Ay: Temmuz 2020

Film Listelerine Karşı

Film listeleri sizi kurtarmaz.

Film listeleri filmleri kurtarmaz.

Film listeleri filmlerin değer kazanma veya değerden düşme biçimlerini düzeltmez.

Listeler kilitli dolaplarda, bodrum katlarında, pasajlarda çürümeye yüz tutmuş –kayıp, keşfedilmemiş ve muhafaza edilmemiş– binlerce filmi korumaz.

Film listeleri yeni film tarihleri yazmaz.

Listeler, tarafsız veya masum ya da tümüyle öznel değildir.

Listeler sizin takdis edilmiş zevkinizi yüceltmez, yalnızca onu seyreltir.

Listeler, yorgun, güçten düşmüş, tıklanmaya aç olanlar için birer dikkat çekme gayri menkulüdür.

Listeler, hâlihazırda bilinenleri biraraya getirir ve gücü pekiştirir.

Listeler durmaksızın, sanki gözlemlenebilen cisimlermiş gibi “deha”nın ve “azamet”in hesabını tutar.

Listeler sayısal görünümü, dâhiyaneliğin görünüşteki ampirizmine dönüştürür.

Peki uzun vadede o takdirler kimlere bahşedildi?

Listeler yeni kanonlar yaratmaz – hele kaybolup gitmiş kadın, queer, trans, siyah, Latin kökenli, küresel güneyli, sömürgelikten kurtulmuş ve sömürge-karşıtı sinemacılara ait bir kanonu hiç yaratmaz.

Barbara Hammer’a, Kathleen Collins’e, Kira Muratova’ya ve Sara Gómez’e kendi listelerini kim soracak?

Listeler, geçmişe ve şimdiye dair bir iddiada bulunuyormuş gibi görünürler; oysa tarih-karşıtıdırlar, çağdaşlığın tiranlığı ve dar ufkuyla, kendi anlarına kilitlenip kalmışlardır. Çoktan işitilmiş olanın tutucu zevklerini pekiştirip yeniden teyit ederler.

Listeler zihni sömürgeleştirir ve hayal gücünü yoksullaştırır.

Listeler, sınırsız bir doluluğu, bitmez tükenmez bir dünyayı vaat ederken bile, daima hayal kırıklığına uğratır.

Listeler mülksüzleri, sanki evrensel bir değermiş gibi popülerlik ölçütüyle ezer.

Listeler mülkiyeti, hâkimiyeti, sahipliği savunur.

Listeler birer film-karşıtı politikadır.

Listeler ölçübirimleridir.

Ölçübirimler bizim düşmanımız, sanatın ve politik mücadelenin düşmanıdırlar. Her liste, zorunlu olarak imkânsızdır ve yazıya dökülmemeli, kişisel bir değerlendirme olarak kalmalıdır. Yazıya dökülmemiş liste, bilinmezlik girdabıyla oyalanır – biz onları daha iyi savunup anlatmadıkça, canlı ve faal formlar olarak işleyecekleri alanı açmadıkça tüm filmlerin kaçınılmaz kaderi olacaktır o girdaba düşmek.  

Kıçınıza bağlı zinciri kırmak için listeleri yakın.

Liste çıkarma dürtüsü, koleksiyonla güç birliği içindedir: aksi takdirde hatırlanmayacak filmlerin deneyimini ve estetik duygusunu kayda geçirme, arşivleme, hatırlama ve koruma arzusudur. Bunlar, kendi koşulları içinde anlamlı, önemli ve tarihsel olarak yüceltilen faaliyetlerdir. Fakat içinde bulunduğumuz bu aşırı-dolayımlanmış dönemde, durmadan dolaşıma giren listelerin zorlayıcı formu –arzulanan tüketim nesnelerini sıralayan liste, seyrettiklerinizin vesikası olan bir manav fişi olarak liste– bir meta fetişizmi aracı haline gelmiştir: bir algoritmik kapma aracı; fallik, gevşek bir kendini teşhir aracı. Dikkatli bakın. Bu liste furyasını tam olarak kim üretiyor?

