Ay: Şubat 2020

Önce Kadınlar ve Çocuklar Sonra Biz

Koşan çocuklar çizebilirdim yolcuların acelesi olmasa.
Göründü ve kayboldu aydınlık.
.
.
Kuşetli vagonlarda şehirler(in) arasına sığdırdığım yalnızlığımı
Bölüştürdüğüm yabancılar kadar uzun bakabilseydin bana
En kötü ihtimalle bir türkü tüttürürdük.
Seni bana saran yaralarımı kanatmadan.
İsterdim ki tüm yaralarımı gör, su dök, toprağa göm. . .
Zamanı öldürüp beni asmasınlar diye
Yan yatırdım tüm kum saatlerini.
Haberin yok.
Taşın ve taş duvarın haberi yok
Bir taşı duvara vura vura kırdılar
İçimin en acıdığıydı, duyamadın.
Bir sonraki istasyonda unuturum diye düşündüğüm
Ne çok anılar biriktirdim, bir öncekinde.
Hiç unutmamakla cezalandırıldığım.
.
.
Seslendi beriki, yol öyle susarak bitmez, bitmesi için konuşmaya başlamak lazım.
Göründü ve kayboldu aydınlık.
.
.
İki adım ötemde kafa kafaya vermiş iki gölge,
Avuçlarımda camın buğusu.
Hiç durmak bilmeyen bu tren beni sana getirmez,
Aslında kimseyi kimsesine götürmez de
Yolun umutla bir bağı var demek ki.
Öteki seslendi yanında oturan yabancıya
-Uyudun mu?
Önce kimin soracağı belli olmayan soruları
İlk o sormak istemişti belli ki.
Ne beriki ses verdi ne de öteki yutkunmaktan ileri gidebildi. . .
Düşle gerçek karışmasın diye uyumuyorum ben,
Haberin yok.
İnsanın ve yokluğun ve hatta özlemin haberi yok.
İnsanı, bir diğerinin yokluğuyla terbiye edip
Adına özlem dediler.
Mesafeleri ise bilinmeyen bir birimle ölçtüler.
Aklımın en çaresiz kaldığıydı, göremedin.
Belki bu defa becerir de ağlarım diye düşündüğüm
Ne çok felaketler geçti başımdan
Hiçbirine ağlayamamakla cezalandırıldığım.
.
.
Oyun bitmese ve kaçışmasa çocuklar martı seslerini hatırlayabilirdim belki.
Göründü karanlık, kaybolmadı…

Kadın Hikayeleriyle İstanbul

Tarih tekerrür etmez, fakat bize yol gösterir. Eceler, kraliçeler, imparatoriçeler, azizeler, cariyeler, valide sultanlar, tanrıçalar ve soylu kadınlar da bu tarihin çok önemli ama maalesef hala ikinci planda kalan bir parçası… Farkındalığı arttırmak amaçlı her güzel çaba ise alkışı hakediyor. “8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü”ne özel olarak Türkiye’de ilk defa, İstanbul’un tarihini “kadın hikayeleri” üzerinden bir tur düzenleniyormuş. Teaser aşağıdaki şekilde;

Yenikapı Neolitik Kazıları’nda ortaya çıkan ilk İstanbullu kadınların 8.000 yıllık ayak izlerinden, Beşiktaş kurganlarında bulunan 5.500 yıllık “Ana-Kız” heykelciklerine… Byzantion’un “koruyucu tanrıçası” Artemis’ten, Osmanlı’nın gerçek “demir lady”si Hatice Turhan Sultan’a… Moğolistan’a gelin giden Bizans imparatorunun gayrimeşru kızı Maria Despina’dan, sarayda gelini tarafından bir karşı darbeyle boğdurulan Kösem Sultan’a… Ayasofya’dan önce dünyanın en büyük Hristiyan mabedini inşa ettiren Bizans prensesi Anicia Juliana’dan, Sultanahmet Meydanı’nda milli mücadele çağrısı yapan Halide Edip Adıvar’a, Bizans’ın tek seküler kadın tarihçisi Anna Komnena’dan, Hippodrom’da ayı oynatıcısı bir babanın imparatoriçeliğe yükselen kızı Theodara’ya, kuşatmalar esnasında surlarda gezdirilerek şehri düşmanlardan koruduğuna inanılan Hodegetria Meryemi’nden, Augustaion Forumu’nda 68’li kadınların ilk yürüyüşüne kadar… şehri bir de kadın gözünden görmeye, duymaya, duyumsamaya, hissetmeye ve anlamaya vesile olacak bir tür ‘bellek tazeleme’ çalışması…

