Ay: Mayıs 2020

محبت کا طریقہ by S O A R E R

korkudan uzaklaşmanın zamanı
savaşmak değil, basitçe gitmesine izin vermek
ve kalbini açmak
sevginin yolunda

çok fazla vakit kaybetmeden doğrudan dinlemeye başlamanız ve boyut değiştirmeniz gereken albümlerden. acele edin;

Öfke hakkında

Çok sinirli gibi gözüken, sinirlenmeye sebep arıyormuş gibi bir hali olan kimseler, aslında sadece bazı nedenler tarafından uyarılmış sıradan kimselerdir.

Çoğunlukla öfke ve nefret duyguları, bizi huzursuz kılar. Her şey bittiğinde bir boşunalık hissi bırakır. ” neden yaptık ki bunu ” , ” böyle olmasa da olurdu ” haklı bir öfke yaşadığımızı düşünsek de gizliden gizliye ince bir suçluluğa sahibizdir çünkü insanlar olarak, şayet incelmiş de bir hassaslığımız varsa, empati duyarız. En tenekemiz bile, bir başkasını düşünmeyi bilir belirli ölçülerde. Sadece psikopati gösterenlerde bu mekanizma işlemez.

Öfke, nefret, düşmanlık, kin, haset. Ne kadar yıkıcı duygular öyle değil mi? Neden varlar. Her şeyin bir nedeni olduğu yönünde bir argümantasyon yapacaksak, tüm bu kötücül duyguların da bir nedeni olmalı öyle değil mi. Vardır. Duygulanımın bir yüzü de bu duygulardır ve onlar, hangi amaca hizmet ettiklerinden azade bir şekilde, bir gereklilik arz ederler. Öfkeye ihtiyacımız vardır, o bir fazlalık değildir. Tıpkı neşe ve sevgi gibi, fazla ve aşırılaştığında cinai noktalara varan şeyler gibi, belirli oranlarda kullanıldığında sakıncasız hislerdir.

Öfkelenmemek mümkün mü? Tüm öfkelerin haklı olması mümkün mü? Her öfke, yatıştırılabilir; daha ortaya çıkmadan önlenebilir mi? Bu lanetli duygu, bizleri evrimsel gelişimimizde sekteye uğratan bir negasyon mu ifade eder? Tüm sistemi öfkelenmek üzerine kurmuş biri, kötülük mü eder? Tüm bunlara yanıtım “hayır” olacaktır.

Negatiflik, aşırı veya ölçülü düzeyde olsun, duygusal bir biçemdir; tıpkı diğer duygulanımlar gibi. Savaşçı olsaydık, önümüzde ölen ekip arkadaşımızın intikamını almak yönündeki dürtüyü doyurmak için çok şiddetli bir öfkeye muhtaç olurduk. Demek ki bu duygunun ölçüsüz biçimleri, toplumsal hafızada yeri olan şeyler. Bir konuşmacı olsaydık, bir söylev verseydik; haklı çıkarılmış bir öfkeyi; belagatimizle kitleleri etkilemek için uygun dozda kullanırdık. Gerek erk sahipleri gerek erk sahiplerinin karşıtları, bu türden bir öfkeyi, her iki grup da kendilerini haklı çıkaracak şekilde kullanıyor. Demek ki bizler gayet öfkeyle endoktrine varlıklarız. Mizah, satir vb. hicve dayalı türlerde muhatabını alaşağı etmek isteyen hicivcinin gazı “sevgi” olabilir mi? Düşük bir ihtimal. Alay duygusunda kinik ve dışlayıcı bir yön vardır. Bunu sezeriz.

Kültür sanat ürünlerinde etkileyici, dahiyane kötülerin; villain’ların varlığı okurun-izleyicinin zaten içine yerleşik kötücül dürtünün pandora kutusunu açarak, bu gizil; potansiyel halinde bekleyen sevgi kadar doğal duygunun katarsisini sağlar. Sizler de bilirsiniz ki bazen parçalamak isteriz. Kötünün şişirilmesi değil bu; iyiyle olan zıtlığında, onun anlam ve rolünü hakkıyla kendisine teslim etmek.

