştığı sürece işlevselleşebileceğini söylüyor. Etkileyici duruşma sahnesinde David, iktidar sahiplerinin aşk, öfke gibi duygularını harekete geçirerek, onlara sahte hayatlar yaşadıklarını fark ettiriyor ve onları da kendilerinden biri haline getiriyor. Film, David’in eski hayatına dönmesi ve annesine “olması gereken” diye bir şey olmadığını söylemesiyle bitiyor. Pleasantville, hegemonik erkeğin dayattığı ideali, “olması gereken”i yerle bir ediyor ve alternatif bir dünya tahayyül ediyor.

Arter: Çevrimiçi Rehberli Turları – Kasım Programı

Arter’de, salgın nedeniyle evlerde kalınan dönemde başlatılan çevrimiçi rehberli turlar Kasım ayında da devam ediyormuş. Turlar ekranlar aracılığıyla buluşan katılımcıların yapıtları kendi hayat deneyimleriyle ilişkilendirerek yorumlamalarını teşvik eden bir yaklaşım benimsiyor. Arter sergi rehberleri, her hafta farklı bir tema etrafında bir eser seçkisini ekranları aracılığıyla katılımcılarla paylaşıyor ve yoruma açıyor.

Sonbaharı Dinleyen Gözler İçin, Yağmur Ormanı V (varyasyon 3), Gökcisimleri Üzerine, KP Brehmer: Büyük Resim ve Alev Ebüzziya Siesbye: Tekerrür başlıklı beş yeni sergiyle karşılayan Arter’de Cevdet Erek: Bergama Stereotip ve Altan Gürman sergileri de devam ediyor.

Ücretsiz olarak düzenlenen çevrimiçi rehberli turlar 2, 9, 16, 23 ve 30 Kasım 2020 Pazartesi günleri 19:00-20:00 saatleri arasında gerçekleşecek. Diyalog ve tartışmaya daha fazla zaman tanımak amacıyla sınırlı sayıda katılımcıyla düzenlenen turlara katılmak için etkinlik tarihinden önce turlar@arter.org.tr adresine yazarak rezervasyon yaptırmak gerekiyor.

Arter’in gerekli sağlık önemleriyle yeniden ziyaret açıldığını da hatırlatalım. Katılmanız ve yorumlamanız dileğiyle.

Deleuze ve Unabomber: Tekno-fütürist estetiğe karşı anarko-otonomist sanat

Doksanlı yılların o şanlı pehlivanını kim unutabilir ki? Unabomber, 23 yaşındaki bir matematik profesörü olan bu Rus dehası üniversiteden ve onun kutlu alanından çekip gidiyor, kendisini dağlara veriyor. Doğayı sömüren tekellere karşı tel örgü kesme gibi sabotajlar (monkeywrenching) ve bombalı  eylemler düzenliyor. Sonunda yakalanarak hapsedilecek olsa da bize ilham dolu bir manifesto da bırakıyor, nam-ı diğer Unabomber Manifesto.

Bu manifesto lise çağında John Zerzan’la beraber ulaştığım iki önemli kaynaktı benim için. Unabomber’ın Nietszche’yi çağrıştıran Power Process kavramı, bunun etrafında şekillendirdiği kapitalizm eleştirisi, son derece özne temelliydi. Öznelerin yabancılaştığı, önemli hiçbir işte çalışmadığı (geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Graeber’in “bullshit jobs”ını hatırlamadan olmaz) ve kendini gerçekleştirme olanağından yoksun olduğu için güç kazanamadıkları ve zayıf birer birey olarak yetiştikleri için siyasetçilerin oyuncağı olduklarından bahsediyordu. Verdiği örnek ise McDonald’s çalışanlarıydı. Dolayısıyla Unabomber post-endüstriyel toplumda insan temelli bir özgürleşim çağrısının, etiğin işaret fişeğiydi bir anlamda.