Listeleri çıkaranların, andıkları eserlerin özsel varoluşunu kavranabilir bir kesinliğe hapsettiklerini görmek için kaç liste okumamız gerekiyor? Bu kirli liste deryasını durmaksızın yazarak, okuyarak ve tüketerek, sinefil ruhun çürümüş ticari anlayışına dahil oluyoruz. Film kültürüne zarar veren daha tehlikeli faaliyetler var muhtemelen, fakat öyle olsa bile, listeler bu dünyanın bozulmuşluğunun ve yok olmaya yüz tutmuşluğunun bir o kadar sıradan ve çarpıcı belirtisidir.

Listelerinizi yakın. İlla sayı saymanız gerekiyorsa, listenizde yer almayan bir film hakkında listenizdeki sayı kadar cümle yazın.

Bir kadın sinemacı veya küresel güneyden bir sinemacı hakkında o kadar cümle okuyun.

Veya o cümleleri ve harfleri zaman birimlerine dönüştürüp, listenize hiç girmemiş bir filmi izleyin.

Liste potlacı: Kolektif listeleme enerjisinin, kaynakların yeniden dağıtımına yönlendirilmesi.

Estetik üstünlük iddiası listelerle başlar. Keşke, değer alanları yaratacağımız veya sığ değer çerçevelerini toptan ortadan kaldıracağımız başka yollar olsaydı – böylece onlarla birlikte, sinema sanatında neyin muteber olduğunu, neyin izlenmeye ve uğruna savaşmaya değer olduğunu belirleme iddiasındaki o keyfî ve dar tanımları da ortadan kaldırabilirdik. Listeler, apaçıklığa sahipmişçesine pekişirler – listeye almadıkları her şeyde, listeyi yapanın öğrenemediği, göremediği, fark edemediği şeyleri teyit ederler.

Listeler kirli çamaşırlar içindir, filmler için değil.

Gözlerimizi, kulaklarımızı ve zihinlerimizi yıkayacak olursak şunu göreceğiz ki, köpükler akıp gittikten sonra bize kalan şey, başka bir sinema dünyasının filizleri olacaktır: görüntüler, mekânlar, sesler, geçitler, mücadeleler ve zaman – narsist sinefilin sermayeye bağlılığının bizden çaldıklarından kurtardığımız zaman.  

Elena Gorfinkel’in (King’s College London) 29 Kasım 2019 tarihinde Another Gaze dergisinde yayınlanan “Against Lists” başlıklı manifestosunun çevirisidir.

Çeviri: İpek Gürkan. Kaynak: e-skop

AYAKLAR

Çakılmış İsmail, devası yok.
Oturma odasında bir korkuluk.
Korkuluk, eve ilk taşındığında söktüğü panjurlardan.
Kıyafeti yok, çulsuz ve sessiz bir korkuluk.
Başı ve ayakları ve elleri yok.
Bir hayalet ya da iskelet gibi geliyor gözüne günlerdir.
Hiçbir yere gitmemenin ve hiçbir yerden dönmemenin; kendinin şeceresini tutuyor aylardır.
Duvara yaslı, duruyor haftalardır.

Evim meyden yapılmadıysa, neyden yapıldı, diye soruyor İsmail.
Her artan adım neyimde başka bir delik.
Topuklar var diyor İsmail.
Topuk var topuk var.
Eskimiş, çiğ asfaltı ezen topuklar.

Odada hava karanlık her daim, akvaryumun suyu koyu ve kara bir elma rengini koruyor.
Gözü sönük odanın, hafızası dipdiri.

Tavana bitişik pencereyi aralıyor.
Bu kot farkı gözleri kör biri gibi, kulaklarını güçlü kılmış İsmail’in.
İsmail gelip geçen ayak seslerini duyuyor, sabahın ilk saatleri, sokak kalabalık.
Ayakkabıların farklı seslerini ezber etmiş.
Sanki ayakkabılar konuşuyor artık.