Katılmak isteyenler ise buradan ayrıntılı bilgi alabilir.

Geride Bırakmaya Değer Şeyler

Bilinmeyen bir geleceğe, bilinmeyen bir zamana bırakmaya değer şeyleri olduğuna inanan insanlara öyle imrenirdi ki… 

Şişelere sakladıkları mektuplarını mavi denizlere fırlatanlara örneğin. Bir gün o mektup okunur umuduyla.

Sevip de kavuşamadığı kadına yazdığı bir şiiri yaban ellerin toprağına gömmesini bilenlere özenirdi. Belki o şiirin bir gün bulunup aşkı kabul gören bir başkasının sevgisinin sözcükleri olabileceğini düşünerek.

Ya da çocukluktan kalma kırık dökük eşyasını evindeki duvarları dolduran gevşek tuğlalardan birinin arkasına gizleyenlere hayranlık beslerdi. O şey henüz doğmamış, muhtemelen de fakir bir çocuğun başucundaki oyuncağı olur ümidiyle.

Onlarca yılın ardından unutulması kaçınılmaz hatıralara ait sembollerin gün yüzüne çıkartılabileceği olasılığı dokunuyordu ona.

Herkes için kaçınılmaz olan o uzun karanlık vardır hani, şu ölüm dedikleri şey. O, bir defasında kendisinin karanlığa gömüldükten sonrasını umursamadığını söylemişti. Ama doğru değildi bu, artık daha iyi anlıyorum. Kendisi de bir şeyler bırakmak istemişti ardında. Ama bırakmadı. Zira bir yanı birilerinin kendisini gerçekten sevmiş olmasından, anımsayabilecek olmasından korkmuştu hep.

Evet. Artık çok daha iyi anlıyorum.

AKŞAM ÇİÇEKLERİ

Akşam çiçekleri gibi oturalım burada
Dibi kazıdığım burada

Yaşamıyorum
Kafeste nöbet tutuyorum
Özgürlük yoluyorum kanatlarından

Cümleler kuruyorum içime
Akşam çiçekleri gibi
Ellerim hayalet çiçekleri görüyor

Sinmeyen, varmayan, dışardan
Buradan ötede neler oluyor diye
Oturalım akşam çiçekleri gibi

İhanet taranıyor
Cinayet ekiliyor
Yalan sulanıyor
Riya besleniyor

Yakınımı kesiyorum
Nefes içimde
Nefes dışımda
Akşam çiçekleri gibi

Oturalım
Birleşelim burada
Akşam çiçekleri gibi

Paramparça yalnızlık yakında
Yakınımı kesiyorum
Hiçbir şeysiz bir suyu sıkıyorum

Yakında üç kişi iki kişi bir kişi yok ki
Kımıldayan dudaklar açılıp kapanan gözler
Sarkan eller kollar var

Akşam çiçekleri
Akşam çiçekleri
Akşam çiçekleri
Burada bu öğle vakti

Portrait of a Lady on Fire Üzerine.