Biraz kişisel hayatımdan örnekler vermek istiyorum. Bunu okuduktan sonra günde 8 saat kullandığım bilgisayarımı beş sene boyunca bıraktım, daktiloyla yazmaya başladım. Maksat yazmaksa, daha eski teknolojilerin de kullanışlı olduğunu keşfettim. Bilgisayarla yaptığım çizim ve tasarımları bir kenara bıraktım ve yağlıboya resimler yapmaya başladım. Normalde bilgisayar başında olmaktan ötürü vakit bulamayacağım pek çok kitabı okudum. Bugün bir sanatçı olarak hayatımı idame ettirmeye devam ediyorum. İşte size bir power process öyküsü.

Zerzan ise, özne temelli ontolojiyi bir kenara bırakıyordu. Kısacası, uygarlığın doğa üzerinde yarattığı tahakküme karşı gelecekteki ilkellere dönüşmemiz gerektiğini söyleyen Zerzan, anti-tarihselci, 68’deki hippilerin radikal kanadından bir eko-anarşist. Şirketlerin tahakküm altına aldığı doğaya karşı gelecekte ilkellere, vahşilere dönüşmez isek ekolojik yıkımın yakın olduğunu haber veren bir kampana düdüğü.

Bu iki ismi bağlayan kişi ise, bana kalırsa 68 kuşağının ötesine düşen Gilles Deleuze. Deleuze’ün hayvan-oluş kavramıyla ortaya koyduğu, yazmanın bilhassa bir çeşit hayvan-oluş biçimi olduğu üzerinde durması, uygarlığın kaderine ortak olmayı bırakıp, başka bir oluşu kuşanmamıza imkan veriyor.

II. Uygarlığa kat çıkmayı bırakmak, anarko-otonomizmde belleğin yeri

Tekniğin getirileri bize mevcut örgütlenme tarzı içerisinde, kapitalist makine içerisinde yalnızca kıtlık ve ekolojik tahribat değil, aynı zamanda savaşlar ve sömürgeci pratikler de bıraktı. Dolayısıyla bu kötü geçmişten kurtulmak için öncelikle onu eleştirmek, daha sonra belleğin, iyi anıların ülkesini keşfe çıkmamız gerekiyor.

Deleuze’ün Bergson’a olan ilgisinin temelinde bellek temasını işleme biçimi yatıyor. Bir başka anti-tarihsel cephe açarken, tarihsel materyalizmin içkinci-eleştirel konumuna karşı belleği ve farklılaşma süreçlerini Zerzan gibi tamamen dışarıda bırakan anlayışları da eleştiriye tabi tutuyor. Zerzan’a kalırsa ilksel imge, yani doğayla kurduğumuz yansıtmalı-imgesel ilişkiyi yeniden tesis etmek gerek. Bu açıkçası biraz kırılgan bir konum, gerekli olduğundan da şüpheliyim.

Bu anlamda uygarlıktan uzaklaşma, onun geldiği yer itibariyle yalnızca apokaliptik-fütürist yaşam ufkuyla, ilkel ideolojileri arasında sıkışıp kalmamak için, uygarlığın yarattığı ve gömdüğü belleği ve melankoliyi de işleme görevini üzerimize yüklüyor, eğer ki power process’ten sağ çıkmak istiyorsak.

Farklı naratifler, tarihi çözümleyen anlatılar her zaman vardır. En bilimseli bile olaylarda taraf tutar. Günümüzü açıklamadığı sürece de rafa kaldırılırlar. Mesele bunlar arasındaki fark ve tekrar ilişkisini gözetme meselesidir. Birbirleriyle örtüşen motifleri görme ve siyasi ve estetik pratiğe bu noktada müdahale edebilme cesaretidir. Dünyadan kaçış yok. Dolayısıyla yapabileceğimiz, Nietszche’nin 19. yy sonunda fısıldadığı gibi “geleceğin-filozofları”na dönüşmek, tarihsel akışın rölatif mantığına hapsolmadan, oyunun kaotik mantığı içerisindeki patternleri görerek estetik/politik kontra-ataklar geliştirmek olabilir. Bu anlamda “hepimizin içerisindeki Üçüncü Dünya”yı (Deleuze) aramaktan başka bir şey yapmıyordu aslında Unabomber.