-Huzuru yakalayabilir miyim? Ne kadar hızlı? Ne kadar yavaşım? Aramızdaki mesafe ne kadar? 
-Savaşı başlatabilir miyim? Başlarsa kaçar mıyım?
-Ne kadar canlı ne kadar ölüyüm?
-Kumbara mı doldurabilir miyim? Ne kadar zaman alır?
-Kundura, bir çift kunduram olsaydı!

Kalabalıklaşıyor ayak ya da ayakkabı sesleri, kalabalıklaştıkça kararır gibi karmaşıklaşıyor.
Ayak sesleri yükseliyor. 
Kurulan cümleler, sorulan sorular, derinleştikçe siliniyor.
Bir saate bakakalıp zamanı durdurmanın hayalini kuruyor İsmail.
Çalışsaydı, bir işi olsaydı eğer, işten eve dönüş yolunda olacaktı bu saatlerde. Akşam oldu diyor İsmail. 
Çoğul değil artık tekil ayak sesleri.
Azaldılar. 
Akşam oldu diyor İsmail.
Her eksilen adım yalnızlık yapbozumu tamamlıyor. 
Lambayı yakmıyor İsmail.
Aklım karanlık değilse ney.
Ruhum karanlık değilse ney. 
Sesim karanlık değilse ney. 
Evim karanlık değilse ney. 
Sökemiyor İsmail, devası yok.

William S. Burroughs’un Çıplak Şölen’i ve Kafa Yapıcılar

Genç kızımız sokaklarda devam ettiği yaşamına bağımlılıklarını ve aşkını ekliyor ve Safdie’lerin müzik kullanımıyla, kamera açılarıyla Heaven Knows That kültleşiyor.

ULTRA YAŞAMAK İSTEDİĞİN KAFA ÖNCESİNDE 1 TANE LYRICA

Beat kuşağının Kerouac ve Ginsberg’le beraber iskeleti. Junk’ı göt deliği dahil her yerinizden alabilirsiniz diyen ve Wilhelm Tell oyunundan karısını yanlışlıkla vuran bi’ adam. Boktan da diyebilirsin ilah da. Ki umrunda olmayacaktır.

Aslında çoğu yazar veya sanatçı için kafa yapıcı maddelerin ilham amaçlı (ve bazen de sadece keyif?) kullandığını biliyoruz. Gerçekten de deneyimlerinden yararlanan sanatçıların mükemmel yapıtlar ortaya koyduğu ve sanat tarihinde önemli eserlerin çoğunun da bu deneyimler etkisinde ortaya çıktığı bilinir. Muazzam dehalar junk’ın veya bazen de esrarın etkisiyle kendini aşar ve adeta ilahlaşır. Tabii yaratmak için sadece buna ihtiyaç yoktur. Herkes sanatçı olabilirdi o zaman?

Gerçek bağımlılar parkları mesken tutmuş eşcinseller en kaşarlanmış fahişeler sokak çocukları gerçek serseriler her zaman ilgisini çekti ihtiyarın. Dünyadaki en özgür ruh klişesinin götünü bile sikmiş olabilir. Çıplak Şölen’i okuduğunda bunun son derece ahlaki bir kitap olduğunu unutma (!)

GERGİNLİK SİNİRLİLİK KASILMIŞLIK HALİNDE ESRAR

Neden bu kadar bağımlı genç yaşta ölürken veya bunalımdan başlayanların sonu intihara yakın olurken ihtiyarımız kafası güzel ibnemiz Burroughs 83 yaşında hepimize orta parmak çekerek defoldu? Sadece bünye mi? Yoksa kullanımı kendini heder etmeye değil de yaratıcılığı güçlendirmeye ve varolan gücün (her anlamda) artılımasına yönelik kullanıldığında aslında öcü olmayan bir şey mi?