Bazı filmler olur, bittikten sonra dahi hissettirdiklerini devam ettirmeyi başarır ama öyle sizi hüngür hüngür ağlatan türden değildir bu filmler, sinsi sinsi içinize işleyip, uzunca bir süre de sizi takip ederler. Bir şekilde sizi rahatsız edip durur, üzerine bir kaç söz söylemeden onları kağıda dökmeden rahat edemezsiniz, o yükü üzerinizden atamazsınız. Portrait of a Lady on Fire da bu kategoriye giren bir filmdi benim için, ve izin verirseniz o yükü sizlere de biraz paylaştırma niyetindeyim. Açıkçası film dünyasına yeni yeni adım atmış biri olarak sinema hakkında kelamda bulunabilecek kadar bilgi sahibi biri olmadığımı belirtmek isterim, yalnızca bir filmin bir insan üzerindeki etkisini ve düşündürdüklerini aktarmaya çalışacağım sizlere, bu yüzden zaman zaman küstah görünebilecek yorumlarımın içeriğinin yalnızca öznel olduğunu unutmamanızı dileyerek konuya dönmek istiyorum.

Portrait of a Lady on Fire, konusu okunduğunda insanın pek ilgisini çekemeyen bir film, hatta oldukça klişe diyebileceğimiz ögelerle de dolu ilk bakışta. Bir türlü resmi yapılamayan bir kadın, arkadaşı gibi davranıp onun resmini gizli gizli yapacak bir ressam ve zamanla maskelerinin düşüşünü izleyeceğimiz bir aşk hikayesi. Ancak filmin güzelliği de bu basitliğinde gizli aslında. Portrait of a Lady on Fire hakkında aklıma ilk gelen şey minimalist yapısı oldu bu yüzden. Oldukça yavaş ilerleyen yapısı, oyuncu sayısının azlığı, sahneler, diyaloglar, geçişlerdeki duruluk… Filmin ögelerinden çok, filmin yapısının ve anlatılış tarzının önemini vurgulayan ve insanı bu yüzden de şaşkın bırakan bir film aslında. Filmin bu minimal tarzı sayesinde seyircinin dikkatinin biçimlere, anlatış diline ve küçük detaylara verilmesi sağlanmış ve etki dozunu da artırmayı başarmış kanımca. Oldukça sıradan ve herkesin bildiği şeyleri öyle gözümüze soka soka, öyle doğal, öyle içten ve saf haliyle gösteriyordu ki biz hissetmeyi, yalnızca bakmayı değil de görmeyi, karşılıklı derinliği unutmuş olan topluma bir tokat gibi inen bir filmdi bu yüzden. En azından benim yüzüme öyle bir indi ki etkisinden bir kaç gün çıkamadım. Yönetmen sanki bize bir şeyleri anımsatmak istemiş. Bazen yaratıcılığın senaryonun karmaşıklığı ve destansılığında değil de, kaç kez anlatılırsa anlatılsın eskimeyecek konuların sunuluş tarzında da gizli olabileceği gerçeğini. Çünkü insanı duygular aslında oldukça klişedir, kendi hayatlarımız bir başkası için oldukça alışılmış şeyler silsilesinden ibarettir aslında, önemli olan o klişe anların sizin üzerinizdeki etkisidir, sizin gözlerinizle çekilmiş olmasıdır. Yeryüzünde yaşamış milyonlarca insanın milyonlarca sıradan aşkından farklı değildi sizinki de ama sizi derinden etkilemesinin sebebi size ait olmasıydı, sizin içine katılımınızdı, sizin deneyiminiz olmasıydı, bu yüzden milyonlarcasıyla aynı klişelikte olmasına rağmen büyüleyiciydi sizin için. İşte filmin bize kazandırdığı deneyim de bu, filme katılıyoruz, o klişelik bizim bir parçamız oluyor, o basitlik bize yakın hissettiriyor ve bizi bu yüzden böyle derinden etkiliyor, karakterlerle birlikte aşkı bir dostun ağzından dinleyip dudak bükmüyoruz, bunun yerine onu deneyimleyen tarafa dönüştürülüyoruz ve bakış açımız değişiyor. Film çekmenin bir şiir yazmak, bir müzik yaratmak kadar önemli bir sanat olduğunu anımsatan bir film oldu bu yüzden benim için. Saf bir şeyler izlemek istiyorsanız ya da uzun süredir sizi duygusal olarak derinden etkileyen bir film olduğunu hatırlamıyorsanız izlemenizi öneririm. Ancak konuya, aksiyona ve tempoya önem veren biriyseniz ilginizi pek çekmeyebilir. Bundan sonrası filmin içeriği hakkında bir inceleme ve izledikten sonra okunması gereken kısımlar, o yüzden spoiler içerecektir. Uyarıyorum.