Dahiyane kötüler, bizlere vicdani; empatik kırılmalar yaşatır. Onlar olmasaydı ahlakımız boş bir havuz olurdu. Suçluluk duygusunun zihinlerine uğramadığı ve bu yüzden de iyi-kötü ayrımı yapma zahmetine katlanamayan tipolojiler sunardık. Empati duygusu olmayan kişiler böyledir. Eylemin ne’liğinden, niteliğinden çok kibirlerini ne kadar okşadıklarıyla ilgilenirler. Bu karakter yapısına sahip kişiler, ayrı bir yazı konusu olacak kadar karmaşık olup; onların da ontolojik bir değerleri vardır.

İyi olanı hep pozitif duygularda aramaya yönelik psikolojik bir mekanizma geliştirmişizdir fakat bu türden çiğ bir algı, aklın gelişmesi bakımından, ölümden beterdir. Tüm savaşlar, çıkaranlarınca iyicil sebeplerle açıklanır. İcra edilirken agresyona yani öfke temelli duygulara yaslanan bu fenomen, savaş kazanıldığında şenlik doğurup pozitif bir kimlik kazanır.

Sizlere daha da ilginç bir bilgi sunayım mı: Penetrasyon yani birbirini seven çiftleri birleştiren cinsel aygıt; yumuşak değil sert dürtülerle işler. Yeteri kadar sert olmazsa bir dominasyon problemi doğurur ve aşk, çözülür; bir buzdağının altına saklanır; hemcinsine ilgi duymaya yönelik yani bu tür bir heteroseksizmden paçayı kurtarmış gibi görünen iletişimler bile böyledir.

Görebiliyor musunuz, iyi ve kötüye; öfke ve neşeye dair söylencelerin kurgusallığını, tüm bunların ötesinde; yalnızca nevrozlarla açılan bir zihnin tanıyabildiği bir ülkenin; başka bir diyarın olduğunu.

Belki bir tek aşk vardır bu polarizasyondan kurtulan. Öyle ki, en çirkin ayrılıkların bile aşkın doğurduğu tutku karşısında bir kazananı yoktur.

Saygıdeğer kötülüklere.

istanbul experimental

2018 yılında ilkini gerçekleştirdikleri İstanbul Uluslararası Deneysel Film Festivali ile kültür-sanat yaşamında aktif rol almaya başlayan İstanbul Experimental, İUDFF’nin yürütücülüğü kadar, ulusal ve uluslararası küratörler, sanatçılar, sanat alanları ve organizasyonlarla işbirliği halinde gösterim, sergi, performans ve eğitim amaçlı atölyeler düzenleyen/hedefleyen misyon odaklı kar amacı gütmeyen bir sanat kuruluşudur. 

İlhamını, Antonin Artaud’a dayanan ‘Organsız Beden’ düşüncesinden alan bir yapılanmayla; yaşamla olan ilişkisini ‘inşa etmek’ yerine, göçebe düşünce içerisinde kişilerle ve coğrafyalarla ‘dokumak’ üzerinden temellendiren Istanbul Experimental, aktivitelerini, arzulananın da ihtiyacı duyulan kadar sorumluluk getirdiğinin bilinciyle gerçekleştirmektedir.