Çıplak Şölen diye çevirdiğimiz Naked Lunch’ı tarih o ki 56’da yazdığı bilinir. Cut-up tekniği kullandığı yazısı kimi için kafa karıştırıcı (ki öyle) kimi için buna rağmen yeraltının başyapıtlarından. Kafa açıçı belki sürreal biraz da junk etkisinde. Gerçeklikle arasında sıkı bir bağ bulunduğu söylenemez ki onu halüsinatif yapan da budur.

PARTİDEKİ ÖZGÜVENLİ KİŞİ OLMAYA VE ÖZSAYGININ VAR OLDUĞUNA İNANMAN İÇİN MDMA KOKAİN ŞEKER EXTACY NE DERSEN DE

Naked Lunch, Heaven Knows That (Ve Safdie’lerin diğer iki filmi Uncut Gems ve orijinal adını unuttuğum Soygun’u da), Christiane F. filmlerini öneririm? Bu yazı cut-up tekniğiyle yazıldı.

Christiane F.:eroin bağımlısı küçük kızımız fahişelik yaparak bağımlılığına devam etmeye çalışıyor. David Bowie konseri falan var içinde. Heroes’u dinlemek ekstra keyifli filmde.

                                                                                                          16-07-2020

Birleşen şehirlerden ülkeler, ülkeleri iç içe geçirirken tarihten ve savaştan kan akıtarak vatanlar yaratan ne türden bir sfenks kafalı var ki; sana ve tüm efradına bir masa başında harita şoku yaşatıp, şokun etkisiyle hiçbir yere doğru gözden yola yitip gitmeye mecbur bıraktı?

Çocukluğunda -merak ediyorum- varlığında ne türden bir koyu ruhçuk besledin ki; seni soyunun dölü olmaktan kurtarıp, başka alemlerin rahmine koydu da yeniden doğuverdin? Defalarca kez doğdun, bir şekilde biliyorum. Annenden başka yerlerden..

Mezopotamya toprağını ne türden bir delilik çağı balçığa çeviriyordu ki sana cazip gelmedi ve pılını pırtını toplayıp, taşları gökdelenlere çeviren başka bir delilik çağında hipnotize oldun?

Kendinde ne türden bir delilik vardı ki: kendinden kaçıp kaçıp en sonunda kendi kendini sobeleyip -ebe sobe!- kendini kendinin baş ucuna koydun?

O koyu ruhçuğunu da kendinle beraber büyütürken, değişimin ne türden doğasına kapıldın da; bas gitaristlerle, özgürlük anıtıyla, Hells angels motorcu katliamlarıyla, düşünce katliamlarıyla, “herkesin mutlu olma hakkını koruduğunu” iddia eden eşitçi bağımsızlık marşıyla, peksimetlerle, kağıdı yırtık bira şişeleriyle, dünyadaki petrole acıkan kravatlılarla ruhunun ve zihninin neresinde bir yer daha fethettin?

Kendinin daha kaç kez yakasına yapışıp sınır dışı edeceksin? Sınırı aşınca ne türden bir zihinsel revüzyona uğrayıp, dilini, bilincini ve koyu ruhçuğunu çarçabuk sınırın ötesine adapte edebiliyorsun?

Kadınlarını, el ele verip büyüdüklerini, yenildiklerini, bindiğin taşıtları, yürüdüğün asfaltları… hiçbirini sahiplenmeksizin kaybediyorsun başka kadınlar, başka büyüyeceklerinle, başka taşıtlar ve asfaltlar uğruna…

NE ÇOK GİDİYORSUN AMA!

HİÇ ÇİÇEK EKMİYORSUN.

EVİNDE ÖRÜMCEK YOK.

Evini ne türden bir mabed yapıyorsun ki cihazların, ahşapların, duvarların kokusunu soluyup makineleşmiş ciğerlerinden süzerek; tıkınıyor, içiyor, gam yapıyor, yazıyor, dinliyor ve okuyup zıbarıp yatıyorsun.