Hiçbir medyum kısıtlamasına varmadan, ama kendimizi sürekli disiplinin imkânlarına (çünkü sınırlamak, belirlemek bize yaratıcılığın da kapısını aralar) tabi kılarak bu özgürleşme yolculuğunda edindiğimiz imgeleri yaratıcı süreçlere tabi tutmak, günümüzün estetiği bunun üzerinden şekilleniyor.

Büyük prodüksiyonların tüketicisi olmak bizi zayıf düşürüyorsa, mikro direnişler örgütlemeli ve iyi karşılaşmalardan beslenmeli. Bunun yolunu tıkamayan rejimler, yönetimler ise geçici bir süreliğine bile olsa politik ufkumuza yerleşebilir.

Barbarları Beklerken – Biz Sokakta mıyız ?

Biz Sokakta Mıyız, sanatın sokakla ilişkisine eleştirel bir bakıştır. Katılımcılar, sokakla birlikte kendi beden ve zihinlerine aynı soruyu soruyor: Biz Sokakta Mıyız?

“Biz Sokakta Mıyız?” içsel bir çağrışım. Sokağın içinden ayrılmış bir yol, patika, evrenin anında bir kilit.

Sokağın temel normlarına ters politik bir noktadan bakmak istedik. Sokak konuşuluyor, sokak eleştiriliyor, sokak zihinde yaşıyor. Peki, biz hangi sokaktayız? Kavramlar yaşamın dinamikleridir.

Yozlaşan dünyanın, sanal profil kredilerinin çapraz ateşe tutulduğu bir dünya istiyoruz. Zaman ve mekân algısının yerleşik düzeylerde seyrettiği bir panoramada sorular güncel ve etkindir. Sanat bu etkin anı yüceltmek yerine sorularla sorgulamalıdır. İnsanların konfor anını, sanatla ilgilenenlerin sözcüklerini konfor düzeyinden kurtarmak için sorduk, dünya ve sokak sadece zihinde kalmasın diye sorduk: Biz Sokakta Mıyız?

Barbarları Beklerken Sanat Kolektifi
İletişim: barbarlaribeklerken@gmail.com

Katkı Sunanlar:
Ferit Sürmeli
Dolunay Aker
Erkan Karakiraz
Erkut Tokman
Aykut Akgül
Mehmet Çiçek
Aydın Zeyfeoğlu
Görkem Özçelik
Mustafa Erden Kahveci
Arif Kuzuluk
Erman Akçay
Dilay Kababıyık
Soner İflazoğlu
Ali Erdal
Uğur Sözal

Not: “Biz Sokakta Mıyız?” sonsuz devam edecek bir müdahaledir. Başlangıç amacıyla koyduğumuz ileti tarihi artık ortadan kalkmıştır. Siz de “Biz Sokakta Mıyız?” pankartlarıyla çekilmiş fotoğraflarınızı bize iletebilir yahut kendi mecralarınızda #bizsokaktamıyız #barbarlarıbeklerkensanatkolektifi hashtangleriyle paylaşabilirsiniz.

RETİNA DEKADANS

Evolution of Consciousness” ve “Viva la Graphic Revolution !!” diyen Löpçük Fanzin 6. yılını Erman Akçay’ın 20-25 Ekim tarihlerinde Big Baboli Şarküteri’de düzenlediği grup sergisi ile kutluyor. Bize is paylaşmak ve katılmaya çalışmak düşüyor. Kaçırmayın ve manifestoya göz atmayı da ihmal etmeyin.

Artists :

Valfret Aspératus • Daniel Azélie
Bahadır Baruter • Nils Bertho
Pakito Bolino • Daniel Cantrell
Oktay Çakır • İlker Çelen
Burak Dak • Robert D. Elwood
Elif Varol Ergen • Rafaël Houée
Daisuke Ichiba • Memo Kosemen
Anne Van der Linden • Dave de Mille
Miron Milic • Emre Orhun
Boris Pramatarov • Luca Pravadelli
James Quigley • Julien Raboteau
Sam Rictus • Norihiro Sekitani
Reinhard Scheibner • Roman Shcherbakov
Caroline Sury • Burak Şentürk
Tetsunori Tawaraya • Erkut Terliksiz
Marco Toxico • Zavka Zavka
Zigendemonic

Experimental Cinema & Video-Art Screening :