Sahip olma arzusu, işte sen benimsin ya da kara toprağın mevzularından uzak, bir tarafı sahiplenme ve sahiplenilme yarışı içine sokmayan, daha çok imkansızlığın kabullenildiği ve hatta gizliden gizliye bunun arzulandığı bir akış içindeydi film. Hangi taraf erkek sorusunun saçmalığını gözler önüne seren, belki de biraz abartılı bir erkeksizlik çerçevesinden sunulan filmin her yerine yayılmış dişiliğin vurgusu neredeyse toplumda kalıplaşmış olan tüm maskülen ögelerden (iktidar, güç vs. gibi, bir erkeğin davranış şeklinden ziyade toplum tarafından kalıplaştırılmış ”erkeklik”le özdeşleştirilen düşünüş şekli) yoksun bırakılarak yapılmış. Film bir erkek ve bir kadından oluşsaydı bu kadar etkileyici olur muydu diye düşünenler mutlaka olmuştur diye düşünüyorum. Bu kadar etkileyici olmazdı ancak bu Lgbt filmi yapıp klişe bir senaryoyla ödül kazanırız şeklinde bir düşünceyle değil de daha çok feminen özelliklere dair derin bir iniş yapılmış olmak istendiğinden dolayıdır bence. Kadının toplumda yer edinemeyişi ve seçme hakkından yoksun olduğu bir dönemde tek bir sahnede gösterilen erkeğin bir öcü gibi tasvir edilişinin sebebinin de ”erkek oluşu”ndan değil dönemini sembolize ettiği iktidar, güç, sahiplenme ve köleleştirme ögelerinden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Ait olduğu dönemin özellikleri içinde ve hala günümüzde dahi izlerini taşıyan dinamiklere karşı, tüm bu huzurlu ve rüya gibi tasvir edilen bu bir haftalık sığınağın dışarıdaki her şeyden izole oluşu da ana rahmini anımsatır insana. Dönemin dinamiklerine karşı korundukları o huzurlu ev, deniz ve sessizlikler… Ve bir haftanın ardından sancılı bir doğumla o dünyanın içine fırlatıp atılırlar tekrardan.

Eleştirdiği nokta ve geçtiği dönem bakımından incelendiğinde iki kadının oynamasının etkileyiciliği daha anlaşılır hale gelecektir. Ancak aynı şekilde bu dinamiklerin karşısında gösterilecek bir kaç erkek karakterin varlığı da pekala olabilirdi, hatta belki de iki erkek de benzer bir tasvirle anlatılabilirdi ve bu kalıplaşmış tanımlarla yaşadıkları iç savaş da güzelce işlenebilirdi ancak yönetmen hem kişisel hem de duygusal yönden yakın hissettiği bir tercihte bulunarak yalnızca kadın karakterlere yer vermiş ve içindekileri dökmüş bir nevi. Filmin bu her alandaki ağırdan alışı, karakterlerin içinde yaşadıkları o çatışmayı daha net ve daha doğal izleyebilmemizi sağlayan bir unsur olmuş. Aşkın savunmasızlığı ve bilinçli bir şekilde tercih edilen acının masum aptallığı ve mantıklarıyla yaşadıkları çelişkilere rağmen bastırıldıkça git gide büyüyen arzu o yavaşlıkta seyircinin içine ilmek ilmek işleniyor ve sonlara doğru doruk noktasına ulaşıyor. Bu yüzden filmin bütün klişe unsurları kendi hayatımızdaki o basitlikle buluştuğundan daha yakın hissediyoruz kendimizi filme. Bir şiirin hayatı satırlara sığdırma başarısı gibi hayatımızın o yoğun dakikalarının hepsini tek dozda almışız gibi bir uyuşturucu etkisi bırakıyor bittiğinde de. Diyaloglar az olmasına rağmen oldukça yoğundu. Dilin yetersizliğini ve aynı zamanda dilin sembolik ögelerinin bir aşkı nasıl etkilediğini en net şekilde gösteren filmlerden biriydi az ve öz diyaloglarıyla.