Çarşafın darmadağın ve senden başka bir şey kokmuyor çünkü az seviyorsun. Azar azar sevip, duygulanımlarını ne türden bir perhize sokuyorsun ki ben de bunları sana korka korka fısıldıyorum.

Sırtını galaksinin hangi kavşağına yaslıyorsun da omurgalarında parmaklarımı gezdirirken o dimdik,  hiçten hiç çıkaran ensende küçük bir oyun kurabiliyorum? İçinden içerde bir kapı daha aralanıyor ve tüm sarhoşluğumu göğüs kafesine yaslayıp dudaklarınla ayılıyorum. Ne türden bir anatomiyle evrendeki canlılığını sürdürüyorsun da, o yaslandığım göğüs kafesine antenler geçirip kafatasındaki travmaları, hayatına ilişkin mütekabiliyet esaslarını, yarım yamalak kalan düşüncelerini, hatırlayamadığın bebeklik oyuncaklarını, bellek yanılsamalarını, obsesif davranışlarını tetikleyen düşünmelerini, dejavularını, bilincini ve bilmelerlerini bomboş bir odada beyaz tuğlaların üzerine bir siyah beyaz ekrana yansıtmak istiyorum.

SENİ SEVİYORUM.

Tanrılık tanrının olsun, iyi ki de onun olmuş diyorum. Cenette cennetçi zihinlerin ve cennetlik işler yapıp veya yapmayıp cennetçi konuşanların olsun diyorum.

Senin saçlarının kokusuyla dolu yastık da benim.

Duyu verilerimden zihnime izlenimleri aktaran bütün sinirlerimi devreye sokup elini tutarken, eklemlerinin kan damarlarıma baskı yapışını hissediyorum.

Wittgenstein’ın sineklerine kanımı içirip, şizofrenik yaratığıma çak beşlik yaparken, halüsinatif bir aşkla gözlerine bakıyorum kirpiklerimin arasından. Bütün bildiklerimi bilmez oluyorum. Spinosaurus fosillerim, Hellenofobyam, Roma fetişim ve arketip edip attığım bütün teoriler analitik devrelerimde elekten geçirilmişçesine sana dökülüyor bana da eleğin üstündeki artıklar kalıyor.

 Ağlamaktan, çok üzülmekten, siktir edilmekten, nefret edilmekten, sadist tutumlarından, narsist bakışlarından, alınacak intikamlarından, söyleyeceğin yalanlardan, bağırıp çağırmalarından, deliliğinden bıkıp tahta kurularıyla dolu bir odada aylarca hiç bir şey yapmadan altına pisleyip geberip gidecek olsan bile şişmiş cesedinden ve dünyaya dehşet saçılacaksa bile sen tarafından, ben hiç korkmuyorum.

SENİ SEVİYORUM.

SIRTINI YASLADIĞIN GALAKSİYE DÖNDÜM ARKAMI; SIRT SIRTA VEREBİLELİM DİYE!