Ezgi İrem Mutlu
e333 – İçindekiler (03:36) / 2020
e333 – Darağacında Eldivenler (02:25) / 2020
e333 – Winter Files (05:07) / 2013

DAVE2000 Acid TV (animation works from 2018-2020)
Dave2000 – Löpçük intro (00:20)
Dave2000 – Micron Fields (01:27)
Dave2000 – Space (00:57)
Dave2000 – Z Phantom (00:41)
Dave2000 – Vomir des Yeux (00:12)
Dave2000 – Zoltar (00:32)
Dave2000 – Teotwiok (01:39)
Dave2000 – Daturacide (02:47)
Dave2000 – Zone A (02:23)
Dave2000 – Smog (00:10)
Dave2000 – Electron (00:38)
Dave2000 – Smurf (00:14)
Dave2000 – Zombborg (00:50)
Dave2000 – Crack Pills (00:41)

Zigendemonic
Zigendemonic – Dinner Near the Monitor (01:02) / 2015
Zigendemonic – Fatal Error – Blue Screen (49sn) / 2015
Zigendemonic – Trauma (01:30) / 2017
Zigendemonic – Web Mold (45sn) / 2015

Humans Fly production
Cactus Boy – animation movie (06:46) / 2016

facebook.com/events/2732205890379730


Sanatın Sınır Tanımaz Çağrışım Gücü

Artık kültürel evrim, bilişim teknolojilerinin zehriyle baş döndürücü bir biçimde hızlanmış ve tüm insani değerlerden ve ihtiyaçlarımızdan açıkça kopmuş bir şekilde boşa dönmektedir. Sözün çürüdüğü, insanın (hayvanın ve canlılığın) metalaştığı, tüm ifade biçimlerinin gerçeklikle temaslarını yitirip, kendi kendisinin parodisine indirgendiği günümüzde, sosyal hayatın tüm alanlarında yapıcı bir altüst oluşa gereksinim var ve bu altüst oluş bizim sanatımızdır !

Hem boğulmakta olan bir gençliğin tepkisi hem de yeni bir çağın müjdecisi. Bizim sanatımız devrimci bir sanattır; geçmişin idealleriyle uyuşmaz, yeniliğin peşindedir. Aynı zamanda karşılaştığı direnç ölçüsünde güçlü bir yaşam iradesinin ifadesidir ve yeni bir toplum kurma mücadelesinde öncü bir çığlıktır !

Burjuva pisliği, hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda, hatta medyatik örgütlenmenin tiranları bizlere sanat sunma küstahlığında bile bulunuyorlar. Ama bu sanat artık hiç bir işe yaramayacak kadar bayat. Kaldırım taşları ve sokaklardaki grafitiler, insanın kendini ifade etmek için dünyaya geldiğini açıkça gösteriyor; artık bizleri pasif birer izleyici, ya da sosyal medya maymunu kalıbına sokarak bu ilk dirimsel gereksinimizi karşılamaktan alıkoyan medyatik iktidara karşı mücadelemiz başlamıştır !

Bizlere dayatılmış boğucu kültürün taraftarları ile karşıtları arasındaki antagonizmanın temeli işte burada, sanatta yatar. Yerleşik anlamsızlık ve yalıtılmışlığı besleyen geleneksel toplumun (ve sanatın) krizi ancak alternatif yaşama biçimlerinin deneyimiyle, böyle bir deneyime yönelik girişimlerle aşılabilir. Bir resim, sadece renkler ve çizgilerden meydana gelen bir kompozisyon değil, aynı zamanda titreşen bir Canlılık, bir Gece Yarısı, bir İnsan, bir Şimşektir. Devrimci sanatçılar, müdahale çağrısında bulunanlar ve gösteriyi bozmak, onu yok etmek için müdahele etmiş olanlardır. Sanat, hiçbir şey ifade etmediği köreltilmiş, boğucu bir atmosferin ardından, her şey demek olduğu yaşayan, canlı bir döneme adım atmak zorundadır.

Yaşasın Sokaklar !

Yaşasın Dekadans !

-Erman Akçay, 11 Eylül 2020

East Kadıköy Graphic Resistance