şahsen yeni farkına vardığım bir oluşum – istanbul experimental – screening room altında her hafta yeni bir filmi kısa süreliğine açıyorlar. çok da iyi yapıyorlar. canan erbil’in fazlasıyla başarılı fotoğrafta çıkmak çalışması ile keşfe başlayabilir ve yakın takibinize alabilirsiniz. zira çok güzel işler yapıyorlar.

istanbul experimental

Avm, Tüketim ve (Öz)eleştiriye Dair Notlar

Şu sıralar hayatımız büyük oranda Covid-19 ve etkileriyle şekilleniyor. Neredeyse ülkenin her bölgesinde uygulanan sokağa çıkma yasakları, birçok şehre giriş-çıkışın kısıtlanması, maske kullanma mecburiyeti ve sosyal mesafe gereksinimi ister istemez hepimizin hayatının bir parçası haline geldi. Karantina günleriyle birlikte sekteye uğrayan ilişkilerimizin yanı sıra tüketim pratiklerimiz de günden güne değişmekte. Her ne kadar Avm’lerin ilk açıldığı gün ziyaretçi sayısı bir milyon iki yüz bini[1] bularak kamuoyunda büyük tepkilere neden olsa da, ne yazık ki bu ülkenin tüketime/alışverişe olan yatkınlığı yalnızca Avm’lerle sınırlı değil.

Avm’lerin açılmasından sonra basına yansıyan haberlerin genelinde göze çarpan iki nokta var. İlki Avm önlerinde uzun kuyruklar oluşturan ‘doyumsuz, bilinçsiz’ tüketicilere gösterilen sert tepki(ler). İkincisi ise; parklardan, sahillerden hatta camilerden önce Avm’lerin açılmasına müsaade eden iktidara duyulan öfke. Ne var ki bu görüşlere katılıyor olmamız Avm’lerle ilgili yapılan haberlerin niteliksel bir tüketim eleştirisi barındırmasından ziyade gündelik siyasetin temsilinden ileriye gitmediği gerçeğini değiştirmiyor. Eğer Avm’lere ya da iktidar politikalarına tüketim bağlamında nitelikli eleştiriler duymak/yapmak istiyorsak öncelikle nasıl bir tüketici olduğumuza dair çözümlemelere ve ciddi bir (öz)eleştiriye ihtiyacımız var.

Sokağa çıkma yasakları açıklanmaya başladığı ilk günlerden beri Türkiye’nin tüketim haritasını anlık olarak yayınlayan bir web sitesinde [2] kısa süreli periyodlarla zaman geçiriyorum. Platform “hepsiburada, gitti gidiyor, trendyol gibi[3]” gibi satış oranı çok yüksek e-ticaret sitelerinden verilerini değil yalnızca daha küçük çapta e-ticaret sitelerinin anlık tüketim verilerini aktarmasına rağmen sonuçlar oldukça şaşırtıcı. Bijuteriden lüks yemek takımlarına süslü eşyalardan tutun renkli masa örtülerine kadar binlerce ürünün satışı saniyelik aralıklarla gözünüzün önünde beliriveriyor. Elbette satın alınan bu tüketim nesnelerinin -belirsizliğin yoğun olarak yaşandığı- zorlu karantina sürecindeki hayati gerekliliği epey tartışılır. Ancak tartışmaya açmamız gereken asıl konu; yasaklar bittiği anda soluğu Avm’de alan kitlelerin tutkusuyla, internette beğendiği bir ürünü yakın zamanda giyemeyecek olsa bile sırf indirime girdiği için sipariş veren kişilerin arzusunu aynı oranda kışkırtan sistemdir.

Günümüz insanının bu sistemde tüketime olan bağımlılığının temelleri bir türlü tatmin ol(a)mayan huzursuz dünyasını nesneler aracılığıyla ferahlatabilme umudunda aranmalıdır. Küçük de olsa bir hediyeyle kendini özel hissedebilme/hissettirebilme arzusu aynı zamanda hepimizin içinde taşıdığı modern bir yalnızlığa işaret eder. Bu boşluk hissinden çıkar sağlayan sadece büyük şirketler, iktidar(lar) yani dolayısıyla içinde yaşadığımız sistemdir. Bu ittifak kemikleşmiş bir bütündür. Kitlelerin gereksiz tüketim aracılığıyla kendilerini ilk farklı ve mutlu hissetmeye başladığı andan itibaren onları kıskacına alarak sıradan bir ‘nesne’ haline getirmekte gecikmezler. Ne yazık ki yüzyıllardır ne iktidar(lar)a ne de onun nesneleştirdiği tüketime meyilli zihinlere saldırmak bu sistemi yıkmakta başarılı olamamıştır. Yanlış anlaşılmasın, iktidarın tüketim politikalarını savunmak değil amacım ancak eğer bu sistemi değiştirmek gibi büyük iddialarımız varsa buna kitlelere hakaret etmekle veya iktidar nefreti kusmakla değil eleştiri oklarını biraz da kendimize çevirmekle başlayabiliriz.