YUVARLAK

etrafında eller, hisler, ayaklar, zihinler; hangisi katil, hangisi ressam, yasadışı?
bedeni toprağa çok yakın, çimin kokusunu duyuyor, donakalmış bir pişmanlığı eritiyor, başına taş düşmesini bekliyor, ağaçların arasında dönüşüyor.
sık sık, kısa kısa, kafasını sallayarak, beynini kaynatarak, canındaki yangında kaybolarak; uzanıyor parkta.
herkese olması gerektiği kadar uzakta.
çimler ellerini kelepçeledi.
çok eski bir korsan torunu belki, belki küsmüş ve büyümemiş bir çocuk, giz bir bekçi belki, belki sadece bir serseri, belki de kovulan bir işçi ya da öylece uzanıp dinlenen biri, zamanımız kesişiyor parkta.
etrafında zihinler, eller, hisler, ayaklar; hangisi hırsız, hangisi daha erken ölecek, hangisi daha yakın zamanda yalan söyledi; birine; kendine, hangisi daha çabuk sarhoş olur?
tartışmasız akıllı, yeşilken hala bir yerler tadını çıkarıyor.
bir ressam gibi yatışını çiziyor etrafa.
her yer sesli, herkes sessizken; o yatıyor.
bir dalın kırılışı.
kılıçların tokuşması.
suskun kalemler.
yasaklı bölgeler.
özgür doğa.
özgür o da.
herkes gelebilir parka, herkes geçebilir.
dokuz yanından yaşıyorlar.
etraf sonbahar.
başının altında silinmiş ayak izleri var.
bir dünya ve ikizi, gözleri.
orman, saçı sakalı.
etrafında eller, ayaklar, zihinler, hisler; hangisi ilk sevişecek, hangisi ilk baba olacak?
yattı ve saymaya başladı ölümden önceki soluklarını.
bedeni toprağa çok yakın, çimin kokusunu duyuyor, donakalmış bir pişmanlığı eritiyor, başına taş düşmesini bekliyor, ağaçların arasında.
etrafında ayaklar, hisler, zihinler, eller; hangisi anne olamayacak, hangisi en yakında ağladı; içine ya da dışına?
kalbindeki mum erirken, bunlar geçiyor avarenin ateş zihninden
etrafında ayaklar, zihinler, eller, hisler…

1457 ankara

dziga vertov’un kameralı adam (1929) filminde bir şehrin tasvirindeki amaç, şehirdeki o an’ı olduğu gibi göstermekti. eğer sovyet devrimi sonrası şehirde bir dönüşüm varsa bu dönüşümün görsel karşılığını arayan vertov, şehirdeki an’larının görsel anlamını kurguda yaratmaktaydı. böyle bir görsel takibi herhangi bir şehirde yürüttüğümüzde, o şehirde o döneme hakim olan görsel kodların sosyal ve politik yapısını da ortaya çıkarmak mümkündür. simmel’in ”kent hayatının bizlere dayattığı soyut varoluş” kavramı üstünden filmi gerçeklikten uzaklaştırmadan, vertov’tan ulus baker’e uzanan bir video estetiğinin etkisi ile kurguladığım “1457 ankara”, aynı zamanda kurgusal olana karşı anın kaydının, metropol algısını yeniden kurgulattığı gündelik hayat pratikleriyle doğal yaşam paradigmalarının çatıştığı bir şehir monografisidir.

fazlasıyla uzun olmaya başlayan izle-dinle-oku listesinde maalesef ancak izleme fırsatı bulduğumuz güzelliklerden 1457 ankara. adını 3 ağustos 1937’de karl wilhelm reinmuth tarafından heidelberg’de keşfedilen bir asteroitten alıyor. yeraltı, sarsıntı ve uzak ışıklar isimli 3 bölümden oluşan bu güzide çalışma ankara, şehir, insan, sıkışıklık, kent yoksulluğu, kentsel dönüşüm, inşaat gibi konuları üstüne bir yorum ihtiyacı olmadan işliyor. ikinci maalesef dediğimiz nokta ise işlenen konuların hala geçerliliğini koruması ve hatta daha kötü bir hal alması. izlemeden geçmemeniz gerekenlerden. buyrun;

Format: Belgesel, Türkçe, (İngilizce altyazı) HD
Süre: 62′
Yapım Yılı: 2014

Yapım&Yönetmen: Halil Yetiş
Yönetmen Yardımcısı: Civan Tekin
Yapım Sonrası: Artıkİşler
Müzik: Korhan Futacı ve Kara Orkestra & Melih Sarıgöl
Kurgu: Alper Şen
Animasyon: Tolgahan Yıldırım
Grafik: Cem Haşimi

Koza Görsel Kültür ve Sanat Derneği
Balıkbilir Video Eylem Atölyesi
IMC TV
Peyote
İMECE Toplumun Şehircilik Hareketi
katkılarıyla…