Bunun dışında tek eleştirim şu olabilir. Yan karakter olan hizmetçinin bebekle olan sahnesinin filmin dokusunu zedeleyecek bir şekilde basit bir mesaj içerme çabası içinde araya sokulmuş olduğunu düşündüm, bunun dışında hizmetçinin diğer karakterlerle ilişkisi güzel işlenmiş yalnızca hizmetçinin iç dünyasından ziyade onu 3. bir kişi olarak uzaktan izlediğimizden dolayı bir anda araya sokulmaya çalışan anne-bebek ilişkisi film içinde biraz kopuk kalmış ve akışı zedeleyen bir pürüz olmuş kanımca.

Orpheus korkuları ve güvensizliği yüzünden kaybetti Eurydice’i. Onu kaybetmekten korktuğu için kaybetti onu. Aşıktan ziyade bir şairdi bu yüzden…

F. Scott Fitzgerald ve kafamıza neleri takalım

Great Gatsby’nin yazarı F. Scott Fitzgerald kızı Frances Scott Fitzgerald’a aşağıdaki mektubu yazmış. Hala geçerli olmadığını iddia etmemiz çok mümkün değil gibi

AUGUST 8, 1933
LA PAIX RODGERS’ FORGE
TOWSON, MATYLAND

Sevgili Tatlım:

Görevini yaptığın için çok gurur duyuyorum. Fransızca okumaların hakkında biraz daha bilgi verir misin? Mutlu olduğuna sevindim – ama mutluluğa asla çok fazla inanmıyorum. Fakat sefalete de asla inanmam. Bunlar sahnede, ekranda veya yazılı eserlerde gördüğün şeylerdir, gerçekte asla hayatında olmazlar.

Hayatta inandığım tek şey erdem için ödüller (yeteneklerine göre) ve görevlerini yerine getirmeme cezaları, ki bunlar iki kat maliyetli. Kamp kütüphanesinde varsa, Bayan Tyson’dan, yabani otlardan çok daha kötü kokan zambakların anlatıldığı Shakespeare’in son sonesine bakmana izin vermesini ister misin?

Seni düşünüyorum ve bu her zaman hoş, ama münasebetsiz olduğun her seferinde Beyaz Kediyi çıkarıp poposunu sert bir şekilde 6 kez döveceğim. Buna tepki veriyor musun?…

Ahmakça sonlandıracağım. Kafana takman gereken şeyler:

Cesarete kafanı tak
Temizliğe kafanı tak
Verimliliğe kafanı tak
Biniciliğe kafanı tak

Kafana Takmamana gereken şeyler:

Çoğunluğun ne düşündüğünü kafana takma
Oyuncak bebekleri kafana takma
Geçmişi kafana takma
Geleceği kafana takma
Büyümeyi kafana takma
Başkalarının senin önüne geçmesini kafana takma
Zaferi kafana takma
Senin suçun olmadığı sürece başarısızlığı kafana takma
Sivrisinekleri kafana takma
Karasinekleri kafana takma
Genel olarak böcekleri kafana takma
Anne babanı kafana takma
Erkekleri kafana takma
Hayal kırıklıklarını kafana takma
Zevki kafana takma
Tatmini kafana takma

Düşünmen gereken şeyler:

Gerçekten neyi hedefliyorum?
Akranlarıma kıyasla aşağıdaki konularda ne kadar başarılıyım:

(a) Öğrenim
(b) insanları gerçekten anlayabiliyor muyum ve onlarla anlaşabiliyor muyum?
(c) Bedenimi işe yarar bir araca dönüştürmeye çalışıyor muyum yoksa onu ihmal mi ediyorum?

Sevgilerimle,