Önceliğimiz kendini sürekli inkar edecek şekilde kurgulanmış; aynaya bakması kolay ancak kendine bakması zor olan biz modern tüketicilere sistemin parçasından ziyade ta kendisi olduğumuzu hatırla(t)mak olmalıdır. Bu da yalnızca eleştirel düşünceyle mümkündür. Eleştirel düşünce kitlelere dikta edilmesi ya da onları hor görmek için kullanılan kitlesel bir düşünce sistemi değil, bireyseldir; gücünü zihinsel bir kavrayış olmasından alan, anlamaya teşne bir idrak biçimidir, bir tercihtir! Bu tercihler bizlere sistemden soyutlanmak ya da ondan kaçmak yerine onu sarsmanın, değiştirmenin ipuçlarını verebilir.         

Herman Merville’in ‘Katip Bartleby’[4] adında çok şık bir öyküsü vardır. Ana karakter Bartleby bir anti-kahraman olarak kurgulanmıştır. Çalıştığı iş yerinde bir gün kendisine verilen tüm işleri “yapmamayı tercih ederim” cümlesiyle savuşturmaya başlayan kahramanımız bizlere günümüze kadar gelen naif ama çok güçlü bir direniş biçimi sunar. Kitabın çevirmenliğini de yapmış olan Utku Özmakas bizlere bu tercih biçimini son derece güçlü ifadelerle aktarmıştır: “Avukatlık bürosunda kâtiplik yapan Bartleby’nin naif bir reddedişle başlattığı direniş sarmalı, dünyaya dair esaslı bir bakış açısına dönüşür. Son derece basit görünen bu “tercih”in alışılmış davranışlar bütününü uğrattığı çaresizlik karşısında duyulan haz, büyük değişimlere yol açan yangınların küçük kıvılcımlarla alevlendiği gerçeğini de bir kez daha hatırlatır.”[5]Bu basit gibi görünen “yapmamayı tercih ederim” ifadesini genişletmek modern tüketim buyurganlığına nasıl bir çözüm sunabilir ?

İş yerinize daha kolay ulaşmak, ailenizle seyahat etmek için elbette bir araç satın alabiliriz ancak daha zengin gözük(ebil)mek için büyük bir borcun altına girerek hayat standardımızı düşürmek bir tercihtir. Her sene giymediğimiz eşyaları ihtiyaç sahiplerine dağıttığımızda yaşadığımız o gereksiz gururu yaşamak yerine bu yıl gardırobumuzu ihtiyacımızdan fazla eşyayla doldurmamanın hazzını tatmayı da tercih edebiliriz.  Ailelerimizin evi, vitrinleri göstermelik eşyalarla doldurmasından şikayet edip kütüphanelerimizi okumadığımız kitaplarla, evi pahalı dekoratif eşyalarla doldurmamanın bizim elimizde olduğunun farkına varabiliriz. İktidarın bin bir türlü israfından, lükse düşkünlüğünden şikayet edip her şey dahil kahvaltıların sırf ücretini peşinen ödediğimiz için tabaklarımıza aldığımız ama dokunmadığımız besinlerin çöpe gitmesine dur diyebiliriz.[6] Eğer senede yalnızca birkaç gün turistik olarak yurt dışına çıkabilmek için on iki ay boyunca borcunu ödemek zorunda kaldığınız bir kredi kartımız varsa onun borcunun yıllardır neden bitmediğini ve neden asla bitmeyeceğini düşünmeye başlayabiliriz. Yalnızca bir hafta tatil yapabilmek için neden tüm yıl boyunca çalışmak zorunda olduğumuzu ve sıklıkla sosyal medyada gezinmek, fotoğraf çekmek ve maillerimizi kontrol etmekle sınırlı olan akıllı telefonlarımızın neden maaşlarımıza uygun bütçeli olanı değil de maaşımızın üç-beş kat yüksek fiyatlı olanı tercih ettiğimizi sorgulamayı deneyebiliriz.

  © Ersin BERK / 2018 / İstanbul

Yıllar önce Türkiye’nin önemli bir mobilya/dekorasyon mağazasında çektiğim bu fotoğraf bizlere hala içinde bulunduğumuz çirkin sistem hakkında çok önemli göstergeler sunuyor. Her ne kadar bu sistemin pandemi süreciyle birlikte çeşitli yıkımlara uğrayacağı iddia edilse de bunu mümkün kılacak olan tepkisellik yalnızca irademizde, tercihlerimizde gizli. Görselde de görüldüğü gibi: Alışveriş torbamızı (hala) daha büyük sepet ile değiştirebilir ya da Katip Bartleby’nin mirasından referansla artık ‘satın almamayı (da) tercih ederek” fikrimizi gerçekten de değiştirebiliriz!   


[1] https://www.haberturk.com/avm-lere-kac-kisi-gitti-2677916-ekonomi

[2] https://canli.ideasoft.com.tr/?fbclid=IwAR19SZ7Tix1ahNPyWqPpxlNzYv7ERe4C4ilO8C7SmmIrVUj-GTuu-XDXoqs

[3] https://shiftdelete.net/en-iyi-10-alisveris-sitesi/2

[4] Herman Merville, Katip Bartleby, İstanbul, Sel Yayınları, Kasım 2019, Çev: Utku Özmakas.

[5] https://www.academia.edu/40844869/Katip_Bartleby_-_Herman_Melville

[6] https://t24.com.tr/haber/serpme-kahvalti-yilda-100-milyar-lira-israfa-neden-oluyor,839446

astronaut.io

karşınızda etilen‘in yüklediği videoların da çıkabileceği çok kıymetli bir platform. astronaut.io – bugün bir astronotsunuz ve dünyanın üzerinde sürükleniyorsunuz – pencerenizden baktığınızda karşınıza çıkan görüntüler de bunlar. kaynak youtube, hepsi geçen hafta yüklendi ve DSC 1234 ve IM 4321 gibi başlıklara sahipler – sizden önce hemen hemen kimse görmedi. isimsizler, editlenmediler ve görülmediler. iyi yolculuklar.

http://astronaut.io/

Anlamın zıt kutupları arasında bir gezintiye dair…

…Ve yanılmacalardan aldığımız keyif, zihnimizin birbirine zıt bu iki yorum arasında gidip gelişinde açığa çıkar öncelikle. Bazı filozofların bu gidip gelmelerden özellikle niçin etkilendiklerini ve bazılarının, gülüncün özünü niçin birbiriyle çelişen iki hükmün çarpışmasında veya üst üste binmesinde gördüklerini anlıyoruz… …bir yanılmacada karakterlerden her biri olaylar dizisinin kendisini ilgilendiren kısmını yaşar; bu kısımla ilgili doğru bir temsile sahiptir ve sözlerini ve davranışlarını buna göre düzenlemektedir. Her bir karakteri ilgilendiren her bir olay dizisi bağımsız şekilde gelişir; fakat bir noktada bu diziler öyle bir şekilde karşılaşır ki bunlardan biri içinde yer alan söz ve fiiller aynı anda bir diğerine de ait olabilir. İşte karakterlerin yanlış anlamaları ve durumdaki çifte anlamlılık buradan kaynaklanır. Fakat bu çifte anlamlılık kendi başına gülünç değildir; birbirinden bağımsız iki dizinin tesadüf edişini, çakışmasını sergilediği için gülünçtür sadece. (Henri Bergson-Gülme)   

Cosimo, rehinci dükkânının karşısında kapıyı gözetlemektedir. Sigarasını yakar, etrafı gözetler ve dükkân kapısının kapatılacağını anladığı zamanda cebindeki silahı çıkarıp gazetenin arasına saklar ve yine etrafını gözetleyerek kapıya yönelir. Kapanma uyarısına karşın müsaade isteyerek içeri girer ve son müşterinin çıkmasını bekler. Kapıdaki görevli dışarı çıkmış sigarasını içmektedir. Cosimo müşteri gittikten sonra etrafı kolaçan edip emin olduktan sonra, silahını gazetenin altından bir kol hareketiyle çıkarır ve rehinciye doğrultur:

– Bunu gördün mü?

Rehinci kafasını hiç kaldırmadan silaha doğru bakar, elini uzatıp alır ve incelemeye başlar:

– Bir bakalım. Küçük kalibreli Baretta, ama pek eski bir şey. 1000 liret veririm.

Cosimo bu esnada ağzında sigarasıyla şaşkın bir vaziyette adamı izlemektedir. Adam kafasını kaldırır ve sorar:

– Uyar mı?

Cosimo şaşkınlıkla karışık öfkeyle adamın elinden silahını alır ve uzaklaşır…         

Bilinmeyen Kişiler’in (Mario Monicelli,1958) bu sekansında zevkine sıklıkla rastlanılamayacak bir gülme eşlik eder insana. Cosimo’dan ve rehinciden karakter ve duygusal olarak o kadar uzaktayızdır ki, saf gülme bu en duyarsız izleyici hâlimizde yakalar bizi. Bu anda belki de hiç olmadığımız kadar kendimizdeyizdir sadece.

Cosimo soygunculuğuna odaklanır, rehinci ise işine. Kesişme düzlemindeki silah ise her ikisi için asla kesişmeyecek olan anlama sahiptir. Birisi için soygunun öldürücü tehdit aracı, diğeri için ise satın alınabilecek bir eşya. İki karakter de kesişme alanındaki nesneye sadece kendi mesleklerindeki işlevleri açısından odaklanır.

Cosimo’nun şaşkınlığı onun yanılgısını çıkarır. Rehinci ise ciddiyeti ile yanılgısının farkında olmayışıyla açığa çıkar. Bergson’dan bir alıntı yapalım tam burada:

 …Ve yanılmacalardan aldığımız keyif, zihnimizin birbirine zıt bu iki yorum arasında gidip gelişinde açığa çıkar öncelikle. Bazı filozofların bu gidip gelmelerden özellikle niçin etkilendiklerini ve bazılarının, gülüncün özünü niçin birbiriyle çelişen iki hükmün çarpışmasında veya üst üste binmesinde gördüklerini anlıyoruz…

 …bir yanılmacada karakterlerden her biri olaylar dizisinin kendisini ilgilendiren kısmını yaşar; bu kısımla ilgili doğru bir temsile sahiptir ve sözlerini ve davranışlarını buna göre düzenlemektedir. Her bir karakteri ilgilendiren her bir olay dizisi bağımsız şekilde gelişir; fakat bir noktada bu diziler öyle bir şekilde karşılaşır ki bunlardan biri içinde yer alan söz ve fiiller aynı anda bir diğerine de ait olabilir. İşte karakterlerin yanlış anlamaları ve durumdaki çifte anlamlılık buradan kaynaklanır. Fakat bu çifte anlamlılık kendi başına gülünç değildir; birbirinden bağımsız iki dizinin tesadüf edişini, çakışmasını sergilediği için gülünçtür sadece.

Cosimo’nun hükmü ile rehincinin hükmü silahın anlamına dair alanda çarpışır ve burada hükümlerin kesişim kümesi boştur. Cosimo kaybeder ve kaybettiren bu katı çarpışma esnasından gülme doğar. Anlamın zıt kutupları arasında gezinebilmeye dairdi…